Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör
Neueste Posts

Münferit, bir Ultras Romanı - 34

6. April 2025 , Geschrieben von Erdal Güngör

                              Antonio’nun İntikamı Vol.1

 

Yine dumanlı ve bol alkollü geceden sonra uyanmaya çalışıyorum. Kafamın içi kazan gibi. Kokain, meth, Black Label, esrar…son hatırladığım çiçek vazosu içinden bir şeyler çekiyordum, her neyse. Yanım da bir kıpırdama, bu da kim? “Tatlım karnım acıktı” ince bir ses. Kontrol etmek için yorganın altına bakıyorum ne olur ne olmaz zaman kötü. Derin bir oh çekiyorum, şükretmem lazım çıplak bir Erkeğin yanında uyanabilirdim.

 

Kendimi yataktan atıyorum, başım dönüyor zor ayakta duruyorum. Telefon sinyal veriyor yine biri mesaj attı galiba….eski düşmanlarımdan Romalı T. den gelmiş;

 

Hey, lanet Viola!

Bakıyorum yine topukluyorsun, biliyorum herkes seni kovalıyor, polis, düşmanların! Baş belası olduğunu biliyorsun sana dokunan yanıyor piç, muhahaaaa. Yalnız, seni güzel bir mevzunun ortasında yakalarsam, dümdüz edeceğim bunu bilmeni isterim.

 

Yine de helal olsun dört taşaklı birisin, özellikle de lanet bir viyola olduğunu düşünürsen! Fazla konuşmak istemiyorum, sana bir şey söyleyeceğim iyi dinle. Bazı arkadaşların bana gönderdiği birkaç şeyi bırakacağım ama isimlerini vermek istemiyorlar. BISL afişinde olduğu gibi: kapalı yüzler ve özgür düşünceler!

Ama bunlar doğrudan yürekten gelen ve herkesin Roma taraftarlarının ne olduğunu anlamasını sağlayacak şeyler!

Spranga, coltello, teppista modelello - ultras romani, a noi!

 

                                              Milan, bir yıl sonra

Birçoğunun bileti yok: ne tren ne de stadyum için. Trenin içi çok kalabalık, kompartımanlar esrar dumanıyla örtülü. Milan-Roma maçına deplase oluyoruz. Yıkıcı, şeytani, insanlık dışı bir yolculuğa çıkmak için olağan bir bahane. San Siro’da Antonio’nun kalleşçe katledildiği 4 Haziran 1989'dan bu yana ilk kez. Dişe diş, kana, kan…intikam…intikam.

 

Ucu, bucağı görülmeyen bir yolculuk. Bu yolcuğun azizleri, kahramanları ya da suçluları yok. Bu sadece bir hikâye. Her lanet olası pazar günleri Ultraların yaşadığı pek çok hikâye gibi. Ama bir nedeni daha var: Antonio'yu yâd etmek. Onun intikamını almak için gidiyoruz düşmanın şehrine, bekle bizi bok çukuru Milan.

 

                                           Ön Hikâye

 

4 Haziran 1989 sabahı, saat 8.30, henüz 19 yaşında olan Antonio de Falchi üç arkadaşıyla birlikte Milano'nun Stazione Centrale tren istasyonuna ulaşır. Dört arkadaş, birlikte seyahat ettikleri yaklaşık kırk kişilik gruptan ayrılarak San Siro stadyumuna tek başlarına gitmeye karar verir. Dördü de bir bilet alır ve sarı-kırmızı atkılarını ceketlerinin altına sokarak 16 numaralı kapıya doğru yola koyulurlar. Saat 11.35'tir (maç saat 16.00'da başlayacak).

 

Aniden genç bir Kadın ortaya çıkar. “Sigaranız var mı?” diye sorar. Ve sonra: “Saatin kaç olduğunu biliyor musunuz?”  Roma aksanı Antonio ve arkadaşlarını ele verir. Kadın, eliyle işaret yapar ve aniden otuz kişi beton bir bloğun (O yıl San Siro İtalya'da 1990 Dünya Kupası için yeniden inşa edilmektedir) arkasından dışarı fırlar. Dört arkadaş kaçar maalesef Antonio başaramaz, tökezler (belki de ayağına çelme takılmıştır) ve yere düşer.

 

Tekme ve yumruklarla linç edilir. Birkaç dakika sonra saldırganlar yaklaşan polisten kaçarlar. Antonio ayağa kalkmaya çalışır, morarmıştır ve nefes alamamaktadır, tekrar yere yığılır. Polis memurlarından biri ağızdan ağıza canlandırma ve göğüs masajıyla onu hayata döndürmeye çalışır, nafile. Hemen ambulansa kaldırılır, ancak Antonio San Carlo Hastanesi’ne varmadan çoktan can vermiştir.

 

Bu arada polis 16 numaralı kapı yakınlarında üç kişiyi tutuklar. Bunlar “Gruppo Brasato ” nun liderlerinden biri olan ve AC Milan güvenlik güçlerinden giriş kartı sahibi Daniele F. (29 yaşında), Luca B. (20 yaşında) ve Antonio L. (21 yaşında).

 

Cenaze töreni (masrafları AS Roma kulübü tarafından karşılanmak üzere) 7 Haziran 1989 tarihinde gerçekleşir. Torre Maura'daki San Giovanni Leonardi kilisesinde 10.000'den fazla sarsılmış insanın önünde. Törene Dino Viola (törenin sonunda Antonio'nun annesine sarılır), Peruzzi, Nela (Antonio'nun kardeşlerinden birine duygusal bir konuşma yapar), Giannini ve tüm Roma genç takımı katılır.

 

7 Haziran 1989'da yapılan otopside ölümün kalp krizinden kaynaklandığı açıklanır. 13 Temmuz 1989'da Milano mahkemesi kararını açıklar. Luca B. yedi yıl hapis cezasına çarptırılmış ve hapis cezası geçici olarak ertelenmiştir. Daniele F. ve Antonio L. delil yetersizliğinden beraat ederler.

 

                                          Roma Termini

 

Hareket etmeden önce hala bir saatten fazla zaman var. Saat 22.15. Milano Centrale'ye giden trenin saat 23.30'da 13 numaralı peronda kalkacağı anons edilir.

 

Bilet gişesi hala açık. Çevik kuvvetten oluşan bir ekip, bağıran, gürültü yapan, birbirlerini iten ve avazları çıktığı kadar şarkı söyleyen 200 ila 300 genci kontrol altında tutmaya çalışıyor:

“İçinizden geçeceğiz, Milano yanacak, Milano yanacak”

DIGOS'un başında duran memur, telsizi ve servis trençkotuyla, taraftarları Roma lehçesiyle azarlıyor ama takan yok:

“Ey,uslu ve sessiz durmazsanız, trene adım atmanıza izin vermeyeceğim! Anladınız mı? Maçı radyodan dinlersiniz amk piçleri! Anladınız mı?”

 

Tam tersine. Aynı lehçeyle geri cevap geliyor:

“Komiser siktir git, komiser siktir git”

 

Normal yolcular mümkün oldukça kalabalıktan uzak duruyordu. Tiksinmiş ve kızgın görünüyorlardı. Esrar ve marihuana kokan pipoları elden ele dolaştıran gençlerden ürkmüşlerdi. Gençlerin bazıları uyuşturucu çekmek için, fark etmemiş gibi yapan polislerin sinsi bakışları altında tuvalete girip çıkmaya devam ediyordu.

 

Birisi tuvaletin cam kapısına spreyle “Kolombiya birliğinin bok çukuru” yazmış. Aralıklı küçük gruplar halinde tuvalete girip çıkıyorlardı. Hepsi aynı mahallenin çocukları. Borgata ya da Parioli'den insanlar, hiç fark etmez: onlar yürekten Roma Ultralarıydı. Bazıları Tozzi kıyafeti altına Clarks ayakkabıları, düşük bel Levi's 501 kotları ve yeşil bir bomber ceketleri giyerken, diğerleri aynalı Ray-Ban'ler ve siyah Schott deri ceketle mankenlere benziyordu. Bazıları uzun hippi saçlı, sarı-kırmızı ham yün atkılı ve çöpten çıkarılmışa benzeyen yün şapkaları. Diğerleri de kafaları dazlak traşlı. Hayatın içinden insanlar. Ama hepsi aynı sebepten dolayı buradalar Antonio’nun intikamı almak için yola çıktılar.

 

Tek bir amaçları var. Tek bir hedef. Dört buçuk ay önce San Siro'da Milan-Roma maçı öncesinde Milanistler tarafından öldürülen Romalı Ultra Antonio'nun intikamını almak. Maçı izleyip izleyemeyecekleri umurlarında değil.

 

Zaman geçtikçe tezahüratların sesleri yükseliyor. Milan'a karşı her zamanki şiddet ve tahammülsüzlük sloganları.

“Milan-Roma unutmayacağız, her Rossonero'yu doğrayacağız!”

 

Roma lehine şarkı söylüyorlar ve Antonio'yu yad ediyorlar.

 “Forza Roma, forza lupi

Questa è l'ora de mostra' quanto valemo

Forza lupi, forza Roma

Quanno entrate en campo er core ce se 'nfoca”

 

” Antonio ölmedi kalbimizde yaşıyor, “

“Milan Milan Vaffanculo…..Milan Milan Vaffanculo”

 

Trenin hareket saati yaklaştıkça tezahüratların şiddeti ve yoğunluğu artıyordu. ”Milan alevler içinde, Milan alevler içinde“ ”Milan'lılar trenden inin, Milan'lılar hepiniz aşağı inin!"

 

Tren normal yolcularla tamamen doldu. Saat 23.30'da hareket etmesi planlanan ekspres trenin düşman şehir Milano'ya varış saati sabah 8.15. Muhtemelen Antonio'nun bindiği trenle aynıydı.

 

Romalı Ultralar trene doluşuyor. Polisler kalabalık şekilde peronda dizili. Kimi kontrol edebiliyorlarsa ediyorlar ama durdurmayı başaramıyorlar, Ultralar adeta içlerinden geçiyor. Memurlardan biri bağırıyor “Biletiniz yoksa binemezsiniz” takan kim, hepsi biniyor her taraftan sel gibi akıyorlar. Kompartımanda oturanları dışarı çıkarıp istedikleri yere oturuyorlar. Muhtemelen rezervasyonlu koltuklar var, ama kompartıman kapılarındaki “Rezerve” işaretleri yırtıp çıkarılıyor.

 

Vagon ağzına kadar kalabalık ve heyecanlı insanlarla dolup taşmakta. Diğer kompartımanlardaki yolcular tedirgin ve kızgın bakışlar atıyor. Yerler sıcaktan parlıyor, belki de binden fazla Ultras var. Tüm kalabalığı sığdırmak için üç vagon daha gerekli. Nihayet gece yarısından yarım saat sonra tren harekete geçiyor. İkinci sınıf vagonlardan uğursuz bir kükreme yükselmekte.

 

                                         Gece treni

 

Kompartımanlar karanlık, perdeler çekili. Kimse ışıkları açmıyor, hepsi kokain ve esrar çekmiş kendilerinden geçmişler.  70'lerden kalma birkaç emektar da şırınga basmış, ama çoğunluk onlardan uzak duruyor. Birkaç kişi özellikle dikkatsiz yolculardan kapabilecekleri çanta ve cüzdanları aramak için trenin içinde dolanıyor.

Koridor leş gibi kokuyor, tüm tren kokuyor. Hava yoğun, ağır. Koku, 10, 20 veya 30 adamla üzerine çullanıp yüzüne, omurgana, karnına, kafana tekme attıklarında asfaltta sürüklenen çiğ eti anımsatıyor. Terli, yapış yapış bedenler, astımlılar sürüsü gibi.

 

Ultralar, treninin durduğu istasyonlarda bekleyen yolcuların kafalarına balgam çıkarıp tükürüyor. Zaman zaman tüm treni korumakla görevli polis memurları, beş erkek ve bir kadın, koridorlarda bir aşağı bir yukarı yürümekte. Etrafa saçılmış cesetlere takılmamaya ve her şeyden önce huzur içinde uyuşturucunun tadını çıkaranları rahatsız etmemeye dikkat etmekteler. Hatta ceketlerinin altından telsizlerini gizleyen sivil giyimli iki DIGOS görevlisi bile var…..devam edecek

                     

Weiterlesen

Çin'de Futbolun Tükenişi

13. Februar 2025 , Geschrieben von Erdal Güngör

Çin, futbolda bir sonraki dünya gücü olmak istiyordu. Milyarlarca dolarlık yatırımlar ve süper yıldızlarla dolu bir lig. Sonra balon patladı ve şimdi Guangzhou'nun eski şampiyon kulübü de iflas etti.

 

Henüz 16 yaşındasın, ülkenin son şampiyonu olan takımın da ilk maçına çıktığını hayal et. Teknik direktörün Luiz Felipe Scolari, yani 2002'de Brezilya'yı Dünya şampiyonu yapan Luiz Felipe Scolari. Şimdi, 30 Ekim 2016'da sezonun son maç gününde, Asya Şampiyonlar Ligi'ni iki kez kazanan Guangzhou Evergrande adına, Felix Magath'ın çalıştırdığı Shandong Luneng Taishan'a karşı müsabakada oyuna girdiğini düşün. Milenyum sonrası doğan ve Çin liginde ilk kez forma giyen oyuncusun. Yanında, Brezilya milli takımında 56 kez forma giymiş, 40 milyon Euro bonservis bedeliyle transfer edilmiş Paulinho oynuyor. Ve sonra, sezonun kalan son beş dakikası için sana kaptanlık bandını takıyorlar, takımın art arda altıncı kez şampiyon olduğu bir sezon. Şimdi, Zhang Aokai olduğunu hayal et. Aklından başka ne geçebilir ki o anın hiç geçmesini istersin.

 

Sorun şu ki, bunların hepsi yaşandı fakat hiçbir şey de olması gerektiği gibi değil. Çin'e ve aynı zamanda Dünyanın ikinci büyük ekonomisine hoş geldiniz. 1,4 milyar nüfus, FIFA dünya sıralamasında 90. Sırada. Haiti ve Uganda'nın gerisinde, Lüksemburg'un biraz önünde. Futbolu seven ama onu bir hicve dönüştürmüş bir ülkeye hoş geldin.

 

Yukarıda anlattığım oyuna giren genç kaptan Zhang Aokai, şu anda 24 yaşında. 2024 yazından beri Çin ikinci lig takımı Yanbian Longding'de kanat forveti olarak oynuyor. Bir zamanlar seri şampiyon olan Guangzhou Evergrande, bugün sadece Guangzhou FC olarak anılıyor ve 2022'de sportif düşüşün ardından borç batağına saplanarak artık profesyonel futbolda bile yer alamıyor. Felix Magath'a karşı oynadığı o beş dakikadan fazlasını bu takımda asla yaşayamadı genç adam. Bu, futbolcu Zhang Aokai hakkında biraz bir şey söylüyor ama Çin futbolu hakkında çok daha fazlasını ortaya çıkarıyor.

