Değişen Tribün Kültürü
Neden Tezahürat yapılır? Yıllardır tribün kovalayanlara göre kolay soru, farklı cevaplar olabilir ama üç aşağı beş yukarı aynı noktaya çıkar “TAKIMA DESTEK”. Cevap kabul edilebilir, malum futbol takım oyunu fakat yapılan tezahüratlar sahada topun peşinden koşan oyuncularda nasıl bir etki bırakıyor, taraftar olarak bunun ne kadar bilincindeyiz? Kaç kez seyirci önünde top oynadık, ben oynadım. Bazen 10, bazen de 1000 kişi karşısında. Amatör ya da profesyonel hiç fark etmiyor, şayet oyuncu kendini maça vermiş ve takımınla özdeşleştirmiş ise mutlaka bir noktadan sonra itici güce ihtiyaç duyar. Futbolcular her şeyden önce kazanmak ve yeteneklerini sergilemek için sahada mücadele ederler, bu her takım sporlarında aynıdır. Günümüzde sporun endüstriyelleşmesiyle gelen yozlaşma sporcularda aldığı eğitimin temelini oluşturan “amatör ruhu” maalesef bir kenara itmek zorunda bırakmıştır. Çünkü onlar yaptıkları sporu meslek haline getirmiş “PROFESYONEL” olmuşlardır.
Profesyonel futbol 100 yıldan bu yana var, kimse inkâr edemez. Fakat son 20 yıl içinde gelişen profesyonellik, futbolun bir sanayi haline gelmesi bu güzel oyunun kimyasını iyice bozdu. Artık profesyonel dediğimiz oyuncular sporu sade yeteneklerini sergilemek için görmüyorlar. Görseler dahi amansız futbol ticaretini yapanlar onların üzerinden önemli kazanç elde ettiğinden ne yazık ki buna fırsat tanımıyor. Futbolcular sade takımları ve taraftarları için sahada mücadele vermiyorlar, onlar aynı zamanda futbol endüstrisinin önemli gelir kaynağı. Örneğin mukavelesi olduğu kulübe yatırım yapan sponsorlara da hizmet vermek zorundalar, reklam çekimleri, ürün tanıtımı vb. etkinliklere katılmak mecburiyetindeler. Tabii futbolcular bunu bedavaya yapmıyorlar ama mal gibi kullanılıp sömürüldükleri de oluyor. Mesela C.Ronaldo yaptığı her reklam çekiminden aldığı paranın %40’nı Real Madrid kulübüne vermek zorunda, çerez parası diyeceksiniz biliyorum. Ama madalyonun öbür yüzünü çevirdik mi futbol ve futbolcular üzerinden yapılan etik dışı ticaretin hangi boyutlara geldiğinin çarpıcı örneği. Medya da futbolcuların üzerinde büyük etkisi olduğunu yazmama gerek yok, siz benden daha iyi biliyorsunuz. Profesyonel futbolcuların bir pop yıldızı haline getirilmeleri yeni değil, rahmetli George Best popülerliğinin bedelini ağır ödedi. Elbette her futbolcunun farklı karakteri var, Metin Oktay’da zamanında çevirdiği “Taçsız Kral” filmiyle futbolculuğunun getirdiği popülerlikle tüm ülkede yıldız unvanına ulaşmıştı. Ama rahmetli Metin Oktay ayakları yere sağlam basan düzgün insandı, hiçbir zaman popülaritesini kötüye kullanmadı, nur içinde yatsın.
