Film# A.C.A.B.
Baştan deyim, ben film eleştirmeni değilim sade gördüklerim üzerine yorum yazıyorum, daha doğrusu şahsi fikirlerim!
Film tam anlamıyla adına laik, “A.C.A.B.= All Cops Are Bastards” açılımı “tüm polisler piç”, katılıyorum!

2009 senesinde İtalyan gazeteci Carlo Bonini yazdığı kitap bu sene başında sinemalarda gösterime girdi. Film İtalya’da gün geçtikçe artan, hatta mülteciler arasında vahim boyutlara ulaşan ırkçılığı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra İtalya’da son yıllarda gündemden düşmeyen tribün olaylarına da kısaca değinmiş, örneğin ölen polis raciti Mentalita ULTRAS#31 Filippo Raciti Cenova 2001 G8 Mentalita ULTRAS#27 Cenova 20/07/2001 zirvesinde yaşananlar ve Diaz okuluna yapılan baskın hakkında önemli itiraflar ve polisin Ultralara gereksiz yere uyguladığı baskı, işkence ve Gabrielle Sandri cinayeti.
Tabi bunun birde polis tarafı var, film iki yönü ele almış, Ultra-polis. Hikâyenin anlaşılması zor ve seyredenler arasında ciddi anlamada kutuplaşma var. Kimine göre polisler yüceltilip aynı zamanda ırkçılık pekiştiriyor, sanırım konuyu tek anlayanlar tribüncüler olacaktır.
Bence bu tür yorum yazanlar zaten o dünyanın içinde hiç olmamışlar, empatiyle karşılayacaklarını beklemiyorum ama maalesef biz böyle bir pis dünya içinde yaşıyoruz, seyredin kararı siz verin!
Her neyse, film sinemalara gelir mi bilemem internette var, isteyen buradan Türkçe altyazılı bakabilir >> link
(No) Respect!
Farkında mısınız? Önemli uluslar arası futbol turnuvalarında artık o eski heyecan kalmadı, bu sene düzenlenen euro2012 şimdiye kadar seyrettiğim, her şeyiyle, en kötüsüydü!
Futbol mu? İngilizlerin catenaccio tarzı oyununu görünce futboldan bahsetmek abeste iştigal.
Turnuva başlamadan önce halkın çehresi değiştirildi, sahipsiz köpekler gereksiz yere can verdi, Ultralara stat yasakları yağdı.
UEFA her zamanki gibi samimiyetsizliğini ortaya koydu, kurumun amacı futbolun sportif yönünü öne çıkarmak yerine ne kadar çok kazanç sağlarız zihniyetine hakim olduğunu bir kez daha gördük.

Hoş, Ultraları statlardan uzak tutan UEFA, ne hikmetse Ultras alt kültürünün parçası koreografileri her müsabaka öncesi ekranlara sundu, “Respect” Türkçesi saygı. Bir Türk atasözü var,” bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”
Tribünler rengarenk, tam anlamıyla soytarı yarışması. Maça gelen tipler bana, hayatında tatile çıkmamış bir gün 5 yıldızlı hepsi dahil tatil köylerine gelen, açık büfeyi görünce kıtlıktan çıkmış gibi saldıran görgüsüz turistleri anımsatıyor.
Hırvat taraftarlar beni umutlandırdı, bir tek onlar hala tribün kültürünün ölmediğini gösterdiler. Ama belli bir kesimin onları istemediğini İspanyollara karşı hepimiz şahit olduk. Gaylere saygım sonsuzdur da bence hakemlerin hepsi ibne, penaltıyı verse belki Hırvatlar finalde olacak UEFA’nın hayalleri tamamen suya düşecekti, şimdi tek umudumuz İtalya kaldı.
FUCK euro2012
FOOTBALL WITHOUT ULTRAS IS NOTHING !