 

2010'dan itibaren yaklaşık on yıl boyunca inanılmaz paralar harcayan, bir dünya gücü olmayı hedefleyen ve bunu yaparken, tarladan 500 metre uzaktaki bir organik çiftçinin Jens Lehmann vari bir şekilde helikopterle gidip gelmesi kadar sürdürülebilir bir şekilde hareket eden Çin futbolu.

 

Peki, neden tüm bunlar?

 

Çin futbol kulüpleri neden milyarlar harcadı, özellikle de Guangzhou? 2010-2018 yılları arasında transfer bilançosu yaklaşık 206 milyon Euro zarar gösteriyor. Karşılaştırma için, Aynı dönemde Bayern Münih'in zararı yaklaşık 243 milyon Euro. Fark şu ki Bayern, sponsorluklar, seyirci gelirleri ve TV yayın hakları sayesinde yine de kâr elde edebiliyor. Çin futbolunun, Oscar (60 milyon Euro, 2017), Hulk (56 milyon, 2016) veya Jackson Martinez (42 milyon, 2016) gibi oyuncular için hayal edilemeyecek paralar harcamaya başlaması, geriye dönüp bakıldığında bir yanlış anlaşılma olarak nitelendirilebilir.

 

Bu yanlış anlaşılma şu şekilde açıklanabilir “Xi Jinping”. 2011’de, bir yıl sonra Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve 2013'te Devlet Başkanı Xi Jinping'in ülkenin yeni lideri olacağı sinyalleri geldiğinde, onun futbola olan büyük ilgisi sürekli vurgulanıyordu. Onun mutluluğa giden üç adımlı planı: Çin bir Dünya Kupası'na katılmalı, Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmalı ve sonunda Dünya Kupası'nı kazanmalı, hepsi 2050 civarında gerçekleşmeli. Ve gerçekten de Şubat 2015'te 50 maddelik bir plan kabul edildi. Bu plan, 6000 yeni antrenörün yetiştirilmesini, 20.000 okulun futbol akademilerine dönüştürülmesini ve Çin'de 100.000 yeni futbolcu hedefini içeriyordu.

 

Ancak ülkedeki birçok büyük şirket, mesajı şu şekilde algıladı. Bir kulüp satın alın, süper pahalı uluslararası yıldızlar getirin, ligimizi bir cazibe merkezi haline getirin ve vatanı güçlendirdiğiniz için size teşekkür edilecek. "Şirketler, bu yatırımların siyasi nüfuz elde etmenin bir kısayolu olduğunu düşündü," diyor 49 yaşındaki İskoç Cameron Wilson, 2005'ten beri Şanghay'da yaşayan, bir işletme okulunda çalışan ve yıllarca Wild East Football blogunu yöneten biri. Ancak, güçlü bir Çin futboluna olan arzunun ne kadar gerçekçi olduğunu abartmışlardı. Wilson'a göre, Çin'deki sorun, korkunç derecede şeffaf olmaması. Kimse, liderlik seviyesinde neler olup bittiğini bilmiyor, bu yüzden her şüphe anında hemen korkudan futbola büyük paralar harcanıyor, yeter ki büyük lider rahatsız olmasın.

 

Cömertçe para saçan kulüpler arasında en önde gelenlerden biri Guangzhou Evergrande. 18,7 milyon nüfusuyla Çin'in beşinci büyük şehri olan, Hong Kong'un 120 kilometre kuzeybatısında yer alan bu kulüp, 1954'te kuruldu ve 2010'da o dönemin ikinci büyük gayrimenkul şirketi Evergrande Group tarafından satın alındı. Şirket kurucusu ve kulübün yeni sahibi Xu Jiayin, sadece ilk kez yabancı oyunculara yatırım yapmakla kalmadı. Örneğin Dario Conca (2011'de Fluminense'den 8 milyon Euro'ya) veya Lucas Barrios (2012'de Dortmund'dan 8,5 milyon Euro'ya) aynı zamanda Marcelo Lippi veya Scolari gibi antrenörlere 20 milyon Euro net maaşlar ödedi ve gerçekten de altyapıya yatırım yaptı.

 

"Çin'e dünya yıldızları hediye etmek istiyoruz," dedi Xu Jiayin 2012'de, Guangzhou'nun kuzeyinde yer alan ve dünyanın en büyük futbol okulu olan, yaklaşık 150 milyon Euro'ya mal olan Evergrande Akademisi'nin açılışında. 2015'te orayı ziyaret eden SZ-Magazin, buranın Harry Potter'daki Hogwarts büyücülük okuluna benzediğini yazdı. O dönemde 3000'den fazla öğrenci, 50 futbol sahasına ve uluslararası antrenörlere sahipti. Bunlardan 24'ü, Guangzhou ile iş birliği yapan Real Madrid tarafından gönderilmişti.

 

Ancak kendi altyapısından yetişip sürdürülebilir bir şekilde Guangzhou'nun A takımına yükselen bir oyuncu için son ana kadar boşuna beklenildi. "Bunlar boş jestlerdi," diyor Şanghay'daki İskoç Cameron Wilson, "Çin futboluna ve dolayısıyla Halk Cumhuriyeti'ne yardım ediyormuş gibi bir his yaratmak için yaptılar, bir nevi şov."

 

Tekrar genç kahramanımız Zhang Aokai'ye dönüyoruz, beş dakikalık kaptanlık yapan 16 yaşındaki, belki yetenekli ama esas olarak bir sembol olarak kullanılan genç oyuncu. Onu tanıyanlardan biri de Marco Pezzaiuoli'ydi. Alman U17 takımıyla 2009 yılında Avrupa şampiyonu olan ve daha sonra Eintracht Frankfurt'ta teknik direktörlük yapan eski genç milli takım antrenörü, 2014-2017 yılları arasında Guangzhou'da tam olarak bu pozisyonda görev yaptı ve aynı zamanda gençlik koordinatörüydü. 2022-2024 arası Galatasaray’da yardımcı TD yapmış ve şu anda Başakşehir'de kadro planlamacısı olan Pezzaiuoli, akademi deyince aklına ilk gelen Altyapı. Ancak “Altyapı” bu şehirlerde eksik olan bir sorun.

 

Aynı sorun 130 yıllık bir futbol kültürüne sahip Türkiye için de geçerli. Amatör kulüplerinin birçoğu geçmişte birleşerek tek kulüp haline gelmesi örneğin “Eskişehir, Trabzon, Bursa vb.” gibi. Birleşmelerden dolayı kulüplerin yer değiştirmesi genç altyapıların dağılmasına neden oldu. Modern futbol ilk ortaya çıktığı günden beri prensip olarak benimsenen profesyonel futbolun temel yapısını oluşturan Amatör kulüpler TR’de maddi destek yetersizliğinden dolayı tarihe gömüldü. Günümüzde mevcut Amatör kulüpler Devlet ve Belediye desteği olmadan ayakta kalmaları imkânsız.

 

Geçmişte ebeveyniler çocuklarını bir el sanatı öğrensin diye okul tatillerinde Terzi, Oto Tamirci, Tornacı vb. meslek sanatı ustalara verirdi şimdi her şehirde mantar gibi türeyen futbol okullarına veriyor, üstüne para ödeyerek! Çocuklar sözde bu “Akademiler de” belki topun yuvarlak olduğunu, nasıl vurulduğunu, kontrol edildiğini, sürüldüğünü vb. teknik unsurları öğreniyorlar, kuşkusuz. Fakat, tüm bunlar yeterli değil. Kulüp aidiyeti, arma sevgisi, sporun temel unsuru olan takım ve bireysel rekabet, beceri hepsi eksik kalıyor. Merdiven altı akademilerin esas amacı bu çocukların arasından çıkacak birkaç yetenekli oyuncuyu büyük kulüplere götürüp para karşılığı pazarlamak. Kulağım çınladı, sanki biri insan ticareti dedi.

 

Tekrar Çin’e ve Pezzaiuoli’nin gözlemlerine dönelim. Alman hoca şöyle devam ediyor;

“Parklara gittiğinizde masa tenisi oynayan insanlar görürsünüz. Ama bir çimen üzerinde futbol oynamayı deneyin güvenlik tarafından kovalanırsınız. Futbol sahası yok” diyor Pezzaiuoli. Esas sorun başka yerde “Futbolun karar verme ve yaratıcılıkla çok ilgisi var, Çinli çocuklar çok farklı yetişiyor. Her şey monoton, önceden belirlenmiş ve tekrarlanıyor.” Diyor Pezzaiuoli ve daha sonra Guangzhou akademisindeki yakan top oyunlarından bahsediyor. Alman çocuklar tutucuyu yakalamak için çaprazlama oynarken, Çinli çocuklar sırayla paslaşırlarmış. Böyle bir çocukluğun hüznü sizi ele geçirmeden önce, size bunu anlattığında gülmek zorunda kalıyorsunuz. Maalesef günümüzün çocukları, çocukluklarını yaşayamıyorlar.

 

Futbol için bu çok vahim bir durum çünkü çocuklar büyüme çağında hatalarda yaparak, bireysel becerilerini geliştirmeleri için onlara serbest alan tanımak çok önemli. Çocukları bir Akademiye vererek “eti senin kemiği benim” mantığıyla baskı altına alarak futbolu meslek gibi öğretmek, futbolu güzel yapan her şeyi köreltiliyor. Geçmişte büyük yıldızların neredeyse hepsi sokakta yetişti ve benim zamanımda futbol yıldızlarla kaynıyordu. Son 10 yıl içinde ortaya çıkan sözde “yıldızlara” bakarsak bireysel yetenek olarak hepsi 30 yıl geride. En çarpıcı örnek Manchester City’de oynayan İngiliz oyuncu Jack Grealish. 70-80-90’lı yıllarda ortaya çıksaydı 5. lig amatör kulüpte anca oynardı şimdi ise iyi bir futbol akademisinden mevzun olduğu için üst düzey Profesyonel futbol oynuyor.

 

Futbol güzel oyun ve spor. Bu güzel sporu herhangi iş adamlarını kulüplere başkan yaparak oyuncakları haline gelmesinden vazgeçin! Futbola ve kulüplere en büyük zarar veren bu şahıslar.

Ve son olarak bir eski tribüncünün sözüne kulak verin;

 “FOOTBALL WITHOUT ULTRAS IS NOTHING..!”

Weiterlesen

Dünya Kulüpler Kupası Çıkmazı

18. Oktober 2024 , Geschrieben von Erdal Güngör

Ah be Infantino nelere bulaştırdın futbolu yine? Yenilenen ve tamamen değiştirilen Kulüpler Dünya Kupası “dünya çapında kulüp futbolu için yeni bir çağ” başlatmaya hazırlanıyor. En azından FIFA patronu Gianni Infantino böyle söz verdi. Ancak, etkinlik milyar dolarlık bir iflas tehlikesiyle karşı karşıya.

 

Malum, futbol bildiğimiz ana akım sanayiye benzemiyor çünkü nitelikli hiçbir üretimi yok. Futbol kulüplerinin kısıtlı gelir kaynakları var. Bunların en başında taraftar ve üyelerinin maddi katkıları geliyor diğerleri de sponsorlar, yayın gelirleri, ürün satışları ve yurtiçi, yurtdışı katıldıkları turnuvalardan ödüller. Kulüpler sürekli kaynak yaratmak zorunda zira elde ettikleri gelir kadar giderleri var hatta bazı kulüpler sene sonunda eksiye düşerek borçlanmak zorunda kalıyor.

 

Futbolun patronu Fifa bunun farkında ve kulüplere elinden geldiği kadar farklı gelir kaynakları üretmelerinde destek veriyor. 2025 yılının haziran ayında ABD’de düzenlenecek Dünya Kulüpler Kupa Turnuvası da kulüpler için bir maddi kaynak oluştu. Fakat, turnuva başlamadan bir çıkmaza girdi. İlk başta Avrupa’nın 4 büyük liginden katılacak kulüplerin yıldız oyuncuları şimdiden itirazlarını sertçe dile getirdi, bunlardan biri Belçika Milli takım ve Man.City ‘nin kaptanı Kevin de Bruyne.

Dünya Kulüpler Kupası Çıkmazı

Bana sorarsanız de Bruyne’nin şikayetleri haklı. Örneğin İngiltere PL’den katılacak bir kulübün turnuva bittikten sonra gelecek sezona dinlenme ve hazırlanma süresi ÜÇ HAFTA! Diğer yandan Turnuvaya katılacak kulüplerin kadroları minimum 35 oyuncudan oluşmalı ki gelecek sezon da rotasyon yaparak oyuncuları aşırı yıpranmalarını önlemek, malum bu durumda mali açıdan bir yük oluşturuyor.

 

Dünyanın dört bir yanındaki televizyon kanalları ve yayın şirketleri kısa süre önce “özel bir brifinge” davet edildi ve herkes çok şaşkındı. New York Times neredeyse neşeyle “acil toplantı” haberi yaptı. Davetiyeleri gönderen FIFA patronu Gianni Infantino ve onun Arap dostu, PSG patronu ve Avrupa Kulüpler Birliği (ECA) başkanı Nasser Al-Khelaifi. Görüşmelerin planlanan konusu Infantino'nun kişisel projesi, yeni Kulüpler Dünya Kupası ve ilgili TV yayın hakları. Aciliyet muhtemelen çok yüksek, çünkü futbolun kapsamını pek çok yönden aşan devasa turnuva yavaş satılıyor. Daha ilk edisyonundan önce bile tamamen tükendiği düşünülüyor.

 

Bu formatı, 32 takım ve 63 maçla, 15 Haziran-13 Temmuz 2025 tarihleri arasında ABD'de düzenlemek isteyen Infantino, büyük bir kumar oynadı. FIFA patronu, neredeyse milyarları bulan giriş ve başarı bonuslarıyla Kulüpler Dünya Kupası için önde gelen kulüplerin onayını almıştı. ABD çıkışlı futbol dergisi The Athletic portalının haberine göre, FC Bayern, Real Madrid ve Manchester City gibi önde gelen kulüplerin her biri 50 milyon ABD dolarından fazla gelir elde etmeyi hesaplıyor. Ancak FIFA, henüz kimse bu fazlalıkların nereden geleceğini bilmediği için somut rakamlar vermekten kaçınıyor. Infantino liderliğindeki dünya futbol federasyonunun merkezinde ise alevler her geçen gün biraz daha yükseliyor.