Bu yazdıklarımın tribün kültürünle ya da tezahüratlarla ne alakası olduğunu soruyorsunuzdur, var olmaz mı. Size son 20 yıl içinde değişen profesyonel futboldan ufak örnekler verdim, taraftarların tüm bu gelişim sürecinden etkilenmemesi kaçınılmaz hale geldi. Geçmişte futbolseverler statlara futbola olan sevgilerini özgürce dışa vurmak için giderler, oyundan etkilenir kendilerini futbolcuların yerine koyar tribünlerde hayallerini yaşarlardı. Ertesi günü gençler boş arsalarda kendilerini bir gün önce seyrettikleri yıldızlara benzeterek futbol maçları yaparlardı, şimdi boş arsada kalmadı, maalesef ülkemizde futbol oynamak için imkânlarda gün geçtikçe azalıyor. Onun yerine playstation, fm gibi sanal oyunlar ortaya çıktı. Ne güzel sıcacık evinde otur, oyununu oyna sonra git bir internet forumuna üye ol salla gitsin. Arada bir stada canlı maç seyretmeye git oyunculara teknik direktörlere küfür et, birde deplasman sıkıştırdın mı araya en kral tribüncü sensin. Futbolun endüstriyelleşmesinin getirdiği yan etkiler, gerçek futbol yeni gelişen nesil için pop müziği ya da sıradan bir Hollywood filminden farkı kalmadı, çünkü bu hale gelmesi için her şey yapılıyor. Merak ediyorum şimdiki gençler ne amaçla statlara maç seyretmeye gidiyorlar? Oyunu sevdikleri için mi, yoksa ertesi gün okulda veya iş yerinde rakip takımı tutan arkadaşlarınla sidik yarıştırmak için mi? Gerçek futbolu tatmamış bu insanlar tribünde ne zaman ve hangi tezahüratı yapılacağını nereden bilsinler, üstelik kulüplerinle özdeşleştikleri kutsal renklerin gelir amaçlı değiştirildiği bir ortamda taraftarlık ve tribüncülükten söz etmek boşa kürek çekmek gibi.
Dün akşam malum spor kanalında ilginç bir sohbete şahit oldum. Vatandaşın biri üzerine Livorno t-shit’ü giymiş başında St.Pauli şapkasıyla lafontaine’ den masallar anlatıyor. Karabük spor’dan girdi Liverpool’dan çıktı, yok Demiryolu işçileri Madenciler filan derken aklınca futbol edebiyatı parçalıyor. Bu saçmalıklara kanmayın arkadaşlar, Türkiye’de futbolseverlerin nasıl maksatlı manipüle edildiğinin örneğidir. Kendilerini taraftar yanlısı gösterip endüstriyel futbolun uşaklığını yapan çakma tribüncülere buradan soruyorum. Siz hiç hayatınızda gönül verdiğiniz takımı desteklemek için aç kaldınız mı? Annenizi Babanızı hasta yatağında bırakıp binlerce kilometre deplasman kovaladınız mı? Bir hiç yüzünden polisten cop ve biber gazı yediniz mi? Gönül verdiğiniz renkleri savunmak için ölümü bile göze alarak rakip takım taraftarlarınla kafa kafaya girdiniz mi? Cebinde basın agretide kartınla tribüncülük olmaz beyler, önce maaşınızdan kombine alın deplasman kovalayın sonra gelin ahkâm kesin. Hiç samimi değilsiniz, rezil oluyorsunuz. Her hafta sonu birkaç genci etrafınıza toplayıp boktan mevzular üzerine kafa patlamakla taraftarlık olmuyor, sade kendinizi kandırıyorsunuz.
Evet, futbol halkın oyunu ve derin tarihi kültürel geçmişi var, fakat futbol Simon Kuper ve onun gibi yazarların kitaplarında anlattıkları teoriden daha ötesi. Elbette önemli ve okunmalıdır böyle kitaplar ama futbol kitaptan, gazeteden, televizyondan öğrenilecek oyun değildir. Gerçekten futbola gönül verdiyseniz, anlamanız ve derinden hissetmeniz için futbol oynamalısınız. Gönül verdiğiniz kulübü sevdiğiniz kadar oyunu da sevmeli ve savunmalısınız. Ne zaman bunları yerine getirirseniz, işte o zaman istediniz tribünü yaparsınız(!)
NO AL CALCIO MODERNO !
Melody Gardot
Sıkı bir Nina Simone hayranıyımdır, Kadın jazz şarkıcıları içinde rahmetliyi tek geçerim. Diğerlerine saygısızlık yapmak istemiyorum,emeğe sonsuz saygılıyım. Fakat gönlümde Nina Simone tahtına yaklaşan Melody Gardot olabilir mi diye düşündüm de,neden olmasın?