Financial Fair Play Vol.2
Hatırlarsınız geçen sene Chemnitz Teknik Üniversitesi, Avrupa Taraftarlar Birliği(FSE) ve (SD) Supporters Direct oluşumlarının da desteğini alarak 2012 yılında yürürlüğe giren “Financial Fair Play”, bir başka adıyla UEFA 2012 kriterleri üzerine Avrupa’da futbol taraftarları arasında kamuoyu araştırması düzenledi, blokta bahsetmiştim >> Financial Fair Play

Araştırma tamamlandı, neticelere geçmeden önce “Financial Fair Play” nedir kısaca değinmek istiyorum.
UEFA’nın “Financial Fair Play” uygulamasının asıl hedefleri;
- Kulüpler yıllık gelirleri kadar harcama yapmaları
- Kulüpler borçlarını azaltıp kalan borçlarını kısa süre içinde ödemeleri(örneğin CAS’a başvuran oyuncular ve teknik direktörlerin kulüplerde kalan paraları)
- Kulüpler, transfere ve oyuncu maaşlarına ayırdıkları bütçeyi orantılı harcamaları yönünde yardım etmek, yönlendirmek.(en önemli madde bence bu ve mutlaka ne pahasına olursa olsun sonuna kadar arkasında durulmalı, kulüpleri daha fazla altyapıya yönlendirip gereksiz harcamalardan uzak tutmalı.)
UEFA 2002 senesinde kulüp lisansı uygulamasını başlattı. O günlerde şartlar şimdiki kadar sıkı değildi, örneğin tesisler ve stadın durumu kontrol edilirdi, oyuncular ve teknik heyetin maaşları zamanında ödendiğine bakılır, varsa bu şahısların borçları kısa sürede ödenmesine yönelik kulüpler uyarılırdı. (hatırlayın, Türkiye’de her sene oyuncu ve teknik direktörlere “alacağım yok” yazısı imzalatılırdı,( bknz; Galatasaray vs. franck ribery) Ufak şeyler göz önünde bulundurulur ve genelde Avrupa kupalarına katılacak kulüpler sıkı denetlenirdi.
Bir süre sonra kulüplerin sanıldığının ötesinde durumları iç açıcı olmadığının farkına varıldı. Kısa vadeli sportif başarıları yakalamak uğruna büyük borçlar altına giriliyor gerekirse kötü yollara başvuruyorlardı, şike gibi! Bu kulüplerin arasında Avrupa’nın en büyükleri bulunuyor ve Delolite şirketinin yaptığı yıllık “en iyi kulüpler” sıralamasına giriyorlar, hatta sıralamanın başını çeken kulüplerin bile borçları ciddi boyutlarda!
2009 yılında, o zamanın UEFA genel sekreteri David Taylor AB komisyonuna sunduğu rapor Avrupa’da profesyonel futbol kulüplerinin vahim mali tablosunu açıkça ortaya serdi. Rapora göre 2008 mali yılında kulüplerin %50’si zarar yapmıştı, bunlardan %22’sinde ise zararı ciddi boyutlardaydı. Önceki 2007 yılına bakıldığında da durum farklı değildi ve gelecek 2009 senesinde daha kötüye gideceği kaçınılmazdı.
Araştırmayı yapan AT Kearney şirketine göre Avrupa’nın 5 büyük liginin üçü; İngiltere, İspanya ve İtalya’da kulüpler normal şirket olsalar, iki sene sonra ortadaki mali tabloya göze alarak mecburen iflasa başvurmaktan başka seçenekleri yoktu!
Yeni oluşturulan sertleştirilmiş kulüp lisansının yanı sıra Financial Fair Play uygulamasına önemli bir yenilik eklendi “Club Monitoring”. Açılımı kulübü yakından izleme, kontrol etme anlamına geliyor ve bizzat UEFA tarafından yapılıyor!