Dünya Kulüpler Kupası Çıkmazı

Bu sadece para ya da pazarlama ile ilgili değil, aynı zamanda programın kalitesi ile de ilgili. FIFA patronunun haklarını satmak için daha iyi bir ricacı mektubu göndermek zorunda kalması en hafif tabirle utanç verici. Hatta yeni Kulüpler Dünya Kupası, Infantino döneminin sonunu bile getirebilir çünkü projesi hem mali hem de imaj açısından gerçek bir iflas tehdidiyle karşı karşıya. Bu nedenle dünya futbol federasyonu sadece birkaç hafta önce satış stratejisini değiştirdi. Dünya çapındaki TV haklarını planlandığı gibi tek bir büyük yayıncıya satmak yerine, paketler halinde her ülke için ayrı ayrı ihaleye çıkarıldı. Söylentilere göre bu ihaleye ilgi çok az.

 

New York Times 'a göre, FIFA kısa bir süre önce Apple ile küresel bir yayın sözleşmesi imzaladı. Yaklaşık bir milyar dolarlık bir ücretten söz ediliyordu. Ancak, buna karşılık gelen bir sözleşme hiçbir zaman sonuçlandırılmadı. Şaşılacak bir şey yok, çünkü Apple patronları da bu turnuvayla ilgili genel havanın farkındalar. Çoğu taraftar kulüp Dünya Kupası'nı tamamen değersiz buluyor, büyük kulüpler açıkça sadece parayla ilgileniyor ve oyuncular haftalardır futbolun tamamen satılmasına karşı alışılmadık derecede keskin sözlerle uyarıyorlar: “Bu sadece para ya da pazarlamayla ilgili değil aynı zamanda gösterinin kalitesiyle de ilgili,” diye uyardı Man City'nin orta saha oyuncusu Rodri. “Yorgun değilsem, daha iyi performans gösteririm. Ya da insanlar daha iyi futbol görmek istiyorsa, o zaman arada dinlenmeliyiz.”

 

Herkes burnundan soluyor. Bir futbol turnuvası düşünün, ana kahramanları söz konusu dönemde neden formlarının zirvesinde olamayacaklarını dokuz ay önceden kamuoyuna açıklıyorlar. Böyle bir sahtekârlık için FIFA'ya milyonlarca dolar ödeyen bir TV ya da yayın yöneticisi, haraççı değilse bile en azından kumarbaz olabilir. Özellikle de dünyanın en iyi futbolcularının sağlığının tehlikeye atılmasına aktif olarak katkıda bulunduğu suçlamasına katlanmak zorunda kalacağı için. Ne hikmetse tesadüf mü diyelim kalabalık fikstür listelerine karşı yaptığı ateşli açıklamadan sadece bir hafta sonra Rodri'nin çapraz bağları koptu. Hem de rakibinin herhangi bir müdahalesi olmadan.

 

Infantino'nun Kulüpler Dünya Kupası ve diğer çılgınlıklarına karşı mücadele eden dünya yıldızları da son günlerde ve haftalarda bazıları ciddi olmak üzere sakatlıklar yaşadı. Real'in savunma oyuncusu Dani Carvajal verdiği demeçten kısa süre sonra ("Süper Kupa yaklaşıyor, Şampiyonlar Ligi'nde en az iki maç daha var, Kulüpler Dünya Kupası ve bir ay da deplasmanda. Bu oynanamaz bir takvim.") çapraz bağ kopması yaşadı. Man City'nin yıldızları Ederson ve Kevin de Bruyne ciddi lif yırtıklarından muzdarip. Aynı durum, Rodri ile neredeyse eş zamanlı olarak oyunculara grev çağrısında bulunan Liverpool kalecisi Alisson için de geçerli. Alison demeci "Giderek daha fazla maç oynamak konusunda ne hissettiğimizi herkes biliyor ve herkes bundan bıktı."

 

Çoğu Futbolcunun 30 Haziranda kontratları bitiyor, bu nasıl olacak?

 

Kulüpler Dünya Kupası sırasında bazı profesyonellerin iş yükü kelimenin tam anlamıyla iki katına çıkabilir.” Infantino turnuvası” sadece FIFA'nın ana vatanı İsviçre'deki Kadınlar Avrupa Şampiyonası (2-27 Temmuz) ile değil, aynı zamanda Erkekler Altın Kupası (14 Haziran-6 Temmuz) ile de çakışıyor. Kuzey Amerika, Orta Amerika ve Karayipler bölgesel şampiyonası da ABD'de ve Kanada'da gerçekleşiyor ve en azından katılımcı ülkelerde güçlü bir TV rekabeti oluşturuyor. O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Kulübü Dünya Kulüpler Kupası'na katılan bir ABD'li uluslararası oyuncu hangi turnuvada oynamalı? Ah be Gianni, ne büyük bir karmaşa yarattın! Özellikle de yasal kargaşa ufukta görünürken.

 

Uluslararası oyuncular birliği Fifpro, FIFA ve Kulüpler Dünya Kupası aleyhine AB Komisyonu'na şikayette bulunacağını birkaç kez açıkladı. Fifpro'ya göre, turnuvanın zaman çerçevesi ve katılımcıların büyüklüğü, “katılımcı oyuncuların zihinsel ve fiziksel sağlığının dikkate alınmadığının” açık bir göstergesidir. Olası hukuki ihtilaflar ve bunların Kulüpler Dünya Kupası üzerindeki sonuçları, TV ve yayın şirketlerini daha da temkinli hale getirecek gibi görünüyor. Malum, kimse çıkarına ters gelen bir işe yatırım yapmaz.

 

Ve Infantino, tamamen zekadan yoksun hesaplamalarında bir başka yasal sorunu unutmuş görünüyor. Dünya Kulüpler Kupası katılacak profesyonel oyuncuların çoğunun sözleşmeleri 30 Haziran 2025'te, yani etkinliğin yarısında sona eriyor. Her kulüpten yarım düzine oyuncu ön eleme turundan sonra ayrıldığında kaos ve rekabetin bozulması kaçınılmaz olacaktır. Peki FIFA sınırsız bilgeliğiyle burada ne tavsiye ediyor? Kulüplere ve profesyonellere süresi dolan sözleşmeler için “uygun çözümler” bulmaları çağrısında bulundu. Ne de olsa, merkez ofisin şu anda kendi başına yeterince sorunu var. Patron boğazına kadar batmış durumda ve sadece kafası dışarıda. Ah be Infantıno futbolu ne haller soktun….

 

Weiterlesen

Bir endüstriyel futbol kurbanı, Girondins Bordeaux

7. Oktober 2024 , Geschrieben von Erdal Güngör

Altı kez Fransa şampiyonu olan Girondins Bordeaux sıfırdan başlamak zorunda. Profesyonel lisansı olmadan, bir gençlik akademisi olmadan, bir kimliği olmadan. Suçlu, hasta bir sistem.

 

Endüstriyel futbol bataklığına saplanan bir vaka daha, bu kaçıncı? Ben sayısını unuttum. Başarı hırsı? Aç gözlülük? Doyumsuzluk? Şımarıklık?...hepsi? Seçeneği size bırakıyorum, bana sorarsanız naçizane hepsi. Akıllanan? YOK! Bugün Bordeaux’ya biri çıkıp aynı imkanları sunsa sazan gibi atlar, unutur geçirdiği acı dolu günleri çünkü başına gelen felaket gümbür, gümbür “ben geliyorum” diyordu. Kimse görmedi, hatta “No Al  Calcio Moderno” felsefesini yaşam tarzı yapmış Ultramarines bile kendini projeye kaptırdı. Malum, sade biz de değil elin ecnebisi bile o hile dolu sözü “kulüp menfaatleri” öne çıkarmıştı…

Bir endüstriyel futbol kurbanı, Girondins Bordeaux

Gelelim hikayemize. Galatasaray ve Fenerbahçe’ye Bordeaux yabancı değil. İlk Fenerbahçe 1985 senesinde karşılaştı deplasmanda 2:3 kazandı iç sahada 0:0 berabere kalıp Şampiyon Kulüpler kupasından Fransız kulübünü eledi. Galatasaray tam üç kez karşılaştı ilk 2006/2007 ŞL ‘de, 2007/2008/ ve 2009/2010 yıllarında Avrupa Ligi müsabakalarında karşılaştılar. 2006/2007 ve 2007/2008 Bordeaux deplasmanlarında bizzat bulundum iki seferinde de mağlup olmuştuk. Bu yazıya başlamadan önce Ultramarines’den birkaç üyesi ile irtibata geçtim ve hikâyeyi onların ağzından anlatmaya çalışacağım.

 

J.M. (adını açık yazmamı istemedi) Biliyor musun dostum, Bordeaux hala Fransa’nın efsane futbol kulüpleri listesinde ikinci sırada, nasıl bu duruma düştük inanamıyorum, kabullenmesi çok zor.

1 Ağustos 2024'ten bu yana altı kez şampiyon olan kulübümüzün artık profesyonel lisansı bulunmuyor, iflas ettik ve takım zorla bölgesel lige düşürüldü. Tüm oyuncu sözleşmeleri iptal edildi ve gençlik akademisi kapatıldı. “Calamitas. Fatalitas. Miserum,” diyor J.M. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyor, Latincesi biraz paslanmış. Şöyle düşünüyor: “Talihsizlik. Ölüm. Acı.”

Hikaye bana Johnny Cash’in bir parçasını anımsatıyor „I shot a man in Reno, just to watch him die“ (Reno’da bir adamı vurdum, can verirken seyrettim)

Bir endüstriyel futbol kurbanı, Girondins Bordeaux

J.M. soruyorum “Kulübünüzün bu duruma düştüğünü görmek nasıl katlanıyorsunuz?

Bordeaux kulübünün bu hale gelmesinin en büyük suçlusu Gerad Lopez. İnsanın kulağına ne kadar dramatik gelse de gerçekten de öyle. 2021 yılında Amerikan hedge fonu King Street, kulübü, spekülatif işlemlerle ve Formula 1'de zengin olmuş Lüksemburglu-İspanyol girişimci Gérard Lopez'e sattı. Bordeaux'ya gelirken beraberinde net bir fikir getirmişti, buna çoklu kulüp sahipliği deniyordu, yani futbol kulüplerinin çoklu mülkiyeti, yatırımcılar için örneğin transferlerde sayısız finansal avantaj sağlıyordu. Lopez önceden Belçika kulübü Royal Excel Mouscron ve Portekiz birinci lig kulübü FC Boavista'da hisselere sahipti. Girondins Bordeaux'yu, oyuncularının yerlerini kaydırarak hareket ettirmek için kullanılabilecek bir ağın merkezine yerleştirmek istiyordu. (Bahsettiği sistemin benzeri enerji içecek markası R.B. uyguluyor.  Yalnız şu noktada felaketi görmemezlikten gelememelerini tarif edecek kelime bulamıyorum. Royal Excel Mouscron kulübü iflas etti dağıldı artık yok. Boavista'ya karşı çeşitli kanuni işlemler devam ediyor.

 

Lopez'in fikri başlangıçta tuttu ve Bordeaux'nun “Ultramarines” tarafından temsil edilen aktif taraftar grubu bile onu destekledi. O zamanlar kimse onun özgeçmişine bakmamıştı. Birkaç yıl önce, takım patronu olarak Formula 1 yarış takımı “Lotus F1 Team ”i kelimenin tam anlamıyla duvara toslattı. OSC Lille'de Lopez, 2020 sonunda geride 100 milyon avroya ulaşan bir borç dağı bırakıp kaçtı. Ancak görünüşe göre kimse bunu tehlike işareti olarak görmedi ve Lopez'i Bordeaux'da serbest bıraktılar. Sportif bir konsept olmadan işler hızla yokuş aşağı gitti. 2021/22 sezonunda Girondins sadece ligi son sırada bitirmekle kalmadı, aynı zamanda 91 golle rekor kırdı.

Bir endüstriyel futbol kurbanı, Girondins Bordeaux

Lopez 30 yıl sonra gelen ilk küme düşmeyi hızlı bir şekilde telafi etmek istedi ve ertesi sezona çılgınca bir yatırım atağıyla başladı. Ne yazık ki üst lige dönüşte işler ters gitti. Hem de nasıl. Son maç gününde Girondins'in, 2015'ten beri oynadığı Stade Matmut-Atlantique'de, on altıncı sıradaki Rodez AF'ye karşı evinde bir galibiyete ihtiyacı vardı. Lucas Buadés 20. dakikada konuk takımı öne geçirip ev sahibi tribünlerinin önünde provokatif bir şekilde kutlama yapınca, öfkeli bir Girondins taraftarı sahaya daldı ve oyuncuyu tartakladı. Bu olayın üzerine hakem maçı tatil etti, Girondins masada kaybetti ve böylece üst lige yükselmeyi kaçırdı. Mali açıdan bir ikinci lig sezonu daha çift haneli milyon avroluk bir delik açtı.

 

Girondins bir sonraki sezonu 13. sırada tamamladı. Borçlar artmaya devam etti ve Bordeaux'nun yatırımcısı Lopez kulübü yüzüstü bırakıp ortadan kayboldu. Liverpool FC'nin de sahibi olan Fenway Sports Group'un spontane devralma girişimi son anda iptal edildi. Ardından büyük düşüş başladı. Haziran 2024'te maliye kapıyı çaldı ve kulübün üçüncü lige düşürülmesini emretti. Temmuz sonunda kulüp iflas başvurusunda bulundu ve 87 yıl sonra profesyonel lisansını teslim etmek zorunda kaldı. Uzun süredir Lopez'i destekleyen Ultramarines, ertesi gün Le Haillan antrenman sahasının kapısına “Lopez beni öldürdü!” yazılı bir pankart astı.

 

J.M. çok üzgün, “nasıl aldatıldık, içim yanıyor kalbime ağrılar giriyor” ve şöyle devam ediyor;

 

Taraftarlar için ne kadar acı verici olduğunu anlamak istiyorsanız, Bordeaux'nun dış mahallelerine, kulübün merkez üssü olan Le Haillan'a gitmeniz gerekir. Uzun bir yol sahaya çıkıyor ve sahanın ortasında eski Château Bel Air yer alıyor. Kulübün uzun yıllar başkanlığını yapan Claude Bez, 1980'lerde antrenman sahasını şarap şatosunun etrafına inşa ettirmiştir. Le Haillan 27 hektarlık bir alanı kaplamakta olup dokuz çim saha, iki suni saha ve orman içinde üç kilometrelik bir koşu parkuruna sahiptir.

 

Bel Air Şatosu aynı zamanda Bordeaux kulübünün ofisi bulunuyor. Soyunma odaları mahzenlerde bulunmakta. Seralar, havuzlar ve oyuncular için küçük kulübeler var. Bordeaux'da hiç kimse Claude Bez'in bu prestijli proje için birkaç milyon avroyu el altından kaçırmasına kızmadı. Ne de olsa yıllar içinde akademiden Bixente Lizarazu ve Christophe Dugarry ve daha sonra Aurélien Tchouaméni ve Jules Koundé gibi çok sayıda üst düzey oyuncu çıktı….

 

Bordeaux bana Bursa Spor, Eskişehir Spor, Sakarya Spor, Kocaeli ve nice geçmişte kalan efsane kulüplerin vahim çöküşlerini hatırlattı. Ben, hala bu kulüplerin peşinden giden, vazgeçmeyen Arma Sevdalılarına çok büyük saygı duyuyorum. Dileğim en kısa zamanda toparlanır geri dönerler.