Seni Unutmayacağız ALPASLAN DİKMEN !
Ömür bir nefes arası
Bizede gelecek sırası
Bu yara gönül yarası
Dermanını bilen gelsin.........
Çıkmasına Engel Kalmadı!
Geçen seneden bu yana Türkiye’de sporda şiddet yasası çıkarılmaya çalışılıyor, taslak hazır sade meclis den geçecek. Bir ara gündemden düşmüştü son Samsun ve Gaziantep’te yaşanan garip olaylar yüzünden tekrar gündeme oturdu. Başta medya bu yasanın çıkması için adeta seferberlik ilan etti, yine İngiltere den örnekler havada uçuşuyor ama kimse stat güvenliğini sorgulamıyor. Samsun stadına o bıçak nasıl girdi? Gaziantep stadına şişeler, taşlar nasıl sokuldu? Birde olayların çıktığı tribünlere bakalım. Samsun’da Numaralı, Gaziantep’te Maraton hani hep statlarda görmek istenilen paralı seyircilerin olduğu tribünler. Çapulcu, Holigan damgası yiyen ateşli taraftarların uzaktan yakından alakası olmadığı yerler.
Hadi Samsun’da çıkan olayı şöyle bir kenara koyalım, ben hatırladığım kadarıyla Gaziantep birinci ligde olduğu süre hiç olay yaşanmadı, insanın aklına bin bir türlü şeyler geliyor. Samsun olayından iki gün önce sporda şiddet yasası ufaktan gündeme gelmişti hatırlarsanız, bir spor kanalına bağlanan TFF yetkilisi bu yasanın hala meclis den geçmediğinden sitem ediyordu, sonra olaylar ardı ardına cereyan etti. Çıkarın ulan şu yasayı da sizde rahat edin bizde. Medya yasanın bir anda çıkarılması ısrarının altında yatanlar malum, endüstriyel futbolun uşaklığını yapanlardan başka bir şey beklemiyorum zaten. Efendim İngiltere de her yerde kameralar varmışta, beyler siz İngiltere’ye yerleşin bir daha gelmeyin bizde sizin gibi geri zekâlılardan kurtulalım.
Yasanın neler getireceğinin bilincinde olmayanlara kendimden iki örnek vereyim. 2009 yılından 2011 yılının sonuna kadar stat yasağı aldım, buna tüm spor müsabakaları dâhil. Suçlarım, birincisi 2008 yılında gittiğim futbol maçı öncesi sokakta arkadaşlarla dolaşırken polis tarafından kimlik kontrolü için çevrildik, kontrol yapıldı hiçbir olay yaşanmadı. Aradan iki hafta geçti eve savcılıktan mektup geldi, yakınımızdaki karakola gidip ifade verdim. Neymiş efendim kimlik kontrolü esnasında atkımla yüzümü kapatmışım, Alman kanunlarına göre toplu organizasyonlarda insanların suratını gizlemesi yasakmış. Para cezası ile geçiştirdik, iyide ben yalnız değildim yanımda 8 kişi daha vardı onlara da mı ceza kesildi? Hayır, 1990 yıllardan kalma bazı vukuatlar yüzünden sabıkalıymışım. Hoş, aradan nerdeyse 20 sene geçmiş hiçbir olaya karışmamışım hala dosyalar kapanmamış mı? ABD ‘de yaşanan 2001 11 Eylül olaylarından sonra ABD ve Avrupa’da yaşayan Müslüman uyruklu sabıkalıların dosyaları aktifleştirilmiş. Vay be, Usame bin laden ile aynı listede adımız geçiyormuş haberimiz yok. Bu arada işlediğim vukuatlarda futbol müsabakalarına gitmek.