Uygulama şöyle gerçekleşiyor; Tüm lisans işlemleri tamamlandıktan sonra onaylanması için UEFA Club Monitoring heyetine sunuluyor ve son kararı onlar veriyorlar. Club Monitoring tam olarak 2013/2014 sezonunda devreye girecek, şimdilik belli ülkelerde uygulanıyor, bunlardan biri Türkiye. Club Monitoring hakkında detaylı bilgiler için bu >>>link de belgeyi okumakta fayda var.
Gelelim neticelere. Maalesef hepsini sunamıyorum bunu yazının sonunda açıklayacağım.
Araştırmayı yapanlar Almanya’nın Chemnitz Teknik Üniversitesinden Joachim Lammert ve Gregor Hovemann. Araştırmanın amacı, Avrupa’da futbol taraftarlarının Financial Fair Play uygulamasına bakış açılarını ortaya çıkarıp görüşlerini dile getirmek, geniş çaplı düzenlemeyi yakından anlatmak ve geleceğe yönelik fikir sunmak.
Geniş çaplı düzenleme konseptinin açılımı şu şekilde;
- Profesyonel futbol kulüplerini gelirleri kadar harcama yapmalarına teşvik etmek
- Borçlarını en aza indirmeleri ve bu borçları zamanında ödemelerinde yol göstermek
- Aşırı transfer ücreti ve oyunculara yüksek ödenen maaş harcamalarını durdurulmasını sağlamak
- Uzun vadeli sürdürebilir finansal idareye teşvik etmek
- Profesyonel futbol kulüplerini UEFA’ya şeffaf olmasını yönlendirmek
- Altyapıdaki oyunculara ve tesislere daha fazla yatırım yapmalarını teşvik etmek
Araştırmacılar kulüplere önerdikleri “Geniş çaplı düzenleme” konseptinin tüm maddeleri ciddiye alındığı takdirde, Avrupa’da profesyonel futbol kulüplerinin uzun sürede mali durumları düzelecek ve kendilerini ayakta tutabileceklerinden eminler, bende aynı fikirdeyim!
Araştırmaya 43 Avrupa ülkesinden futbol taraftarları katıldı, toplam 2261 soru cevaplandı bunun 1671 Avrupa’nın 5 büyük liginden (İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya)
Üç ana konu ele alındı;
- Financial Fair Play konseptinin hedefleri
- Genel değerlendirme
- Mali eşitlikten doğan fırsatlar
Taraftara yöneltilen bazı önemli soruların cevaplarına bakalım;
Kaç profesyonel futbol kulübünün gelirinden çok gideri var?
Taraftarın yüzde %78’i kulüplerin haddinden fazla harcamalar yaptığı düşüncesinde
Kulüplerin kaçı büyük borç altında ve mali sıkıntı içinde? Sorusuna yüzde %70’i kulüplerin büyük borçları olduğu ve kısa sürede giderilemeyecek mali sıkıntılar yaşadığından emin.
Kaç profesyonel kulübün mali durumu iyi? Taraftar, Avrupa’da sade yüzde %25 kulübün mali durumu iyi olduğuna inanıyor.
Profesyonel kulüpler oyunculara gereğinden fazla maaş ve transfer ücreti ödüyor mu? Taraftarın yüzde %80’i oyunculara haddinden fazla para harcandığı kanısında.
Avrupa’da futbol taraftarlarının büyük çoğunluğu UEFA’nın yürürlüğe koyduğu “Financial Fair Play” uygulamasını kulüplerin geleceği için önemli olduğuna inanıyor.
AMA!
Taraftar endişeli, yine aynı çoğunluk UEFA’nın Financial Fair Play konseptini ciddi anlamda uygulayıp hedeflerine ulaşacağından şüpheli yaklaşıyor. Yüzde %85’i bu kanıya varmış.
Lammert ve Hovermann sundukları raporda Avrupa’da profesyonel futbol kulüplerinin düştüğü vahim durumu 1976 senesinde Amerikalı bilim adamı George A. Akerlofun fare yarışı(rat race) teorisine benzetiyorlar.