 

Bizim de transfer sezonunda yangın yapan transfer fetişistlerine Bordeaux’nun hikayesi küpe olsun….

Weiterlesen

Bir Ömür Boyu....

21. Juni 2024 , Geschrieben von Erdal Güngör

Birbiri ardına gelen hayal kırıkları, gereksiz küme düşmeler, sonu hüsran finansal maceralar. Gönül verdiğimiz kulüplerimiz bizi korkutmaktan asla vazgeçmiyor. Yine de onlara neden sadık kaldığımız sorusunun cevabını sorarsak bir ömür boyu süren karşılıksız, gizemli bir Aşktır bence.

 

Benim bir Faslı arkadaşım var Hasan, hasta Schalke 04 taraftarı. Almanya’da doğmuş büyümüş uzun yıllar Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yaşamışlar sonra bizim bölgeye yerleşmişler. Hasan’ın Schalke sevgisi bitmedi kombinesi var, hala fırsat buldukça iç saha maçlarını kaçırmaz aradaki mesafe vız gelir. Hasan çok şakacı çocuk, bir gün kız kardeşine şöyle takılmış “Bak kızım bir gün evlenmeye karar vereceksen bir Schalke taraftarını seç. Onu istediğin kadar hayal kırıklığına uğratabilirsin, o her zaman senin yanında kalacaktır!"

 

Şaka bir yana, Schalke oyuncuları hakkında değil, onlarca yıldır kulüplerini destekleyen, onlar için acı çeken, çoğu zaman onlara küfreden ve sonra ışıklar açıldığında heyecanla stadyuma koşan bizler hakkında da derin ve bazen rahatsız edici bir gerçeği içeriyor Hasan’ın esprisi. Çünkü normal hayatlarımızda ne kadar özgür ruhlu ve kendi kaderimizi tayin eden insanlar olduğumuzu düşünsek de beklenmedik bir yenilgi hafta sonumuzu, küme düşme ise tüm yazı mahvediyor.

Bir Ömür Boyu....

Zafer ve yenilgi arasında sürekli gidip gelmek ve ligler arasında seyahat etmek artık futbol taraftarları için bir standart haline geldi. Ancak hiçbir küme düşmenin, hiçbir iflasın, hiçbir felaketin, ne kadar büyük olursa olsun kulübe olan sevgimizi sonsuza dek yok edemeyeceğinin farkındayız. İçimizdeki o gizemli bir şey yok edilemiyor. Ama tam olarak ne?

 

Cevaba yaklaşmak istiyorsak, Almanya’da Aachen gösterebilirim Türkiye’de Göztepe, Eskişehir, Bursa, Sakarya, Kocaeli gibi kulüpler. Bir zamanlar Türkiye 1. Futbol ligi, bugünkü adıyla Süperlig de efsane maçlar çıkarmışlar kupalar kazanmışlar Avrupa’da ilk yarı final oynayan Göztepe’den tutun Türkiye’nin beşinci Şampiyonu Bursa Spor. Göztepe tekrar Süperlige döndü Bursa maalesef hala kendini arıyor. Eskişehir Spor gibi. Ama her şeye rağmen vefakâr Taraftarlar asla takımlarından vazgeçmiyorlar. Alemannia Aachen taraftarları keza aynı. Aachen nihayet yeniden yükselmeye hazırlanıyor. Dikkatinizi çekerim, birinci lige değil, sadece üçüncü lige, ki bu da göz ucuyla bakıldığında Vaat Edilmiş Topraklar, Cennet Bahçesi ve Atlantis'in birleşimi gibi görünüyor, özellikle de kulüp daha önce taşranın derme çatma köy sahalarında on bir yıl geçirdikten sonra.

 

Almanya ve Türkiye’den verdiğim örnekler sadece ilk bakışta sportif başarının insanları stadyuma çektiğini gösteriyor. İkinci bakışta, statları tıklım, tıklım dolduran Taraftarların gösterdikleri sadakat futbolun insanlar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ve bu muhtemelen son yıllarda önemli ölçüde arttı.

 

Futbol ve özellikle de yerel ve semt kulüpleri, pek çok insanın hayatında değişmez bir unsur haline geldi. Her zaman orada olan, her zaman aynı ligde oynamayan ama yok da olmayan bir kurum. Bu çok huzur vericidir ve çoğu kişiye inanılmaz derecede kafa karıştırıcı gelen, pek çok açıdan inanılmaz derecede hızlı değişen ve dünün pek çok kesinliğinin yerini belirsiz varsayımların aldığı bir dünyada güvenlik sağlamaktadır. İklim değişikliğinin içinde ve sonrasında dünya neye benzeyecek? Dijitalleşme hayatlarımızı nasıl değiştirecek? Hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı vs. hepsi, tüm dertler deplasman otobüsünün arka koltuğunda duman altında bir süreliğine kayboluyor.

 

İnsanlar çoğu zaman kendilerini yalnız hissetseler de futbolda dayanışma ve topluluk duygusu buluyorlar. Koronavirüs krizinden sonra stadyumlar yeniden dolup taştığında ve insan akını durmak bilmediğinde, hatta Alman ikinci Bundesliga bile aniden Avrupa'nın en iyi liglerinin çoğundan daha fazla seyirci çektiğinde, uzmanlar korkunç fiyatlara ve yüksek maaşlı profesyoneller ile sıradan taraftarlar arasındaki sık sık yakınılan farka rağmen neden her şeyden önce futbolun patlama yaptığını merak ettiler. Ama aslında durum gün gibi ortada. Her ne kadar birçok sosyal bağ çözülse ve insanlar korkularıyla baş başa kaldıklarını hissetseler de futbolda bir bütünlük ve topluluk duygusu buluyorlar.

Bir Ömür Boyu....

Biliyor musunuz? İstanbul’da yüz bini aşkın futbol sever sade semt takımlarını destekliyor. Ne GS/FB/BJK salt Beykoz, Sarıyer, Üsküdar vb. Üç büyük olarak adlandırılan GS/FB/BJK’nin sade Türkiye’den değil Dünya’nın dört bir yanından mıknatıs gibi çektikleri taraftar kitlesine inat semt sevdası peşindeler. Bu insanlarında hayalleri var, diğerleri şampiyonluk kutlarken, transfer goygoyu yaparken onlar bir deplasman anısını, ya da kolluk kuvvetlerinle girdikleri sıkıntıların anılarınla avunuyorlar ama mutlular çünkü her şeye rağmen vazgeçmiyorlar. Taraftarlık öyle bir şey ki aynı rahmetli Kıvırcık Ali’nin Gülüm Türküsünde dediği gibi “Acın bile bir bambaşka Gül yüzüne Türkü yazdım gülüm”

 

Her taraftarın yaşadığı büyük acı ya da sevinç anları bugün bile canlılığını koruyor. Sanki biz taraftarlar, yenilgiler ve istikrarsız sportif koşullar bir sadakat testi sağladığı için mutsuzluktan özellikle etkileniyormuşuz gibi görünüyor. Hatta büyük başarılar kazanan kulüp taraftarları içten içe son şampiyonun bu yılki gibi küçük bir ekonomik düşüş değil de gerçek bir kurak dönemden geçmesini dileyebilir, böylece kendilerini kulübe bağlayan şeyin parıltılı şampiyonluk kupaları ve Avrupa maçları olmadığını nihayet kanıtlayabilirler. Küme düşmek zorunda değiller ama sekizinciliğin her büyük kulüp taraftarı için estetik bir çekiciliği olacağı kesin. Hatırlıyorum benim nesil GS taraftarı 14 yıl şampiyonluk görmedi ama vazgeçmedik kimseyi eleştirmedik. Burak Elmas döneminde 13. Olduk ortalık yangın yerine döndü. Bilhassa Türkiye’de büyük başarılar kazanan kulüplerin taraftarları muazzam sabırsızlık lığa kapılıyor. Bu, daha çok GS taraftarlarında görüyoruz. Tamamen başarıya endekslenmiş ve en ufak başarısızlığı kabul etmeyen bilinçsiz bir kitle oluştu. Kulübün taraftara pek önem vermediğinden dolayı bu ileri yıllarda muhtemel bir başarısızlık döneminde büyük sıkıntı yaratacak. Ve oluşan olumsuz havayı mevcut taraftar oluşumu kompanse edemeyecektir!

Bir Ömür Boyu....

Yine de gerçek aşkın yalnızca acı çekerek kendini gösterdiğine inanmak saçmalıktır. Futbol taraftarları meraklı, tuhaf ve asabi olabilirler, ancak hiçbir şekilde gönüllü melankolik değildirler. Bursa Spor taraftarları da dahil olmak üzere, hiçbir taraftar maçtan sonra acılar içinde kıvranmak istemez. Çünkü yakından bakarsanız, her zaman kendi kulübünüzden daha kötü durumda olan başka bir kulüp bulacağınıza emin olabilirsiniz.

 

Eğer sevginin oldukça eşit bir şekilde dağıldığını fark edersek, o zaman hepimizi birleştiren ve bizi kulübümüze bağlayan şeyin ne tür bir duygusal durum olduğu sorusunun yolu da açılmış olur. Dürüst olursak, bu duygu ilk çocukluğumuzdan, taraftarlık hayatımızın başlangıcından, her şeyi bugün hissettiğimizden çok daha yoğun, çok daha doğrudan ve düşünmeden hissettiğimiz, zihnimizin ve deneyimlerimizin taşan tüm duygulara karşı koruyucu bir kalkan görevi gördüğü zamanlardan kalma gömülü bir duygudur.

 

Hatırlıyorum, 1985/86 sezonu son maçtı namağlup bir sezonu geride bırakmıştık kazanmamıza rağmen yine şampiyon olamamıştık, 13 sene geçmişti. O günü hiç unutmam. Eski ASY’den eve dönüşüm bir travmaydı dinmeyen göz yaşları bir yandan sinir. Sonra, dolu, dolu bir 13 yıl geçirdik 17 Mayıs 2000 günü Kopenhag şehrinin gecesine kalkan kupa, bu sefer sevinç göz yaşları içinde, bir an 1986 senesi geldi aklıma. O hazın verdiği duygu tarif edilecek gibi değil. İşte futbolu futbol yapan bu güzel anılar, anlar, o momentum hepsi birer servet parayla satın alınmayacak kadar değerli. Paran olsa bozdurur harcarsın ama topladığın o güzel anılar seninle mezara girer.

 

Ama eminim ki her taraftarın içinde böyle deneyimler saklı. Bugün hala içimizde canlı olan büyük acı ya da coşkulu sevinç anları. Bu anlar, kulübümüze duyduğumuz çocuksu, naif ve bozulmamış sevginin kaynağıdır.

 

Soru; Yarı dindar, histerik ve yaramaz seyircileri olmasaydı tüm bu futbol kulüpleri nasıl bir yerde olurdu?

 

Cevap basit ve hiç de güçsüz olmadığımızın farkına varmamızı içeriyor. En alt ligde olduğu kadar en üst liglerde de fırtına, yağmur, kar demeden orada olmamız önemli. Orada olsak da olmasak da gerçek bir fark yaratması için kulübe dahil olmamız, kulübü şekillendirmeye yardımcı olmamız önemli. Ve yaptığımız her şeyde, tezahüratlarımızda, fanzinlerimizde, Genel Kurul'daki sesimizde, deplasmanlarda ve kamp ziyaretlerimizde, çocukken kulübümüz geriye düştüğü için radyo karşısında gözyaşlarına boğulduğumuz ya da Tanju, Rıdvan veya Feyyaz galibiyet golünü attığı için sevindiğimiz anları hep hatırlıyoruz. O zaman bunun adı bir ömür boyu aşk oluyor.

 

Taraftar önemlidir! Gelin tarihe not düşelim. Euro2024’te katılan 24 ülkenin 23’ünün taraftar temsilcileri var, bir tek Türkiye’nin yok. Türkiye 2032 yılında Avrupa Şampiyonasını İtalya ile ortak düzenleyecek….!

Weiterlesen

Bask Mucizesi

28. Februar 2024 , Geschrieben von Erdal Güngör

Avrupa'da Bask Bölgesi kadar çok profesyonel futbolcu yetiştiren başka bir bölge yok. Peki, Basklar bunu nasıl yapıyorlar? Alman futbol dergisi “On bir Arkadaş” yayınladığı röportaj bizlere Bask mucizesinin birkaç püf noktasına açıklık getiriyor. Bence, mucize demek biraz hafif kalıyor sonuçta bu mucizenin gerçekleşmesi için büyük emek sarf edildiği kesin ve en önemlisi Bask Halkının futbola olan tutkusu, sevgisi topyekûn desteği. Uzun bir hikâye olacak ama okumaya değer. Futbol sizin bildiğiniz ezeli rakiplerle dalga geçmek ergenler gibi sidik yarışına girmek, karşı tarafı aşağılamak değil. Siz aslında futbolu ve tutuğunuz takımı sevmiyorsunuz dersem ağır olur. Yalnız şunu kabul edelim çoğunuz moda olduğundan dolayı futbola ilgi duyuyor. Siz sade rakiplerinizden nefret ediyorsunuz ama bu nefret sizi asla ne İspanya ne Almanya ne de bir İngiltere yapacak, neyse, başlayalım.

Bask Mucizesi

On numaralı açık mavi formalı sarışın çocuk, üstünlüğünü diğer oyunculara hissettirmemeye çalışıyor. Tek başına oynamak yerine takım arkadaşlarını çaktırmadan kullanıyor ve kendisi kaleye şut çekmek yerine topu tekrar ortalamayı tercih ediyor. Hatta rakiplerinin oyun hevesini kaybetmemesi için zaman zaman kaptırdığı topları iyi niyetle oyuna sokuyor. Bu çocuğun diğerlerinden ne kadar daha iyi oynadığı, bu pazar sabahı San Sebastian'ın kapalı gökyüzü altında büyük ölçüde gözden kayboluyor. Antiguoko futbol sahasında, takımlar suni çimin her iki yarısında da sürekli birbirleriyle karşılaşıyorlar. Etrafta bir sürü ebeveyn birbirleriyle sohbet ediyor, kahve içiyor ya da heyecanla çocuklarını izliyor. Bir çocuğun bedenindeki bir yetişkinin topun nereye gideceğini ya da nereye oynayacağını her zaman bilmesi bir mucize. Bu bir mucize çünkü oyunu bu kadar doğal bir şekilde anlayan bu çocuk henüz dokuz yaşında.