Gelelim ikinci suçuma, 2009 yılında birkaç arkadaşla Almanya içi deplasmana gittik. Gelir gelmez polisle ufak sürtüşme yaşandı da bunlar her deplasmanda oluyor, üstelik ben ve arkadaşlarım olaylara karışmadık. Sonra yemek almak için bir lokantaya girdik, çıktık ortalık ana baba günü. Daha olayları anlamadan anında tutuklandık, bizimle beraber toplam 300 kişi daha tutuklandı. Karakola geldiğimizde suçumuzu sorduk, bir Ultras oluşumuyla birlikte hareket ettiğimizden dolayı tutuklanmışız, Allah, Allah. Yahu biz istediğimiz insanlarla takılmaya hakkımız yok mu, hem olaylara da karışmamışız? Hayır, birlikte gittiğimiz grup olay çıkarırsa yasaya göre bizde otomatikman suçlu oluyormuşuz. Bu yazdıklarım hiç karizmatik değil, ömür boyu fişlenmenin yanı sıra hayatınız boyu perişan oluyorsunuz ailenize karşı mahcup düşmekte cabası. Her alanda karşınıza çıkıyor, resmi dairelerde, iş yerinde, bankada, ev kiralarken çünkü ağır sabıkalısınız. Allahtan 30 yıldır demiryollarında çalışıyorum iş yerim anlayışla karşılıyor ama bu faşizan yasa yüzünden birçok kişinin mağdur olduğunu biliyorum.
Yasanın içinde bir madde var ki o daha vahim,”şüphe üzeri stat yasağı”. Teknoloji her saniye başı ilerliyor da, beynimizin içinden geçenleri okuyacak kadar üst seviyeye mi geldi? Bu yasaktan herkes mağdur olabilir, illa bir taraftar oluşumunun içinde bulunmasına gerek yok. Eğer stat güvenliği sizi şüpheli görüyorsa, isterseniz ailenizle gelin sizi stada sokmama yetkisine sahip. Sade bununla sınırlı değil maç bitene kadar rehine kalıyorsunuz ve bittikten bir saat sonra serbest bırakıyorlar. Çıkarın ulan yasayı da akla karayı görün.
Pazartesi akşamı Gaziantep’te yaşanan olayları duyar duymaz malum kanalda program yapan “üç kestanenin” sazan gibi atlayacaklarından emindim, beni şaşırtmadılar. O akşam tuhaf bir olay yaşandı, başından yaralanan hakemi tedavi eden doktorun raporu milyonlarca seyirciyle paylaşıldı. Kafama takıldı çünkü Hipokrat yemini diye bir şey var, doktor ve hasta arasında bilgileri paylaşılmasını kesinlikli yasaklıyor. Merak ettim dün ev doktoruma telefon açtım, bir örnek uydurarak ona durumu anlattım, adam güldü. Eğer Almanya’da böyle bir olay olsa Hipokrat yeminini ihlal ettiğinden dolayı derhal doktorluk lisansı iptal edilip meslekten men ediliyormuş, ilaveten kamyon dolusu tazminat ödemek zorunda. Hasta ise doktorun verdiği raporu dolaylı yollardan ele geçiren TV kanalını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikâyet ederek tazminat davası açabiliyor. Ortada bir suç olduğundan doktor raporu polise verme hakkına sahip, AMA(!) Ellerinde Savcılıktan resmi belge olması şart ve onlarında kesinlikle bu bilgileri başkalarınla paylaşması YASAK! Söz konusu şartlar yerine getirildi mi haberim yok, Türkiye’de kanunlar nasıl uygulanıyor bilmiyorum, fakat Hipokrat yemininin dünyanın her ülkesinde aynı olduğundan eminim. Sürekli Avrupa’dan örnek verenlere, İngiltere’de şöyle, Fransa’da böyle diyenlere alın size Avrupa’nın lokomotif ülkesi Almanya’dan örnek. Pazartesi akşamı malum TV kanalında gerçekleşen olay Türkiye’de İnsan haklarının olmadığının kanıtıdır. İnsan hakları dendiğinde akıllara hemen dağdaki teröristler gelmesin, herkes için geçerli sivil toplum hakları diye bir kanun var ve bu hakları ihlal etmek böyle kolay olmamalı!