Fare yarışı(rat race) açılımı;
İki fare uzun süre bir parça peynirin peşinde ikisi de peyniri istiyor malum sade birisine nasip olacak. Birinci fare erken davranıp peynire doğru koşmaya başlıyor, bunu fark eden ikinci fare peşine takılıyor. İkinci fare hızını yükselterek birinci fareyi geçiyor, bunun üzerine birinci fare farkı kapayıp tekrar öne geçmek için büyük gayretler içinde. Sonunda biri peynire ulaşıyor ama harcadıkları büyük efordan dolayı haddinden fazla güç kaybediyorlar ve bu yüzden kazandıkları bir parça peynir açlıklarını gidermeye yetmiyor.
Akerlof teorisi Avrupa’da ve bilhassa Türkiye’de profesyonel futbolu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Türk futbol taraftarlar Financial Fair Play, diğer adıyla 2012 UEFA kriterlerini bundan iki sene önce dönemin Galatasaray başkanı Adnan Polat’tan duymuştu. Peki, her fırsatta dile getirdiği kriterlere Sayın Adnan Polat kendisi uydumu? İki senelik başkanlık döneminde 45’i aşkın oyuncu ve 7 teknik direktörle çalıştı, başarı? 1 Şampiyonluk akabinde Şampiyonlar liginde gruplara kalma, 2 kere Euro Leageu’e katılım ve ikisinde de ilk 16.
Diğerleri pek farklı değil, son 12 yıla baktığımızda Türkiye’nin üç büyük profesyonel futbol kulüpleri kazandıklarından çok, atıyorum, 5 misli harcıyorlar ve hala şuursuzca devam etmekteler!
Fenerbahçe tesislerini geliştirdi, stadını yaptı ama altyapıdan bir tane genç yetenek A takımına çıkaramadı. Merchandising, yayın hakları ve stat gelirlerinden dolayı büyük gelire sahipler ama diğer yandan transfer ve oyunculara ödedikleri paralar kazandıklarının iki mislisi ve bu yüzden borçlanmak zorundalar.
Beşiktaş’ta durum farklı değil, demirören dönemi bir faciaydı. Dün bir haber okudum, yeni yönetim son 10 yılın bilançosunu açıklamış. Bu sürede 5,6 milyon TL taraftarın çıkardığı olaylar yüzünden ceza ödenmiş ama diğer yanda son 5 sene içinde Menajer Jorge Mendes’e 18 milyon US Dolar para ödenmiş. Bu rakam sade Mendese verilen, oyunculara ödenen ayrı hele birde CAS da süren davalardan çıkan neticeler sonrası ödenecek paralar henüz belli değil.
Sahi, konu Jorge Mendes den açılmışken, Alman FAZ gazetesinde onun üzerine güzel bir yazı var okumaya değer >>> link “Masanın iki tarafında oturan adam” olarak tanımlamış FAZ, iki ucu boklu değnek gibi aynı.
Benim açımdan profesyonel futbolu batıran üç unsur;
1. Yayın hakları ve sponsorlar
2. Kulüpleri satın alan basiretsiz kulüp başkanları
3. Menajerler
Profesyonel futbol kulüpleri uzun süre ayakta kalmak istiyorsa bu üç unsura fazla bel bağlamamalılar! Evet, doğru kulüplerin en büyük gelir kaynağı televizyonundan aldıkları yayın gelirleri ama isterseniz tekrar yukarda Akerlof teorisine bir göz atalım. Yayın haklarından gelen ekstra prim için kulüpler gereğinden fazla efor harcamak zorundalar, üstelik TV’ler yaptıkları yatırımdan kazanç sağlamaları lazım. Ne oluyor? Televizyon diyor ki;
“ey kulüp ben sana yatırım yaptım şimdi seni iyi pazarlamam lazım ve sende bana yardım edeceksin, sana verdiğim paralardan gerekirse üstüne de koyarak yıldız oyuncular alacaksın. Bilet fiyatlarına zam yapacaksın ki ben çok kutu satayım. Maç günlerini ve saatlerini değiştireceksin, seni prime time de yayına koyacağım böylece daha fazla ve pahalı reklam alacağım”
Sade birine mi böyle yaklaşıyor TV? 18 fare daha var ama peynir bu arada gittikçe küçülüyor, mutlaka sonunda birisi hedefe ulaşacak kazandığı peynirin kırıntılarından peşinde olanların bazılarına düşecek, hatta büyük fare peyniri kapmak için şike yapacak, küçük farelere teşvik verecek. Sonuçta hepsi doyacak mı? HAYIR!