 

Roberto Montiel maçın bitiş düdüğünün ardından "Bugün yapabileceklerinin sadece yüzde yirmisini gösterdi," diyor. Antrenör, altyapı futbolunda sürekli karşılaştığınız o huysuz, bencil adamlardan biri. Bize bir gençlik turnuvasının finalinde, gerçekten önemli olduğunda, çocuğun 30 saniye sonra ilk golü ve dördüncü dakikada üçüncü golü attığını söyledi. "O bir profesyonel olacak," diyor Montiel. Elbette o yaşta bundan asla emin olamayacağınızı da ekliyor ama onun için mesele son derece net. Ve Montiel Bask bölgesinin çok ötesinde bir efsane olduğu için onun sözlerinin bir ton ağırlığı var. Şu anki Arsenal FC teknik direktörü altı yaşındayken Mikel Arteta için profesyonel bir kariyer öngörmüştü. Xabi Alonso için de sekiz yaşındayken. Geçtiğimiz kırk yıl boyunca yaklaşık 150 oyuncu onun ellerinden geçerek profesyonel futbolcu oldu ve bunların iki düzineden fazlası en üst liglere yükseldi.

 

Antiguoko'nun İspanya'da nadir görülen bir üst düzey takımı yok bu bilinçli alınmış bir karar. Montiel, "Sonuçta bir kulübün enerjisi her zaman A takıma gider," diye açıklıyor, ancak burada sadece gençlere fayda sağlaması amaçlanıyor. Kulüp başka açılardan da alışılmadık bir yaklaşım sergiliyor, ebeveynler bazen antrenmanların iki saat sürmesinden şikâyet ediyor. Montiel "Profesyoneller gibi antrenman yapıyoruz" diyor ama bunu haftada sadece iki ya da üç kez yapıyorlar. Çocuklar özgürlüklerini korumalı ve akıllarında her zaman futbol olmamalı.

 

Antiguo mahallesinin spor kulübü Antiguoko Kirol Elkartea'nın kulüp binasında eski oyuncuların formaları çerçevelenmiş olarak duvarda asılı duruyor. Real Madrid'den FC Barcelona'ya, Athletic Club Bilbao'dan Real Sociedad San Sebastian'a, her birinin üzerinde selamlar ve teşekkür sözleri var. "Antiguoko K.E.'den arkadaşlarım için kucak dolusu selamlar!" yazıyor Xabi Alonso'nun Liverpool formasının üzerinde. Mikel Arteta gibi, Bayer Leverkusen'in şu anki teknik direktörünün de 2005 Şampiyonlar Ligi finalinde giydiği ayakkabılar için küçük bir tapınağı bile var.

 

Aslında her şey çok çılgınca, çünkü Antiguoko sonuçta bir mahalle kulübünden başka bir şey değil. Ancak şu anda büyük futbol ülkelerinin en üst liglerinde oynayan 70 profesyonel oyuncunun yanı sıra yaklaşık 250 ikinci ve üçüncü lig oyuncusuna sahip olan tüm bölge için oldukça çılgın bir durum. Üç milyondan az Basklı için bunlar inanılmaz rakamlar antrenörler için bile. Alonso Bayer Leverkusen'i Almanya'da, Arteta ise Arsenal FC'yi İngiltere'de şampiyonluk yarışına soktu. Bournemouth FC'de Andoni Iraola ve Aston Villa'da Unai Emery ile birlikte Premier Lig'de iki ve İspanya Primera Liginde dört Bask teknik direktör daha var. Bu, benzer bir nüfusa ve bölgeye sahip olan Trakya bölgesinin bu kadar çok antrenör ve oyuncu çıkarması gibi bir şey. Ama bu nasıl oluyor?

 

San Sebastian'ın birkaç kilometre dışında, Real Sociedad'ın antrenman merkezinde Roberto Olabe bir cevap bulmaya çalışıyor ve kendisinin esaslı olacağını açıklıyor. "Sosyal ve politik bağlamı görmek zorundasınız. O zaman Bask toplumunun değer ve davranışlarının oyuncuların gelişimine yardımcı olduğunu fark edersiniz" diyor 56 yaşındaki spor direktörü. Basklılar için bağlılık, dürüstlük ve sorumluluk duygusu önemlidir: "Ciddiyet bizde her şeyin temelidir." Olabe'nin söyledikleri burada her yerde duyduklarınızla örtüşüyor. Özgüven dolu Basklar, birbirlerine bağlı ve yaygaradan kaçınan, çalışkan ve yenilikçi insanlar olarak görülüyor. Onları soğukkanlı Kuzey Almanlar, orta sınıf İsviçre tamircileri ve yürekli Madencilerin bir karışımı olarak hayal edebilirsiniz.

 

Bu nedenle tipik bir Bask futbolcusu olan, FC Bayern'de kazandığı dokuz şampiyonluk ve iki Şampiyonlar Ligi zaferinde defansta sakin ve zeki oyunuyla katkıda bulunan Javi Martínez'dir. Johan Cruyff bir keresinde şöyle demişti: "Her takımın en az bir Basklıya ihtiyacı vardır." Ayrıca her durumda saplantılı bir şekilde rekabetçi oldukları için. "Biz Basklılar her zaman kazanmak isteriz" diyor Olabe. Bir araya getirdiği Real Sociedad San Sebastian takımı Şampiyonlar Ligi ön eleme turunu yenilgisiz lider olarak tamamladı ve 16. turda Paris Saint-Germain ile karşılaşacak. Olabe kadrodaki Basklı oyuncuları zihninden geçirirken parmaklarıyla sayıyor ve 17'ye ulaşıyor.

 

 

                           "Biz Basklar her zaman kazanmak isteriz"

 

Basklıların futboldaki büyüleyici aşırı temsilinin bir başka nedeni de 112 yıl öncesine dayanıyor. Bunu yerinde görmek için San Sebastian'dan Real Sociedad'ın en büyük rakibi Bilbao'ya gitmeniz gerekli. 1912'de oradaki Athletic Club üyeleri, o andan itibaren kulüpleri için sadece Basklıların oynamasına karar verir. Başlangıçta bu sade kendini kısıtlama, şampiyonluklardan ve kupalardan vazgeçmek anlamına gelmiyordu. Bugüne kadar Athletic, Real Madrid ve FC Barcelona İspanyol futbolunun aristokrasisini oluşturdu, çünkü sadece bu üç kulüp hiçbir zaman alt liglerde yer almadı. Ancak sekizinci şampiyonluk 28 yıl önce kazanıldı ve bir gün dokuzuncu şampiyonluğun eklenebileceğini hayal etmek zor.

 

Öte yandan Athletic kupada da bir güç; Copa del Rey 23 kez Bilbao'ya gitti ve takım bu sezon FC Barcelona karşısında çılgınca kutlanan bir zaferle yarı finale yükseldi. Mikel Gonzalez gururla "Sahaya sürdüğümüz 16 oyuncunun 14'ü Lezama'dan geldi" diyor. Bir buçuk yıl öncesine kadar gençlik akademisinden sorumluydu Gonzales ve o zamandan beri Athletic'in spor direktörü. 36 yaşındaki oyuncu sıradışı iş profilinden mutlulukla bahsediyor; muhtemelen dünyadaki tüm meslektaşlarından daha fazla U12 maçı videosu izliyor. Şu anda yurtdışında yaşayan Basklıların çocuklarının ya da torunlarının Athletic'te oynamasına izin verilip verilmemesi konusunda hararetli bir tartışma var. Bu onun işini kökten değiştirecek. Ancak şu anki durum sadece Bask Bölgesi'nde doğmuş ya da futbol eğitimini orada almış çocuklarla ilgili. Yine de bu durum sorunsuz değil. "Eğer bir yeteneği kaçırırsak, o zaman çok pişman oluruz" diyor Gonzalez.

 

 

                                      Efsanevi mekân Lezama

 

Lezama, 1971 yılında vadinin aşağısındaki Bilbao'nun kirli ve zorlu bir sanayi şehri olduğunu unutmanın kolay olduğu tepelerde bir köydür. O zamanlar burada, elli yıl boyunca efsanevi bir ün kazanan profesyonel eğitim merkezi ve bir gençlik akademisi açıldı. Lezama'dan yüzlerce oyuncu Athletic'in profesyonel takımına girmeyi başardı. Bugün tesis, eski stadyumun tribünlerinden birini kaplayan ve San Mames yeniden inşa edilirken hatıra olarak buraya getirilen beyaz metal kemer sayesinde uzaktan görülebiliyor. Son yıllarda, Athletic'in Kepa Arrizabalaga'nın transferi için Chelsea'den 80 milyon avro almasının ardından binalar tamamen yenilendi, bu hala bir kaleci için rekor ücret.

 

Ancak Lezama'yı özel kılan ne bakımlı futbol sahaları ne de son teknoloji tesisler. Önemli olan koşullar ve insanların bunlardan çıkardığı sonuç. Sergio Navarro, "Sadece Basklılara güveniyor olmamız bizim için bir avantaj, bu da daha istikrarlı bir sürece yol açıyor" diyor. Gençlik geliştirme müdürünün kastettiği şey, hiçbir boşluk olmaması. Bu da Athletic'i, genç yeteneklere güvendiklerini büyük bir gururla söyleyen ancak ilk sorun belirtisinde deneyimli bir profesyonelle anlaşmayı tercih eden tüm kulüplerden ayırıyor. Lezama'da eldekilerle mümkün olduğunca iyi ve eksiksiz çalışmak zorundalar. Bu kısıtlamanın yaratıcılığa yol açtığı gerçeği hemen anlaşılıyor. Toplantı odalarında, cam duvarların ardında canlı tartışmalar yapılıyor; eğitmenlerin geniş, açık planlı çalışma alanı bir tür think tank havası taşıyor. Navarro, oyuncularla ilgilenmenin tüm yönlerinin sürekli olarak yeniden düşünüldüğünü açıklıyor. Antrenör ekiplerindeki hiyerarşi ortadan kaldırıldığı için bu durum şaşırtıcı yaklaşımlara da yol açmış. Her bir gençlik takımının bir atletizm koçu ve bir psikolog da dahil olmak üzere beş koçu var; bu beşlinin bir patronu yok. Bu durum çatışmalara yol açmıyor mu? "Elbette, ama bu harika bir şey" diyor Navarro coşkuyla. Bunun oyunculara bireysel antrenörlerden daha fazla itici güç vereceğini umuyor. Lezama fikirlerle büyüyor. "Burası bir yaşam üniversitesi" diyor Navarro.

 

Bu üniversiteden önce 161 ilköğretim okulu bulunmaktadır. Athletic Club, Bask Bölgesi genelinde pek çok kulüple ortaklıklar kurmuştur. Program sezon başına iki milyon avroya mal oluyor ve yirmi daimî çalışan tarafından yürütülüyor. Her şeyden önce, küçük kulüplerdeki antrenör ve bakıcıları çocuklarla doğru şekilde ilgilenmeleri için eğitiyorlar. Lezama'ya en erken on iki yaşında geliyorlar, ancak bundan önce bile mümkün olan en iyi şekilde eğitilmeleri gerekiyor. Athletic bu geniş ağda yetenekli bir çocuğu neredeyse hiç kaçırmadığı için bilgi aktarımı aynı zamanda diğer yönde de gerçekleşiyor.

 

 

Amatör kulüplerle iş birliği yapan profesyonel kulüpler sistemi bir Bask özelliğidir. Real Sociedad, çoğunluğu Gipuzkoa eyaletinde olmak üzere 80 kulüple çalışırken, Bask'ın başkenti Vitoria'dan Deportivo Alavés yirmi okulla ve Bask Bölgesi'nin en küçük eyaleti olan Álava'da otuz kulüple çalışmaktadır. Bunlardan biri de CD Lantarón. Bask bölgesinin güney sınırındaki bu küçük kulüp, Antiguoko gibi iyi işleyen ve yetenek üreten bir mucize makinesi değil, mütevazı bir köy kulübü. Ancak Lantarón'da, uzun zamandır İspanya'nın en zengin bölgelerinden biri olan Bask bölgesinin ne kadar iyi durumda olduğunu görebilirsiniz. Belediye meclisi, 900 nüfuslu bu küçük kasabanın kulübüne sadece güzel bir suni saha inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda bir spor salonu, kapalı bir tenis kortu ve küçük bir açık havuz da inşa etmiş. Bu da tesisi komşu köyler için de bir cazibe merkezi haline getiriyor.

 

Ortaklığın başladığı 2012 yılından bu yana Lantarón'dan hiçbir çocuk Deportivo Alavés'te profesyonelliğe geçiş yapmadı, ancak bazıları akademide eğitim görüyor. Akademi Bask standartlarına göre mütevazı; geleneksel kulüp dört Bask birinci lig kulübünün en küçüğü ve şu anda Primera Division'daki en küçük bütçeye sahip kulüp. Alavés, ciddi anlamda mantıklı Basklıların bile tipik futbol çılgınlığı girdabına nasıl kapılabileceğinin bir örneği. Amerikalı-Ukraynalı sahibi Dimitri Piterman'ın elinde, 2001 yılında Liverpool FC'yi 4:5 yenerek UEFA Kupası tarihinin en görkemli finaline katkıda bulunan Deportivo, 40'lı yılların sonunda üçüncü lige düştü. Piterman gelişigüzel işe alımlar ve işten çıkarmalar yaptı, yedek kulübesinde çıplak fotoğraf çektirdi ve kulüp iflas ettikten sonra İspanyol adaletinden kaçmak için ABD'ye kaçtı. Futbol kulübü 2011 yılında, yine Vitoria'da bulunan ve ülkenin en iyi basketbol kulüplerinden biri olan Baskonia tarafından kurtarıldı. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı.

 

 

                                       Basklı oyuncuların değeri

 

Alfonso Fernández de Trocóniz, "Bu iş birliği Bask ülkesindeki kooperatif çalışma tarzının bir ifadesidir" diyor. On yıldır Deportivo Alavés'in başkanlığını yürüten avukat, bir yandan Baskonia ile yapılan iş birliğine atıfta bulunuyor. Genel olarak, profesyonel ve amatör kulüpler arasındaki iş birliği, herkesin yararı için güçleri birleştirmenin mümkün olduğu fikrinin bir ifadesidir. Kooperatifler Bask bölgesinde uzun zamandır popülerdir ve Mondragón Corporación Cooperativa 14 milyar Euro'luk cirosuyla dünyanın en büyüğüdür. Deportivo Alavés'in büyüleyici Estadio Mendizorrotza'sındaki kalabalık oldukça genç ve İspanya standartlarına göre oldukça coşkulu. Ancak ev sahibi takımın mavi beyaz formalarını giyen Basklı profesyoneller buradaki seyirciler tarafından nadiren alkışlanıyor. Bunun nedeni Baskların en iyi takımı Athletic ve kısmen de Real Sociedad'dır. San Sebastian'da sadece Basklılara özgü politika 1979'da Galli John Toshak'ın transfer edilmesiyle ortadan kalktı. Bugün San Sebastian'daki genç oyuncuların yüzde 80'inin, profesyonel oyuncuların ise yüzde 60'ının Basklı olduğu söyleniyor. Yani Basklı bir oyuncu Alavés ya da dördüncü Bask birinci lig kulübü Osasuna Pamplona'da göze çarparsa, hemen San Sebastian ya da Bilbao'ya gitme ihtimali yüksek. Basklı profesyonellerin tamamen kendi kendilerini kısıtlamaları, Athletic'in onlara fazla ödeme yaptığı anlamına da geliyor. Sonuçta kulüp diğer pazarlara geçemiyor ve şantaja karşı savunmasız durumda.