Yasa çıksın, çünkü medyayı da kapsayan bir madde var. Bir an çıksın ki, Halkı aptal yerine koyan, gestapo zihniyetli, iki yüzlü faşist medya maymunlarından tez kurtulalım….
Tribün Faciası
Geçtiğimiz pazar günü Güney Brezilyanın Parana eyaletinde yapılan araba yarışında büyük facia yaşandı. Yarış başlar başlamaz 500 kişilik tribün çöktü,toplam 123 kişinin yaralandığı faciada 22 kişinin durumu ağır.Aklıma Heysel faciası geldi,Allah tüm tribüncüleri kazadan beladan korusun,ateş düştüğü yeri yakar...
İnisiyatifi Ele Almak
Dün oynadığımız Bucaspor müsabakasından sonra bir kez daha takımımızın önemli eksiği ortaya çıktı,”İnisiyatifi ele alan yok!” Başka değimle kimse sorumluluk üstlenmek gayretinde değil, tekrar yazıyorum dünkü zemin kötüydü ama kesinlikle mazeret sayılmaz. Şartlar ne olursa olsun saha içinde oyuncular mutlaka fedakârlık yapıp yeteneklerini öne çıkarmak zorundaydılar (!) Bunu 69. Dakikada, (o an vahi indi galiba) Akman Ayhan yaptı. İnanın şaşırdım, hayır ben Ayhan’ı Gaziantep spor’da parladığı günden bu yana takip ediyorum. Hatırlayanlar vardır, Ayhan klasik bir 10 numaradır driplingleri, üstün oyun zekâsı ve uzaktan şutlarınla ün yapmıştır ve bu yüzden BJK kamyon dolusu para ödeyip onu İstanbul’a getirmiştir. Tabii oda bizim gibi gençliğinde muhteşem yeteneklerinin hepsini unuttu, Allahtan dün akşam tekrar hatırladı. Ayhan’ı Beşiktaş zamanlarında geçirdiği ağır sakatlık ve ileriki yıllarda ortaya çıkan sakatlıkları belki kariyerini erken sona erme endişesinden dolayı vites küçültmeye yönlendirmiş olabilir. Galatasaray’a geldiğinde takımın başında Lucescu vardı ve Ayhan mecburen devşirme dönemi geçirdi, bu onun gelecekte profesyonel kariyerini kurtardı ama oyun yeteneklerini ebediyen sandığa saklamak gibi bir bedel ödemek zorunda kaldı.
Ayhan’ı dışarıdan seyredenler onun zamanında ne kadar çok üstün kabiliyetli futbolcu olduğunu bilmiyorlar, çünkü Ayhan ortaya koyduğu oyun sanki “Formalite icabı” sahada duruyormuş görüntüsü veriyor, gerçek ama böyle değil. Ayhan’ı bu zorunlu değişime yönlendiren Lucescu’nun büyük rolü olduğu kesin. Ona basit oynamayı fazla riske girmemeyi ve her şeyden önce takım için mücadele etmesini öğretti. İşte bu yüzden Ayhan Fatih Terimin, Hagi’nin, Geretsin, Feldkampın, Skibbe’nin ve şimdi Frank Rijkaard’ın takımda vazgeçilmez oyuncular arasında ilk sırayı alıyor. Ayhan 2008 yılında formunun zirvesindeydi ve Euro2008 kadrosuna seçildi. Ayhan Euro2000 kadrosunda da vardı, yalnız iki yıldır o gerçek formundan çok uzaklarda ve maalesef oynamak istediği ama bir türlü beceremediği basit futbol yüzünden ağır eleştiriler alıyor. Hatta benim bile bir zaman onu takımı sabote ediyor şüphesine kapılıp haksızlık yaptığımın farkındayım.