Yüzyıldan fazla profesyonel futbol oynanıyor, pazarlanıyor fakat futbol diğer piyasa ürünleri gibi pazarlanması mümkün değil! Bunun için ekonomi uzmanı olmamıza gerek yok, düz mantık; Sıradan bir şirket, atıyorum Toyota, Vestel vb. şirketler mümkün olduğu kadar personel masraflarını düşük tutmaya bakar, az elamanla çok üretim çıkarma peşindedir.
Profesyonel futbol kulüplerinde ise durum tam tersi, personele( teknik heyet, oyuncular) harcanan para gelirin %70 ile %90 arası. Bir başka örnek, satın aldığınız araba, beyaz eşya ya da televizyonun en az 2 sene garantisi var. Bozulduğunda garantisinden tamir ettiriyor hatta değiştirip yenisini alıyorsunuz. Sezon başında aldığınız kombinenin garantisi var mı? YOK! O zaman profesyonel futbol sıradan piyasa ürünü gibi pazarlanamaz!
İlginçtir, UEFA’nın da sunduğu rapora göre profesyonel futbol kulüplerinin mali durumları felaket hatta normal bir şirket olsalar çoktan batmışlardı. Peki, bu vahim mali tablo bakarak nasıl oluyor da bu kulüpler diğer şirketler ile birlikte borsada yarışıyor? Kafamın içinde bir ses, “birileri kulüpler üzerinden kara para aklıyor” diyor, her neyse sizi fazla sıkmak istemiyorum şimdilik bu kadar.
Yukarıda da belirttiğim gibi, size daha fazlasını sunmak isterdim ama sevgili Joachim Lammert dostum müsaade etmedi ve haklı! Adamlar bir yıldan fazla emek harcamışlar benimkisi aç boğazlılık gelip hazıra kondum. Hele yazdıkları 33 sayfalık raporu futbolla alakalı olan Dünya’da kim varsa mutlaka okumalı! Hepsi elimde mevcut fakat sizinle şimdilik paylaşamıyorum, çünkü Lammert ve Hovermann yakında geniş çaplı bir yazıyla çalışmalarını kamuoyuna sunacaklar. O gün geldiğinde elimde olan bilgileri mutlaka sizlerle paylaşacağım.
Gösterdikleri ilgiden dolayı başta Daniela Wurbs ve Joachim Lammert dostlarımdan çok teşşekür ederim!
Freedom For Mahmoud Al Sarsak
Soccer player Mahmoud al-Sarsak entered his 89th day of hunger strike in an Israeli jail on Friday as his father continued to demand the right to visit his son. Al-Sarsak's brother Emad told Ma'an that Israeli judges were scheduled to meet Thursday to consider whether to grant al-Sarsak's father permission to visit him in jail. The family does not know the outcome of the review but hopes Israel will issue a decision in the coming days. They have not been able to reach al-Sarsak's lawyer, Emad said. He could not be reached by Ma'an on Friday. >>> link
Bugün Günlerden GALATASARAY!
Sen,
Aldığım nefes
Yediğim lokma
İçtiğim su
Vazgeçemediğim tutku...
hate euro2012
LOVE GALATASARAY !