 

Düzenli olarak uluslararası futbol oynayan iki kulübün yerel yeteneklere bu kadar büyük ihtiyaç duyması, altyapı eğitimindeki rekabeti muazzam bir şekilde körüklüyor. Roberto Olabe San Sebastian'da "Her oyuncu bir projedir" dedi. Her sohbette, herkesin bu projelere ne kadar yoğun bir şekilde dahil olduğunu hissedebiliyorsunuz ve başka yerlerde sıklıkla olduğu gibi, moda sözcükler ya da tembel genellemeler sizi asla rahatsız etmiyor. Yetenek geliştirme konusuyla ilgilenen veya futbol hakkında daha derinlemesine düşünen herkes burada konuşacak çok sayıda insan bulacaktır. Ancak Bask Bölgesi, hevesli eğitmenlerin mükemmel bir dünya yarattığı cennet gibi bir yer değildir. Özel yetenekler nadir olduğu için, onlar için verilen mücadele daha da çetindir. Profesyonel kulüpler ve amatör futboldaki ortakları arasındaki sözleşmeler bu oyunculara ilk erişimi sağlıyor, ancak bu onlar için bağlayıcı değil. Athletic ve Real Sociedad şimdiden Antiguoko'dan on numaralı sarışın çocuğun ailesine kur yapıyor. İddialara göre, dokuz yaşındaki çocukları için on iki yıllık bir sözleşme imzalayabilirler.

 

Antiguoko 2020'den bu yana Athletic Bilbao ile bağlantılı ve San Sebastian'da büyük öfkeye neden olan anlaşma 2031'e kadar geçerli. Daha önce şehrin en önemli yetenek tedarikçisi Real Sociedad'ın ortağıydı. Şimdi Antiguoko'nun sadece ticari nedenlerle yetenek geliştirdiğinden yakınıyorlar. Öte yandan gençlik kulübü, Antiguoko karşıtı kurallar olarak gördüğü düzenlemeler nedeniyle baskı altında hissediyor. Örneğin, bölgesel yönetim, bireysel sporlarda çocukların birkaç spor yapabilmeleri için eğitim süresini sınırladı. Montiel'in artık on numaralı çocuğu haftada sadece bir saat çalıştırmasına izin veriliyor. Dava muhtemelen mahkemeye bile gidecek.

 

Basklıların yetenekli futbolcularla bu kadar ilgileniyor olması onlar için de işleri kolaylaştırmıyor. Sergio Navarro, Bilbao'daki akademide kendisine gelen 12 yaşındaki çocukları kastederek, "Bazı oyuncular buraya çok ağır bir küfeyle geliyor, bunu daha önce hiç yaşamamıştım" diyor. Navarro ne Basklı ne de daha önce Bask ülkesinde çalışmış, belki de bu yüzden bu durumu özellikle fark etmiş. "Bize gelmeleri aileleri için harika bir şey ama üzerlerindeki baskı da çok yüksek" diyor. Lezama'daki çocukların aileleri yoksulluktan kurtulmayı başarabildiği için çoğu durumda mesele maddi boyutta bile değil. Bunun, pek çok çocuğun hayalini kurduğu futbol kariyeri hayalinin çok ötesine geçmesinin bir başka kültürel nedeni daha var.

 

Bu neden, Basklıların rekabete duydukları coşku, Basklı yeteneklere yönelik yaratıcı odaklanma ve işbirliği ruhuyla birlikte Bask futbol mucizesini açıklayan dördüncü ve son faktördür. Bilbao'daki stadyumun tam karşısında bulunan Winston Churchill pub'da bu konuda daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Bu hayali İngiltere parçası Athletic taraftarlarıyla dolup taşıyor ama maç günleri Bilbao'da aynı zamanda futbol barı olmayan bir bar yok. Taraftarlar son dakikaya kadar barda ya da kapı önünde bira ya da şarap içmeyi ve yerel tapas olan pintxos yemeyi seviyor. "Athletic Club'a bağımlı olmak çok kolay," diyor önünde Winston Churchill'de garip bir şekilde uzun saplı bardaklarda servis edilen cin tonik bulunan Gaizka Atxa. Atxa Meksikalı ve Athletic Club'a 1989 yılında benzersiz koşullar altında âşık olmuş. O zamanlar, Meksika için garip olan soyadının kökenini araştırmış, köklerinin Bask ülkesinde olduğunu bulmuş ve sadece Basklıların oynadığı kulübe hemen âşık olmuş. Daha sonra mühendislik okumak için Londra'ya taşınmış ve adını 1920'li ve 1930'lu yılların efsanevi İngiliz teknik direktöründen alan Athletic taraftar kulübü Mr Pentland'ı kurmuş. Bu arada Atxa, Socio de Athletic olmayı başarmış ve böylece çok sevilen sezonluk kombinelerden birini elde etmiştir. Hatta eşi ve çocuğuyla birlikte üç yıldır Bilbao'da yaşıyor, yani futbol kulübü sayesinde evinden uzakta bir ev buldu.

 

 

                         Oyuncular yalnızca bir profesyonel değil

 

"Bizi temsil eden oyuncular istiyoruz" diyor Atxa. Meksikalı Bask, Athletic'te sadece profesyonel bir futbolcu olmadığınıza inanıyor. Kırmızı beyaz formayı giymek, halkınızı temsil edebilmek anlamına geliyor. Bir Athletic profesyoneli olarak, bir yıldız olduğunuz için kutlanmazsınız, aslında tam tersi beklenir. Oyuncular sık sık şehirde yürürken görülebiliyor ve burada açıkça yalnız bırakılıyorlar. Gaizka Atxa, "Ve stadyumdaki herkes üç köşeden bir oyuncuyu ya da diğerini tanıyor" diyor. Kasabın kuzeninin bir oyuncunun komşusu olması yeterli. Bu yakınlık hissi, Athletic Club'daki her taraftarın ve her personelin, buranın şüphesiz dünyanın en iyi kulübü olduğu hissini yaymasına katkıda bulunuyor. Tatlı ihtişam hayalleri de dünyada San Mames'te olduğu gibi kalabalığın takımınıza karşı böylesine sıcak bir iyi niyet duygusunu hissedebileceğiniz başka bir stadyum olmamasını sağlıyor. Ancak bu cuma akşamı, Mallorca'dan gelen misafir takım umutsuzca üstün olduğu için bu özellikle kolay.....

 

Weiterlesen

Bill Shankly vs. Jürgen Klopp

8. Oktober 2023 , Geschrieben von Erdal Güngör

İngiliz futbolunun en başarılı kulüplerinden birinin temellerini atan kişi olan efsanevi Liverpool patronu Bill Shankly'di. İskoç teknik adam, 1959-1974 yılları arasında görev yaptığı 15 yılda Kırmızıları üç lig şampiyonluğu, iki FA Cup ve bir Uefa Kupasına taşıdı. Shankly Liverpool’a geldiğinde ikinci sınıf bir takımdı. Shankly'nin önderliğinde Liverpool, 1970'lerin geri kalanında ve 1980'lerde kendisinden sonra gelen Bob Paisley, Joe Fagan ve Kenny Dalglish yönetiminde yurtiçinde ve yurtdışında daha birçok şampiyonluk kazanmasına zemin hazırlayan bir güç haline geldi.

 

Bugün bildiğimiz Liverpool Futbol Kulübü'nün büyük bir kısmı onun eseridir. Efsane Kop tribünü takımı desteklemedeki rolünü ile de öne çıkaran. Rakip takımların adeta korkusu haline gelmesini sağlayan ve tamamen kırmızı bir iç saha taraftar grubuna dönüştürende Bill Shankly’di. You'll Never Walk Alone marşını onun görev süresi içinde tribünlere benimsetti.

Bill Shankly vs. Jürgen Klopp

Shankly, Liverpool'u 1974 FA Cup'a götürdükten sonra emekli oldu ve sadece yedi yıl daha yaşayabildi. Shankly 68 yaşında, art arda geçirdiği iki kalp krizinin ardından vefat etti ve külleri yakıldıktan sonra Anfield sahasına serpildi. Onun mirası, 1982 yılında Anfield'ın dışına dikilen dökme demir Shankly Kapıları ve 15 yıl sonra inşa edilen 7 metrelik bronz heykeli ile kulüpte yaşamaya devam ediyor.

Shankly aynı zamanda en ünlü sözüyle de ölümsüzleşti: "Bazı insanlar futbolun bir ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor, emin olun futbol bundan çok daha önemli."

Dün, 8 Ekim 2023 de Alman TD Jürgen Klopp Liverpool’da 8. Yılına girdi ve efsane Bill Shankly’den sonra Liverpool kulübünde en uzun süre görev alan TD. Klopp, otoritelere göre Bill Shankly gibi efsane olma yolunda. Shankly – Klopp karşılaştırması yapmak ne kadar doğru olur bilemem ama, bana sanki ikisinin arasında pek fark yok gibi geliyor. Shankly Liverpool kulübünü devir aldığında sıfırdan bir efsane yarattı ve onun bıraktığı mirasından çok faydalanan oldu. Hatta İngiltere’nin 1966 Dünya kupasını kazanmasında da kuşkusuz büyük rolü var.

Bill Shankly vs. Jürgen Klopp

Shankly, görev yaptığı 1959 – 1974 yılları arası modern futbol henüz "endüstriyel futbol" bataklığına düşmemişti. Futbol o yıllar işçi sınıfının hafta sonu eğlencesiydi. Salkım saçak tribünler, oyuncuların aynı şehrin öz evlatları olması, hafta içi antrenmandan sonra pub’a (meyhane) uğrayıp taraftarlar ile geçmiş maçın değerlendirmesini yapması. Şampiyonluk kupasını semte getirerek Halkla iç içe kutlamalar günümüzde imkânsız hale geldi. 

Sanayi ve Liman kenti olan Liverpool Sosyalist İşçi Partisinin (Labour Party) kalesiydi. Partinin, İskoç TD Shankly’i futbol kulübün başına getirilmesinde de büyük rolü var. Tamamen bir İşçi kulübü olan Liverpool 17 sene sonra 1964 yılında şampiyonluğu kazanması ve yine o dönem The Beatles müzik grubunun patlaması bir anda işçi şehri Liverpool dikkatleri üzerine çekti. Kapitalist ve Emperyalist Britanya içinde bulunan Liverpool gibi bir işçi kentinin kısıtlı imkanları ile büyük başarılara ulaşması Dünya’da büyük yankı yarattı.

 

Hoş, o yıllarda da futbol modern ve profesyoneldi. Hatta şimdiden daha çok yıldız futbolcular vardı. Pele, Uwe Seeler, Eusebio, Bobby Charlton, Bobby Moore, George Best, Sandro Mazolla ve saymadığım niceleri.

 

Klopp, Felix Magath’tan sonra İngiltere’de görev yapan ikinci Alman TD.  8 Ekim 2015 yılında göreve geldiğinde Liverpool’un geçmişten gelen sadece paslanmış unvanı kalmıştı. En son uluslararası başarısı 2005 senesinde İstanbul’da kazandığı ŞL kupası. Yurtiçi başarısı ise 2003 FA kupasıydı. Jürgen Klopp göreve başladığında ateşten bir gömlek giydiğinin farkındaydı. Kulüp o dönem 25 yıldır şampiyon olamıyordu bu hasrete Uluslararası başarıları bile teselli etmiyordu. Yine de Jürgen Klopp ile gelen ilk başarı 2019 yılında art arda UEFA ŞL kupası, UEFA Süper Kupası ve ilk kez Liverpool tarihinde FIFA Dünya Kulüp kupalarıydı. Hasret 2020’de sona erdi ve 20 yıl aradan sonra Liverpool nihayet 19. Şampiyonluğuna ulaştı.

 

Jürgen Klopp ile Bill Shankly arasında farkı karşılaştırdığımızda, Klopp kazandığı Yurtiçi ve Yurtdışı toplam 7 kupayla Shankly’den bir adım önde duruyor. Oynattığı futbol ile sade İngiliz futboluna değil aynı zamanda Dünya futboluna da katkısı tartışılmaz. Klopp, Shankly gibi sıfırdan bir efsane yaratmadı ama onun başarısı hafife alınmamalı. Jürgen Klopp çöpe atılmış altını tekrar çıkarıp parlattı ve eski günlerine geri döndürdü. Kloppun bir işçi çocuğu olması, samimi dostça tavırları Alman hocayı kısa zamanda içlerinden biri haline getirdi. Klopp, vakit buldukça eski geleneklere de önem veriyordu. Bazen yalnız başına, bazı zamanda bir-iki oyuncuyu yanına alıp semtin pub’larına gidiyor. Velakin, onun sayesinde Liverpool hem İngiliz hem de Dünya futbolunda tekrar laik olduğu yere geri döndü….

Weiterlesen

FC United Of Manchester, Halk İçin Futbol...

2. Oktober 2023 , Geschrieben von Erdal Güngör

Yarın Akşam Şampiyonlar Liginde bir kez daha ezeli rakibimiz Manchester United ile deplasmanda karşılaşacağız. 1993 yılında ilk kez eşleştiğimiz ŞL ön eleme müsabakasını İngiltere’de 3:3 İstanbul’da 0:0 berabere kalarak o zamanların deplasman golleri kuralından dolayı Manchester United’e eleyerek ŞL ligine katılan ilk Türk takımı Galatasaray, Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Müsabakanın 118. Yıllık kuruluş haftasına denk gelmesi çok hoş oldu, umarım camiamızı sevindirecek bir neticeyle İstanbul’a geri döneriz.

 

Gelelim esas hikayemize, İngiliz tribün kültürü denince ilk akla gelen malum Holiganlar ama bu hep böyle olmadı. İngiliz futbol taraftarları daha çok takımı maçın akımına yönelik destek vererek ateşler. Rakibi aşağılayıcı sözlerle yerer ve bol bol marşlar ve pop şarkılarından oluşan şarkılar söyleyerek destek verir. Yalnız şunu da belirteyim takım kötü oynuyorsa şayet hiç çekinmeden kendi oyuncularını ve TD’e ağır hakaret etmekten de çekinmezler. Bizim bildiğimiz “Ultras” oluşumları gibi takımı her koşulda destek vererek, skor ne olursa olsun susmadan desteklemesine benzemiyor.