Geçtiğimiz son iki sezon ve bu sezonun başından beri takım içinde inisiyatifi ele alacak oyuncular göremiyorum, bazen Arda ve Sabri’nin şuursuz driplingleri birde Servet’in duran toplarda ısrarla rakip kalede gol araması, birazda Kewell ve Baroşun kişisel çabaları dışında doğru düzgün yeteneklerini öne çıkaran oyuncumuz yok(!) Dünkü yazımda beş sene önce Manisa müsabakasından bahsetmiştim, aynı sahada ve daha kötü zemin üzerinde dört gol attık. Şimdiki kadromuz o zamanın kadrosundan kâğıt üzerinde kalite olarak üstün duruyor da. Lakin 5 sene önce Hakan Şükür, Ergün Pembe, Hasan Şaş UEFA ve Süper Kupa kazanmış Milli takımla Dünya üçüncüsü olmuş uluslararası üst seviyede üç oyuncumuz vardı. Mondragon, İlliç, Necati, Ümit Karan, Emre Âşık ve diğer oyuncularımızı da eklediğimizde şu anki kadrodan daha kaliteli oldukları ortaya çıkıyor. Çünkü onlar yeteneklerini kullanarak o ağır zemin üzerinde İnisiyatifi ele alıp, sorumluluk üstelendiler ve takımı galibiyete taşıdılar. Dün akşam ve önceki müsabakaları da göz önünde bulundurursak nelerin eksik olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Bakın şu çok önemli, profesyonel futbol takımlarına sürekli oyuncular gelir giderler ve kadro her 2/3 sene değişir. Ama bir kemik yapı vardır onu her zaman korumalısınız, aksi takdirde takım içinde ileriye dönük istikrarı yakalayamazsınız. İstisnasız başarılı ya da başarısız olun, kemik yapıya yenilerini de ekleyerek mutlaka korunmalıdır. Kemik yapı dediğim, alt yapıdan yetişen oyuncular olabilir örneğin Arda, Sabri, Aydın, Emre Çolak. Ve sonradan transfer olmuş uzun yıllar takıma hizmet eden oyuncular, misal Mondragon, Emre Âşık, Ayhan Akman, Ergün Pembe, Hakan Şükür gibi oyuncular. Burada önemli olan unsur, bu oyuncular kulübü ve taraftarınla özdeşlemiş kişilerdir. Daha önemlisi taraftarın kulübünle özdeşleşmesinde büyük rol oynuyorlar. Kemik yapıyı korumak vefakârlık ve sadakatlik göstermektir. Kulübe uzun yıllar hizmet etmiş oyuncuları bir kenara atarak istikrarı koruyamazsınız. Raul Real Madrid’de oynadığı yıllarda Allahın her günü Valdano ve Butragueno ile karşılaşıyordu. Onların nasıl büyük oyuncular olduklarını, kulübe büyük hizmetler ettiklerinin bilincindeydi. Eğer büyük oyuncu olmak istiyor saydı eğer, önce bu ikisinin seviyesine gelip sonra onları geçmek olacaktı. Ve sonunda Raul büyük futbolcu oldu, çünkü bulunduğu camianın kültürel bir geleneği sürdürdüğünün bilincindeydi, ona hissettirmişlerdi bunu. Elano, Misimoviç, Kewell, Baroş ve diğer transfer edilen yerli yabancı oyuncular. Bundan 10 sene önce Galatasaray’ın UEFA ve Süper Kupayı kazanan oyuncuları duvarda asılı resimlerde değil karşılarında ve kulübün içinde görmelidirler. Ki nereye geldiklerini anlasınlar, hissetsinler.
Malum, 100 yıldan fazla futbol profesyonel ve ticareti yapılıyor, AMA(!) Önce sağlam kültürel yapı oluşturup bunu gelenek haline getirip ekol oluşturmalısınız. Hiçbir zaman vazgeçemeyeceğiniz temel ilkeleriniz olmalı, vefa ve sadakatlik gibi. Alt yapıdan yetişenleri bu yönde eğitip transfer ettiğiniz oyunculara bu ilkeleri aşılamalısınız ki, büyük bir camianın içinde olduklarının farkına varsınlar. Sahaya çıktıklarında nasıl büyük bir sorumluluk altında olduklarını hissetsinler. İşte ancak tüm bunları yerine oturttuktan sonra endüstriyel futbolu gerçekleştirebilirsiniz. Futbolcular hangi camianın içinde olduklarının farkında değillerse ortaya koydukları performansta önceden provası yapılmış, diyalogları ezberlenmiş tiyatro oyununa benzer. Yalnız tiyatro sanatçıları da sürekli ezber bozarak, inisiyatifi ellerine alıp seyircilere kişisel yeteneklerini sergilemek için büyük çaba sarf ediyorlar. Çünkü onlar tiyatronun halkın bir temel kültürü olduğunun bilincindeler. Futbolda temel kültür, aynı tribün kültürü gibi(!)