Münferit#26
(Romanı baştan takip için buradan >>> Münferit, Bir Ultras Romanı)
Nar kırmızı cehennem
“Sweet Bar” Toro Ultralarının buluştuğu meşhur mekân, aslında tüm semtin maç öncesi toplandığı yer doğrusu bir Halkevi.
Filadelfia stadı, efsane Toro takımının büyük zaferler kazandığı mabet, şimdi bir harabe. Bir zamanlar trompet eşliğinde kaptan Valentino formasının kollarını sıvayıp takım arkadaşlarıyla sahaya çıktığı, tıka basa dolu tribünlerin çılgınca tezahüratları altında rakiplerin diz bağları çözüldüğü er meydanı.
Hatıralar, hepsi barın terleyen camlarında, içki kadehine dalan yaşla dolu buğulu gözlerde saklı.
Her maç günü Sweet Bar’da anılar tazelenir. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği bir araya gelir. Ve her seferinde sanki ilk defa duyar gibi heyecanla dinlenir eskilerin anıları. Anılardan başka gerçek kalmamıştır değerlerin parayla biçildiği yalan dünya’da. Çünkü Toro onlar için bir dindir, tarif edilemeyen inanç. Toro her şeyden önce gelir, hepsinin üstündedir, güncel hayattan, dertlerden, sıkıntılardan, faturalardan kaçıp, kalbi kırılan çocuğun teselli aradığı şefkat dolu bir ana kucağı kadar sıcaktır Toro.
Hatıralar duvarda asılıdır. Ölümsüzleşen, ebediyete kavuşan, zamanında dünya servetini elinin tersiyle geri itmiş daima armaya sadık kalan aziz kahramanlar. Her gol sonrası tribüne koşup çocuklar gibi sevinmek, sırf bu duygudan vazgeçemeyip kulübe bağlı kalan efsaneler. Onlar ki asla Juventus, Milan forması giymediler ve kutsal nar kırmızı forma içinde kalplere gömüldüler. Futbolu bıraksalar dahi, ister menajerlik veya bir başka takıma Teknik direktörlük yapsınlar ya da televizyonda yorumcu olsalar daima resimleri duvarda asılı kalacak. Mitoloji tanrılarının arasında yerlerini almış kutsal kahramanlar.
Yeşil çimlerin aziz kahramanları, her defasında kambur juventusluları sahaya gömenler. Sade ezeli rakibe karşı alınan galibiyet değil, aşağılayıp tüm dünya’ya rezil ettikten sonra rahat ederlerdi. Daracık çubuklu formaları içinde kamburları çıkmış ayakta zor dik duran adi mahlûklara sade aziz kahramanlar meydan okudu ve her karşılaşmada büyük hezimete uğrattılar. Hele o çıldıran tribün, LA MARATONA. Ne zaman duvara bakınca hatıralar canlanır, herkesin boğazı düğümlenir ve dualar yollanır aziz kahramanlara.
Kahramanlar sonsuza kadar duvarda asılı kalacak, onlar tükenmeyen ümitler. Sportif açıdan kötü günler yaşansa da. Kahramanlar değişen dünyanın kanıtı, değişen mevsimler, insanlar, hayat gibi. Ama her şey değişse de Kahramanlar asla değişmeyecek.
Duvarın karşı bölümünde Taraftarın tarihi; Ultras Granata 1969.
1970’li yıllarının iri taneli fotoğrafları vardır, el yapımı, yamuk harflerle çizili pankartlara benzer. Hani Kızıl Ordu tarafından kaçırılan Aldo Moronun o bitkin hali, hayatta olduğunu kanıtlayan elinde tuttuğu Stampa gazetesi, birde devrimcilerin boğazına astıkları bildiri ile çekilen resimleri hatırlatır.
Derbi günleri Torino kentinde yapılan kortejler, geceleri diskoteklerde juvetuslu avlarken, Daniele Segre den Ragazzi di Stadio. Eski Ultralar: Joe, Margaro, Strega, Checco, Valerio G, Carlo P, Carmelo, ve niceleri.