 

2005 senesinde hiç beklenmedik bir olay gerçekleşti. O güne kadar Manchester United’e içerde dışarıda destek veren Old Trafford tribünlerinin kemik tayfası bir karar aldı. Aldıkları bu karar Dünya futbol tarihinde endüstriyel futbola karşı yapılan en büyük eylemdir ve tüm Dünya’da büyük yankı oluşturdu. İngiltere tribün kültüründe hiç görülmeyen bu eylem ancak Avrupa’nın İtalya, Fransa, Almanya gibi ülkelerinde Ultras oluşumlarının yaptığı benzer eylemlerin bile ötesi bir olaydı. Manchester United taraftarları tribünlerden tamamen çekilerek kendi kulüplerini kurdular.

 

FC United of Manchester kurucuları ile 2013 senesinde Amsterdam’da gerçekleşen FSE (Avrupa Taraftarlar Birliği) kongresinde tanıştım. Beni çok etkilediler ve yaptıkları bu onur dolu eylemle onların önünde saygıyla eğiliyorum. Düşünsenize çocukluk aşkınız biricik sevdiğiniz uğruna gerekirse ölümü bile göze alacağınız kulübünüze, armanıza, renklerinize sırt çeviriyorsunuz. Çünkü, bu kahpe düzenden bıkmışsınız, riyakâr kulüp yöneticilerinden, fahiş bilet ve ürün fiyatlarından, futbolu sömürenlerden, futbolu Halktan çalan zenginlerin oyuncağı haline getirenlerden. Ve bir gün “YETER ULAAAN” diye haykırıyorsunuz ve kapıyı çarpıp çıkıyorsunuz.

 

Tüm bu nedenleri kendi ağızlarından dinleyelim. Ana sayfalarında açıklamayı elimden geldiği kadar Türkçeye çevirdim ve bir de kısa belgesel videosu ekledim.

Yarın Akşam Şampiyonlar Liginde bir kez daha ezeli rakibimiz Manchester United ile deplasmanda karşılaşacağız. 1993 yılında ilk kez eşleştiğimiz ŞL ön eleme müsabakasını İngiltere’de 3:3 İstanbul’da 0:0 berabere kalarak o zamanların deplasman golleri kuralından dolayı Manchester United’e eleyerek ŞL ligine katılan ilk Türk takımı Galatasaray, Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Müsabakanın 118. Yıllık kuruluş haftasına denk gelmesi çok hoş oldu, umarım camiamızı sevindirecek bir neticeyle İstanbul’a geri döneriz.

 

Gelelim esas hikayemize, İngiliz tribün kültürü denince ilk akla gelen malum Holiganlar ama bu hep böyle olmadı. İngiliz futbol taraftarları daha çok takımı maçın akımına yönelik destek vererek ateşler. Rakibi aşağılayıcı sözlerle yerer ve bol bol marşlar ve pop şarkılarından oluşan şarkılar söyleyerek destek verir. Yalnız şunu da belirteyim takım kötü oynuyorsa şayet hiç çekinmeden kendi oyuncularını ve TD’e ağır hakaret etmekten de çekinmezler. Bizim bildiğimiz “Ultras” oluşumları gibi takımı her koşulda destek vererek, skor ne olursa olsun susmadan desteklemesine benzemiyor.

 

2005 senesinde hiç beklenmedik bir olay gerçekleşti. O güne kadar Manchester United’e içerde dışarıda destek veren Old Trafford tribünlerinin kemik tayfası bir karar aldı. Aldıkları bu karar Dünya futbol tarihinde endüstriyel futbola karşı yapılan en büyük eylemdir ve tüm Dünya’da büyük yankı oluşturdu. İngiltere tribün kültüründe hiç görülmeyen bu eylem ancak Avrupa’nın İtalya, Fransa, Almanya gibi ülkelerinde Ultras oluşumlarının yaptığı benzer eylemlerin bile ötesi bir olaydı. Manchester United taraftarları tribünlerden tamamen çekilerek kendi kulüplerini kurdular.

 

FC United of Manchester kurucuları ile 2013 senesinde Amsterdam’da gerçekleşen FSE (Avrupa Taraftarlar Birliği) kongresinde tanıştım. Beni çok etkilediler ve yaptıkları bu onur dolu eylemle onların önünde saygıyla eğiliyorum. Düşünsenize çocukluk aşkınız biricik sevdiğiniz uğruna gerekirse ölümü bile göze alacağınız kulübünüze, armanıza, renklerinize sırt çeviriyorsunuz. Çünkü, bu kahpe düzenden bıkmışsınız, riyakâr kulüp yöneticilerinden, fahiş bilet ve ürün fiyatlarından, futbolu sömürenlerden, futbolu Halktan çalan zenginlerin oyuncağı haline getirenlerden. Ve bir gün “YETER ULAAAN” diye haykırıyorsunuz ve kapıyı çarpıp çıkıyorsunuz.

 

Tüm bu nedenleri kendi ağızlarından dinleyelim. Ana sayfalarında açıklamayı elimden geldiği kadar Türkçeye çevirdim ve bir de kısa belgesel videosu ekledim.

                         Football For The People (HALK İÇİN FUTBOL)

 

 

Malcolm Glazer'ın Manchester United'ı devralmasını protesto etmek için kurulan kulüp' sözü FC United'ı tanımlamak için sıklıkla kullanılan bir ifadedir. Ancak FC'nin Amerikalı iş adamlarının işgali olmadan gerçekleşmeyeceğine şüphe olmasa da bu bir başlangıçtı, bardağı taşıran son damlaydı ama tek neden değildi.

 

Manchester halkından zorla alınan bir Manchester kurumunun maddi hırsızlığı, televizyonun yararı için değişen başlama vuruşu saatleri, etkinliğe katılmak yerine arkasına yaslanıp izlemek isteyen “yeni” taraftarlarla dolu ruhsuz stadyumlar, ağır yönetim ve fahiş fiyatlı biletlerle desteklenen bir yıkım piramidinin ucuydu.

 

Mayıs 2005'e gelindiğinde bazı taraftarların canına tak etmişti. Glazer'ın engellenememesi ve 1998'de Rupert Murdoch'ın başarılı bir şekilde geri püskürtülmesinin tekrarlanması, önceki kampanyadan kalma bir 'son çare' fikrini yeniden canlandırdı ve FC United çarkları harekete geçirildi. Mücadeleyi sürdürmeye kararlı bir grup birey bir yönlendirme komitesi oluşturdu ve FC United of Manchester ortaya çıktı.

 

Bu fikri eleştirenler, eğer taraftarlar Premiership'ten hoşnut değillerse neden kendi kulüplerini kurmak yerine gidip nakit sıkıntısı çeken diğer yerel kulüpleri desteklemediklerini savundu. Ama bu onlarınki olmazdı, değil mi? United olmazdı ve kendileri devralındıktan sonra başka bir kulübü devralmak doğru olmazdı. Ne de farklı yönlere sürüklenip birbirlerini ve belki de futbolu sonsuza dek kaybedebilirlerdi. Protestonun ivmesini korumak, birbirlerine kenetlenmek, United şarkıları söylemek, eski güzel günleri anmak ve geri getirmek istediler. Bizim Kulübümüz, Bizim Kurallarımız istediler ve tam da bunu elde ettiler: Manchester United taraftarları tarafından oluşturulan, üyelerin sahip olduğu, demokratik ve kâr amacı gütmeyen bir organizasyon. Büyük Manchester camiasının tamamının erişebileceği ister oynasın ister desteklesin gençlerin katılımını teşvik etmeye ve herkes için uygun fiyatlı futbol sağlamaya adanmış bir kulüp….

Weiterlesen

Total Futbolun Babası, Ernst Happel

16. August 2023 , Geschrieben von Erdal Güngör

Hamburger SV kulübü en başarılı dönemini Ernst Happel döneminde yaşadı. Efsanevi hocanın, Hollanda'dan Pep Guardiola dönemindeki FC Barcelona'ya uzanan taktiksel soyun kurucusu olarak görülmesine şaşmamak gerek. Viyana doğumlu teknik direktör bugün yaşasaydı 96 yaşında olacaktı. Ben Ernst Happel döneminin Hamburg takımını canlı gözle seyrettim müthiş futbol oynuyorlardı. Hücumda Hrubesch, Van Heesen o dönemlerin klasik oyun kurucusu 10 numarada Magath onun hamallığını yapan Jimmy Hartwig. Defansta Jacobs kardeşler sağ bekte muz ortasını Dünya’ya meşhur eden Manfred Kaltz.

 

Bu arada Ernst Happel total futbolun babası olduğunu biliyor musunuz?

Total Futbolun Babası, Ernst Happel

Suskun, kin dolu, sinirli, kibirli Ernst Happel gibi biri günümüzün futbolunda hâlâ işlevini sürdürebilir mi? En akla yatkın cevap, bugün farklı davranacağıdır. Özgünlüğün henüz bir kendini tanıtma kategorisi olmadığı bir zamanda, kötü davranışlarını göze alabilirdi. Bugün, muhtemelen medya tanıtımının tasarımını görecek ve bununla kısmen uzlaşacak kadar zeki olurdu. Çünkü klasik Viyana tarzından daha çok ihtiyaç duyduğu bir şey varsa o da futboldu.

 

"Futbolsuz bir gün kayıp bir gündür". Ernst Happel'in sıkça kullandığı sözlerden kendini tanımlaması, bugün birçok futbolcunun CV'sini süslediği gibi, pozitif delilerin hoşuna giden bir ifadeden daha fazlasını sunuyor. Çelişkili ve bazen de berbat bir kişiliği gözler önüne seriyor. Gecelerini kumarhanede konyak içerek ya da televizyonun karşısında tek başına yayın bitene kadar iki paket sigarayı bitiren ve böyle zaman geçiren saplantılı bir karakter. Futbola olan takıntısı onu aynı zamanda dünyanın en iyi antrenörlerinden biri ve tüm nesillerin taktiksel dehası yapan azimli bir adam.

 

                                          Özel türde bir Hoca

 

Happelin antrenmanları ağır ve eziyetli geçerdi. Kondisyon, disiplin onun için sadece gerekli ön koşullardı. O gerçek zevki oyundan alıyordu ve felsefesinin üstünlüğünden. Sadece "total futbol" arayışında kusursuzluğunu gerçekleştirebildi. Happel, Rapid Wien'de aktif oyuncuyken bile Avrupa'nın en iyi savunmacılarından biriydi. Biraz tembel ve topu seven, ancak teknik olarak üstün ve zeki olan Happel, sadece altı ulusal şampiyonluk kazanmakla kalmadı sahada oynarken bile oyunu kendi kafasına göre yönlendiriyordu. Sık sık hücuma katılarak ve alan anlayışıyla liberonun bir ön formunu kurarak o dönemde defans oyuncusunun rolünü modernleştirdi. Fakat gerçek bir stil ikonuna ancak bir koç olarak dönüştü.

 

Happel'in kariyeri 1962 yılında, 36 yaşındayken Hollanda'da başladı. Rinus Michels, Johan Cruyff, Louis van Gaal ve Pep Guardiola aracılığıyla doğrudan günümüzün FC Barcelona futboluna uzanan taktiksel bir geleneğin, ekolün başlangıcını onda görenlerin sayısı hiç de az değil. İlk durağı, ilk yılında Hollanda Kupası finaline taşıdığı ve altı yıl içinde istikrarlı bir şekilde şampiyonluk adayı haline getirdiği kronik küme düşme adayı ADO Den Haag oldu. Şaşırtıcı bir gelişme sonunda Den Haag 1968'de kupayı kazandı ve Happel de ülkede aranan adam oldu.

 

                                       Hollanda Futbolunun ekol kılavuzu

 

Takımının seri maçlarda rakiplerini aşırı yorduğu yeni oyun tarzı, sonunda Hollanda'da bir stil belirleyici haline geldi. Michels, Happelden esinlenerek daha sonra neredeyse kutsal hale gelecek olan 4-3-3 sistemini Hollanda futboluna yerleştirdi ve bugüne kadar bir ekol haline getirdi. Oyuncular o dönem için son derece ilerde savunma yapıyorlardı ve o zamana kadar neredeyse hiç uygulanmamış olan ofsayt tuzağını mükemmelleştirdiler. Ernst Happel, Cruyff'tan çok önce "total futbol"dan bahsediyordu ve alan savunmasını ilk o oynattı

 

Happel, "Adam adama savunma için sahada sadece on bir eşeğe ihtiyacınız var," diyordu. O ise koşmaya istekli, zeki oyuncular istiyordu. Ne de olsa en önemli silahı, muhtemelen Avrupa futbolunda ilk kez organize bir biçimde uyguladığı "pres" idi. Happel yeni konseptini sürekli bir "sakinliğe karşı mücadele" olarak tanımlıyordu. "Rakibi kendi yarı sahasına geri çekilmeye zorlamak, onu sıkıştırmak, oyun kurmasını engellemek, henüz başlamamış atakları bozmak ve sonra topu kaparak kendi atakları geliştirmek."

 

Zamanının ne kadar ötesinde olduğunu, ADO Den Haag ile kupayı kazandıktan sonra kadrosunda çok daha fazla bireysel kalitenin bulunduğu Feyenoord Rotterdam'a geçtiğinde ortaya çıktı. İlk denemesinde şampiyon oldu ve aynı yıl Feyenoord ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı ve ardından Dünya Kupası'nı kazanan ilk Hollanda kulübü oldu. Rotterdam'da beş yıl kaldı ve Hollanda ekolünün yükselişinin şekillenmesine yardımcı oldu. 1973'te "Çok şey yaşadık, artık bırakmalıyım. Çok fazla zafer kazandıkça disiplin azalıyor. Çok fazla arkadaş olduk. Birlikte acı çekiyor, ağlıyor, gülüyor ve kazanıyorsunuz. Ve bu çok uzun süre devam edemez."

 

Sevilla üzerinden Belçika'ya gitti ve o zamana kadar oldukça vasat olan FC Brugge'ü üst üste üç şampiyonluğa ve Avrupa'nın zirvesine taşıdı. Hollanda milli antrenörü olarak 1978'de Dünya Kupası finaline ulaştı, Standard Liege ile Belçika Kupası'nı kazandı ve son olarak 1981'de Hamburger SV'ye geçti.

 

 

Taktiksel bir deha olarak ünü ondan çok önce gelmişti Almanya’ya. Ancak o dönemin HSV oyuncuları ve yöneticileri üzerinde kalıcı bir etki bırakan şey, her şeyden önce insanları yönetme şekliydi. Onu Kuzey Almanya'ya teknik direktör olarak getiren Günter Netzer bugün hala övgüyle bahsediyor: "Happel her oyuncuya ne yapmalarını istediğini basit şekilde açıklayabiliyordu. Dört kişilik geri hat, gegenpress, ofsayt tuzağı, Happel hepsini açıklayabilirdi. Kelimelerle değil, çok konuşmazdı ve konuştuğunda da anlayamazdınız. Ama onun antrenman çalışmaları öyle bir şeydi ki oyuncular iliklerine kadar hissediyorlardı."