Bucaspor-Galatasaray 0:1, Futbol mu?
Ben bugün futbol namına bir şeyler göremedim, aksini iddia edeninde ciddi şekilde futbol bilgisini sorgularım arkadaş. Şu kesin, sahada 22 kişi topun peşinden koşar gibi yapıyorlardı o kadar. Tamamen bir puana yatan, oyunu çirkinleştirmek için elinden geleni yapan Bucaspor. Saha içindeki pisliklere karşı ilk devre boyun eğen Galatasaray futbol takımı. Sakın kimse zemini bahane etmesin, hatırlarsanız Gerets’in ilk sezonunda aynı stada ve daha kötü zemin üzerinde mükemmel futbol oynayarak Manisaspor’u dörtlemiştik, üstelik Ümit Karan hayatının golünü atmıştı. O zamanın kadrosunu şimdiki kadroyla karşılaştırın. Kâğıt üzerinde bugünkü takım kalite olarak daha öne çıkıyor da, maalesef gerçekler öyle sanıldığı gibi kolay değil.
Böyle kapanan rakibe karşı yapılacak üç şey var, birebir mücadelelere girerek faul kazanmak, uzaktan şut çekmek ve topsuz alanda sürekli yer değiştirerek rakip defansı hataya zorlayıp pozisyon yaratmak. Son yazdıklarım için üstün fizik gücüne sahip oyuncular olmalı ki Galatasaray takımının şu anlık en büyük zaafı kondisyonu(!) Tüm maç boyu yapılması gerekeni 69. Dakikada nihayet Ayhan gerçekleştirdi gerçeği söylemek gerekirse kendiside şaşırdı bu duruma, aynı benim gibi. Kazandık, kazanmasına fakat bir türlü sevinemiyorum çünkü Galatasaray’a yakışan oyunu sergileyemedik. Bülent Uygun olsaydı havalara uçardı, malum gittiği her takıma kendi karakterine benzeyen oyun tarzını aşılıyor,”SIFIR FUTBOL!”
Görünen Bülent Uygun tüm hafta boyu oyuncularına futbol içinde ne kadar çirkinlik varsa onu çalıştırmış. Bülent Uygun zihniyetinde olan hocaların Galatasaray gibi büyük takımlara karşı aldıkları önlemlerin, rakip oyuncuları kasıtlı sert müdahalelerle durdurup, diğer yandan provoke ettirerek emellerine ulaştıklarına geçtiğimiz sezon birçok kez şahit olduk. Oynanan oyundan dolayı galibiyete sevinemedim demiştim ama diğer yandan Bülent Uygun’u kendi silahınla vurmak bana ayrı bir haz veriyor. Bir laf vardır,”ne kadar ekmek o kadar köfte”. Gole kadar oyunu soğutan Buca takımı, maçın son dakikalarında zamana oynayan Galatasaraylı oyunculardan aldığı soğutma dersini bir yere not etsinler. Şaka bir yana, eğer tüm sezon boyu Türkiye Birinci liginde böyle müsabakalar seyredeceksek, kombine almayalım ya da paralı kanallara abone olmayalım. Futbolun ticaretini yapanların amacı oyun yerine oyuncuları ön plana çıkarmaksa playstation maçları gösterilsin daha heyecanlı olur.
Ben Türkiye’de oluşan bu zihniyeti bir türlü çözemedim, futbol üç neticeli oyun bunu kabul ediyorum ama sade skoru korumak üzerine dayalı düzen benim gözümde sanal mastürbasyondan başka bir şey değil. Ne demek istediğimi anlamadıysanız, Bundesliga tabelasına bakın anlarsınız.>>> link İlk üç sırayı oluşturan takımlar Buca, Eskişehir, Antalya vb. gibi orta sınıf takımlar, aralarında tek fark Almanlar güzel futbol oynayarak üst sıralara yerleşmişler. İlk hedefleri taraftarlarına güzel futbol sergilemek, skor ikinci planda, çünkü onlar futbolun oyun olduğunu çok iyi biliyorlar. “Türkiye ligi zor” lafına kesinlikle katılmıyorum, alakası yok. Türkiye ligi o kadar çok kötü ki, dünyada örneği yok.
Hayatın Tam Ortası
Aşağıya eklediğim resimler arasında en fazla beş sene var, yer “Hayatın tam ortası, Ali Sami Yen Kapalısı”, yakında ebediyen kalbimize gömmeceğiz.
Birinci resime dışarıdan bakan yabancılar “heh işte burası Galatasaray tribünleri” diyecek kadar net. İkinci resimdeki görüntü ise dünya kupalarında sıkça rastladığımız futbol turistlerini andırıyor, biraz tatil birazda futbol. Her renkten var, futbol müsabakasına değil de köstüm balosuna gelinmiş. Sonra,”biz neden İtalyanlar, yunanlar vb. gibi olamıyoruz” diye hayıflanıyorlar. İkinci resime dikkatli bakarsanız neden olamadığınızı anlarsınız. “Zaten onlara özenmiyoruz” diyeceksiniz, tamam kabul. Bir zamanlar onlar sizleri örnek alıyorlardı unuttunuz mu? Hatırlıyor musunuz bir sloganımız vardı,”Tek Renk, Tek Yürek, Tek Yumruk”. İşte her şey bu sloganın içinde saklı(!)
Zaman çok acımasız geçip gidiyor ama diğer yandan “Zaman her şeyin ilacı” demiş büyüklerimiz, İnşallah(!) Yeni stada hangi tribünde olursanız olun fark etmez, önemli olan hepiniz bir yerde durun, “Tek Renk, Tek Yürek, Tek Yumruk” olun. Unutmayın, en basit hırsızlık zamandan çalmak, en kolay cinayet vakit öldürmektir…..
LIBERTA PER GLI ULTRAS !
Metin Oktay, 02.02.1936-13.09.1991
Taçsız Kral METİN OKTAY
Tek Aşkıydı GALATASARAY
Senin gibi Cimbomluyu
Unuturmu bu TARAFTAR...
Gün geçer azalır sevgi
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil yarın belki
Unutulursun.....
1950'ler
1958 yılında İsveç'de düzenlenen dünya kupasında maç başlamadan önce taraftarları coşturan amigolar. Aklıma Karıncaezmez Şevki geldi,oda aynı yıllarda tribünlerimizi bu şekil coşturuyordu.
Kuzey İrlandalı Harry Gregg.1957 yılında Manchester United ona tam 23.500 sterling saydı,böylece o yılların en pahalı kaleci transferi olarak tarihe geçti. Yeni kulübüne geleli henüz üç ay dolmamıştı,bir Avrupa Kupası maçından dönerken Münihte uçakları düştü.43 kişiden 23 kişi hayatını kaybetti,aralarında 8 Manchester United oyuncusuda vardı. Gregg'de kurtuldu,fakat o kaza yerinden uzaklaşmadı.Büyük fedakarlık göstererek enkaz içinden bir çok insanın hayatını kurtardı.Takım arkadaşları Bobby Charlton,Jackie Blanchflower,Denis Viollet ve bir çok yolcu canlarını ona borçlular.Gösterdiği olağan üstü cesaretten dolayı Harry Gregg Britanya Kraliyetinin"Order of the British Empire" ödülünü aldı.
1950 yılında Brezilya'da düzenlenen Dünya Kupası için tasarlanan duvar kağıdı.
Rinus Michels "Der General". Total Futbolun Babası,Ajax yıllarından kalma hatıra..