 

Yani Happel Hamburg'da da büyük laflar eden biri değildi. Basınla hiç konuşmamayı ve oyuncularıyla sadece gerekli olanları konuşmayı tercih ediyordu. Soyunma odası konuşmalarının sadece birkaç dakika sürer ve basit bir sözle bitmesi alışılmadık bir durum değildi: "beyler pres yapmayı unutmayın!"

 

Yine de Felix Magath, Horst Hrubesch ve Thomas von Heesen gibi dönemin oyuncuları bugün hala hocaları için her şey yapabileceklerini övgüyle bahsediyorlar. Happel de buna büyük önem veriyorduö şöyle derdi: "Bir antrenör ancak takım onu kabul ederse değerlidir. Eğer oyuncular kabul ederse, her sözünü dinlerler kabul etmezlerse, ondan bıkarlar. Her şeyden önce bir insan olmalısınız. Sert olabilirsiniz, gaddarlık yapmadan ama insan gibi. Oyuncular saygı duymalı. Bir oyuncu ancak hocanın profesyonel olduğuna ve futbolu bildiğine ikna olursa saygı duyabilir, aksi takdirde oyuncular hocayla alay eder."

 

Manfred Kaltz bir keresinde Hamburg'da gerekli saygıyı nasıl kazandığını Happel'le ilgili bir anekdotla anlatmıştı. İlk antrenmandan önce, o zamanlar 55 yaşında olan teknik adam üst direğe bir içecek kutusu koymuş, ilk denemesinde ceza sahası çizgisinden şut çekmiş devirmişti. Sonra bize döndü "Sıra sizde" demişti. *Franz Beckenbauer hariç herkes başarısız olduktan sonra, başarısını tekrarladı ve ardından kondisyon antrenmanlarına başladı.

 

 

                                Tutku, özveri ve kusursuzluk isteği

 

Happel için saygı ve otorite önemliydi ama oyuncularının asla korkmaması gerekiyordu. Aksine, takımla sık sık taktiksel varyasyonları tartışır ve onları en azından görünüşte kararlara dahil ederdi. Hatta Happel'in sadece Viyana kahvehanelerinde neşeli biri olarak değil, aynı zamanda bir antrenör olarak da son derece sevimli bir çekicilik sergileyebildiğine dair söylentiler dolaşıyordu. Tabii ki sadece onun çizgisini takip edenler için. Çünkü tüm mükemmeliyetçiler gibi o da etrafındakilerden mükemmellik beklemiyordu ama en azından tutku, özveri ve bunu başarma isteği bekliyordu. Öte yandan onu öfkelendiren şey, birinin yeteneğini boşa harcamasını izlemek zorunda kalmaktı. Bunun en iyi örneği Hamburg'da Wolfram Wuttke ile yaşadığı tartışmaydı. Happel her ne kadar Wuttke gibi oyuncuları sevdiğini söylese de çok az atılganlık ve az koştuğu için forvetini birkaç kez alenen aşağıladı. Happel sonunda "Topla her şeyi yapabilen ama topsuz hiçbir şey yapamayan bir oyuncu ne işe yarar ki?" dedi ve Wuttke'yi takımdan attı.

 

O zamana kadar kazandırdığı zaferler yine de onu haklı çıkardı. Happel yönetiminde geçen altı yılda HSV, kulüp tarihinin en başarılı dönemini yaşadı. İlk sezonda şampiyonluk ve UEFA Kupası finalistliği. İkinci yıl da Almanya şampiyonu oldu ve en büyük zaferi olan Şampiyon Kulüpler Kupası (günümüzde yeni adı ŞL) finalinde Juventus Turin'e karşı kazandığı zaferle zirveye ulaştı.

 

                          Futbolu son nefesine kadar yaşadı

 

Nihayet 1987'de DFB Kupası'nı kazandığında Almanya'ya veda etti. Ağır bir mide rahatsızlığı Happel'i karamsarlığa sürüklemişti: "Yurtdışında ölmek istemiyorum," dedi ve Avusturya'ya, memleketine döndü. Kısa bir süre sonra kendisine akciğer kanseri teşhisi kondu. FC Swarovski Tirol'de antrenör olarak çalışmaya devam etmesine rağmen, Happel'in antrenör kulübesinde ölmesinin izlenebileceğini iddia eden eleştirmenler de ortaya çıktı.

 

Happel emekli olamadı son nefesine kadar futbolu doya, doya yaşadı. Hatta 1991 yılında Avusturya milli takımının başına geçti. Ancak 14 Kasım 1992'de Innsbruck'ta öldü. Dört gün sonra Almanya'ya karşı uluslararası bir maç oynandı. Ünlü şapkası 90 dakika boyunca koltuğundaydı….

 

*Franz Beckenbauer 1980 - 1982 arası Hamburger SV kulübünde oynadı!

 

Weiterlesen

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

10. August 2023 , Geschrieben von Erdal Güngör

Arsenal geçen sezon Manchester City'yi zorladı ancak Pep Guardiola'nın kulübü son altı Premier Lig'in beşini kazandı. Borussia Dortmund, 2022-23 Bundesliga'yı son gününde bir şekilde kazanamadı ve Bayern Münih'e üst üste 11. şampiyonluğunu verdi. Paris Saint-Germain 11 yılda dokuz kez Ligue 1'i zirvede tamamladı. Ancak tüm bunların biraz tekrara düştüğünden endişeleniyorsanız endişelenmeyin, çünkü birazdan inceleyeceğimiz taktiksel yaklaşımlar gibi işlerin sürekli değiştiği pek çok alan var. Yazının önemli kısımları “The Athletic” dergisinden alıntıdır, Kaynak;

Hazırsanız başlayalım, biraz uzun yazı olacak ama 1848 de tasarlanan Modern futbolun günümüze kadar geldiği en önemli çağını yaşıyoruz. Eski taktik sistemleri tekrar geliştiren kendi fikirlerini de katan TD’ler futbolun görsel zevkini arttırma adına önemli işler yapıyorlar. Biz Türkler futbola neler katıyoruz sorusuna tek kelimeyle cevaplarım Fatih Terim. 1996-2000 arası futbola getirdiği “tersinden 3-5-2” gibi yeni oyun şekli Avrupa’da birçok TD’e ilham kaynağı oldu. Günümüzde ise Okan Buruk hocamız futbolun yeni gelişmesinde büyük rol oynayacaktır. Yıllar önce Akhisar ve Başakşehir kulüplerini çalıştırdığı dönemlerde ve geçtiğimiz sezon Galatasaray’ı şampiyon yaparak kendini yeteri kadar kanıtladı ve ben Okan hocamızdan gelecekte Dünya futbolunda önemli yerlere geleceğinden eminim.

 

Biz taraftarın ihtiyacı biraz sabır! Biraz sabredersek önümüzdeki sezondan itibaren yeni daha zevkli göze hoş gelen futbol seyredeceğiz. O zaman fazla zaman kaybetmeyelim Xabi Alonso ile başlayalım.

 

                     Bayer Leverkusen, Almanya

 

Xabi Alonso, Bayer Leverkusen'in başındaki ilk sezonuna giriyor. Alonso geçtiğimiz Ekim ayında göreve getirildiğinde Bundesliga kulübünün sportif direktörü Simon Rolfes "Takımı geliştirecek kaliteye sahip olduğunu biliyordum" demişti.

 

Alonso ilk maçı olan 4-0'lık Schalke galibiyetinden itibaren 3-4-3 orta saha ve ileri kanat beklerini tercih etti. Merkez orta saha oyuncuları, dış merkez bekleri, kanat bekleri ve 10 numaralar, savunmanın arkasına geçmek için keskin paslar atmaya olanak tanıyan geniş kareler oluşturdu.

Alta linke tıklarsanız animasyon şeklini göreceksiniz!

Burada, sağ stoper Odilon Kossounou, kanat beki Jeremie Frimpong ile ikili oynuyor, baskı kuruyor ve 10 numara Moussa Diaby'yi üçüncü adam koşusunda serbest bırakıyor.

 

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Diaby çizgiye iniyor ve alçaktan ortalıyor, Frimpong da onu geçip golü atıyor.

 

Leverkusen her zaman ceza sahasına çok oyuncuyla atak yaptı, bu örnekte olduğu gibi her iki kanat beki de dahil olmak üzere, bir zamanlar stoper olan Piero Hincapie söz konusu maçta sol kanat beki olarak oynadı, beş kişi aynı anda ceza sahası içinde görüyoruz.

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Alonso'nun geçen sezon Bundesliga'da oynadığı 26 maçta Leverkusen ligde en çok puan toplayan dördüncü takım oldu (45) ve 20 yılı aşkın bir süredir üst üste yedi maç kazanan ilk teknik direktör olarak Avrupa Ligi'nde yarı finale yükselmelerine yardımcı oldu. Leverkusen ligi altıncı sırada bitirdi ve ilk dört maçın üçünü evinde kazındı; Bayern Münih (2-1), RB Leipzig (2-0), Union Berlin (5-0).

 

O gün Leipzig'e karşı attıkları ilk golü, Alonso'nun 3-4-3'ünün mükemmel bir örneğiydi stoperden merkez orta sahaya, 10 numaraya giden top ve 9 numaranın tek dokunuşla bitirmesi için geri dönüş.

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Leverkusen'in golcülüğünde hem çeşitlilik vardı 11 farklı oyuncu tüm müsabakalarda dört veya daha fazla gol attı hem de gol çeşitleri. Rolfes zamanında şöyle demişti "Hızlı oyuncularımız var, bu yüzden kompakt olur ve çok çalışırsak takımları geçiş hücumlarında yenebiliriz". Sadece Qarabağ (50) geçen sezon Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi'nde Leverkusen'in 49 golünden daha fazla doğrudan atak yaptı.

 

 

                                          Lens, Fransa

 

Franck Haise'nin takımı geçen sezon Ligue 1'in en büyük oyun bozucularıydı. "Biz PSG gibi değiliz. Yıldızlar topluluğu bir takım değiliz. Bu bir takım çalışması" diyor Lens'in kulüp başkanı Joseph Oughourlian. Puan açısından Paris Saint-Germain ile aynı durumdaydılar ve 85'e 84 ile şampiyonun sadece bir puan gerisinde bitirdiler. Lens'in süper gücü savunmasıydı; en az gol yeme (29), 15 maçı gol yememeden bitirmeleri ve en az mağlubiyet (dört) konusunda Fransa liginin en iyisiydi.

 

Taktik: 3-4-3, 5-4-1 şeklinde savunma. Lens geniş alanda hücum etti (ortalama yüzde 55,6 topa sahip olma), yüksek pres yaptı ve aynı oranda kontra atağa çıktı.

 

İşte PSG'ye karşı topa sahipken 3-4-3. Kanat bekleri ilerliyor ve iki 10 numara çift eksenli pivotun önünde oynuyor topu geniş üçgenler/kareler boyunca ilerletiyorlar.

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Ve işte 5-4-1 orta blok.

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Geçen sezon evlerinde sadece bir kez kaybettiler (Nice'e 1-0) ve Stade Bollaert-Delelis'te oynadıkları 19 maçın 17'sini kazandılar: 41 gol attılar, sadece 13 gol yediler ve 8 maçı da gol yemeden bitirdiler.

Yılbaşı günü PSG'ye karşı evlerinde aldıkları 3-1'lik galibiyet sezonun özetiydi. Haise'nin takımın başındaki 100. maçıydı ve deplasman ekibinin 23 maçlık yenilmezlik serisine son verdi. Lens geçen sezon Ligue 1'de ceza sahasına en çok açık oyun ortası yapan takımdı (105) ve o gün attıkları ilk golün asisti de bir ortaydı. Orta saha oyuncusu Seko Fofana, 10 numaralarından biri olan Florian Sotoca'ya kornerden bir pas atarken PSG orta sahasını parçaladılar. 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Lens sabırlı bir şekilde oyun kuruyor ancak orta sahanızı geçtikten sonra doğrudan kaleye gidiyorlar. Sotoca'nın ortası isabetsiz ancak bu hamlede ileriye çıkan altı adamdan biri olan sol kanat beki Massadio Haidara arka direkte defansı kilitliyor.

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

İkinci gol hızlı bir kontra atakla geldi. Stoper Kevin Danso, Lens ceza sahasının kenarındaki Kylian Mbappe'ye atılan pası engelliyor ve top sekerek Fofana'ya geliyor. Baskıdan kurtulup dripling yapıyor ve kontra başlıyor. Topu tekrar ortaya çeviriyor ve Przemyslaw Frankowski gol atmaya hazır bekliyor.

 

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Lens, savunmada 9 numara Lois Openda'yı sahada bırakarak erken ileri koşular yapmakta çok başarılı. Fofana her iki 10 numaraya (kırmızı oklar) kolay pasları tercih etmiyor ve bunun yerine PSG'nin stoperlerini bölerek Belçikalı oyuncuyu serbest bırakıyor.

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Lens o zamandan beri Openda'yı (geçen sezon 21 lig golüyle gol kralı) Almanya'nın RB Leipzig takımına ve Fofana'yı da Suudi Arabistan'ın Al Nassr takımına kaptırdı. Bu onlar için yeni bir senaryo değil. Geçen sezonu, 2021-22 sezonunun gol kralı Arnaud Kalimuendo (PSG'den kiralandı ve şu anda Rennes'de) ve asist kralı Jonathan Clauss'u (Marsilya'ya satıldı) kaybetmelerine rağmen ikinci olarak tamamladılar. Lens'in o gece şampiyona karşı attığı üçüncü gol bir hızlı pres golü (geçen sezon dokuz top kaybıyla Ligue 1'de Rennes'in 11 golünden sonra en çok top kaybı yapan ikinci takımdı). Haidara ve Fofana, sırtı kaleye dönük Fabian Ruiz'in üzerine atlıyor. Haidara ona müdahale ediyor ve top Openda'nın önüne düşüyor.

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Openda topu Frankowski'ye geri gönderiyor ve o da alt köşeden topu ağlara gönderiyor.

 

 

Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.
Bu Sezon Dikkat Edilmesi Gereken Taktikler: Anti-Pozisyonel Futbol.

Lens 20 yıl sonra ilk kez bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde. Hangi üç rakiple eşleşirlerse eşleşsinler, grup aşamasındaki maçları kaçırılmamalı. İnşallah biz de ŞL gruplara kalır Lens takımı ile eşleşirsek oyun sistemleri dikkate alınmalı.

 

Fazla uzatmayacağım çok örnekleri var sizi sıkmak istemiyorum. Velakin, “Anti-Pozisyonel Futbol” birçok dizilişle oynanmaya açık sistem ve gelecek sezon Avrupa’da üst düzey liglerde sıkça rastlayacağız. Gelecek sezon Galatasaray’ımızın da bu sistemi uygulayacağından eminim tabi orasını Okan Hoca ve Teknik ekibe bırakalım ve heyecanla bekleyelim.

Weiterlesen
<< < 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 20 30 40 50 60 70 80 90 100 > >>