Bergamo deplasmanında çekilen fotoğraflar, dört bir yanı kuşatılmış tribünü yarıp düşmanla girilen amansız çatışma. Bologna’da taşlanan otobüs ve sonrasında Floransalı dostlarla birlikte, aralarında efsane tribün lideri Pompa ile düşmanı kovalayıp kendi mıntıkasında perişan etmek. Ardından camsız otobüsün içinde Torina’ya geri dönüş, aylardan Ocak, 70’li yılların kara kışı.
San Siro resimleri, BoysSan grubunun tezahüratlarında Superga ölülerine yaptığı saygısızlığı, tüm stadı turlayıp kendi mabetlerinde perişan etmişlerdi. Derbi maçlarında çekilen fotoğraflar. Siyah beyaz boyalı tabutlar, beyaz balonlardan yapılmış tavşan figürleri. Onların yanında duvarın büyük bölümünü süsleyen, tıka basa dolu Maraton tribününde yapılan koreografiler, nar kırmızı bayraklar. Avrupa kupa gecelerinde yıldız gibi parıldayan meşaleler.
Avrupa deplasmanları o yıllarda bir başka olurdu. Yurtdışına gittiğin ülkelerde makineli tüfekli askerler tarafından karşılanırdın, bir avuç ürkmüş kuzu gibi kurtlar sofrasında etrafın kuşatılmıştı. Korkudan onlardan önce sen saldırırsın üzerlerine; Almanı, Hollandalısı, Yunanını dağıtır efsaneleşirsin.
Koreografiler, çatışmalar, ölümün aramızdan alıp götürdüğü arkadaşlarımız can dostlarımız. Eski gazetelerden kesilmiş resimler, karınca sürüsünü andıran çıldırmış topluluğun düşmana saldırısı. Bir diğer resimde sofra örtüsünden yapılan pankart. Bir başka resimde 2001 senesinden, Cenova deplasmanı. Sampdoria Ultralarını ezip geçip güney tribününe kadar kovalamalar. Floransa Ultraları ile olan sıkı dostlukları, et tırnak gibi. Hepsi duvarda asılı, sevgiyle, nefretle dolu bir Hall of Fame.
Ve günümüzün acı gerçekler, anıların acılara dönüştüğü nokta. Dinlemek istersen hafta ortası Sweet Bar’a gel birkaç bardak bira, yanına birde cigara eşliğinde T. ile acı gerçekleri tartış, eski hikâyeleri dinle. Kim gerçek Ultra, kim değil, bu çöküşü durduracak formüller ara.
Duvarda bir makalede yazdığı gibi;
“Güneş tepelerin arakasında batıyor, krizin ortasındayız bir dönem sona eriyor. Para, oyunu bozan, bulandıran, tüketen, yayıncı kuruluşlar, kulüplerin ve polisin bize karşı açtığı savaş, Futbol federasyonu, polis işkencesi, şike skandalları. Ama bu savaş bize dostumuzu düşmanımızı gösterdi, artık kimse arma için deplasmana gitmiyor. Hepsi gösteriş, geçici bir moda akımı, keşke hemen sona erse bizde kurtulsak.” …devam edecek
(Fuck!) Euro2012
Bu sene Polonya ve Ukrayna’da düzenlenecek Futbol Avrupa Şampiyonasına saatler kaldı. Ligler bittikten sonra futbolun kısır sezonunu yaşadığımızdan dolayı şu sıralar dünya’da tüm futbolseverler heyecanla Euro2012 turnuvasının başlamasını bekliyor.
Fakat haftalardır bilhassa Polonya ve Ukrayna’da neredeyse tüm taraftar grupları “Fuck Euro2012” adı altında bir protesto kampanyası başlattı.

Malum, organizatörler ve ulusal medya bu tarz eylemleri duymak istemiyor, zaten Ukrayna’da yaşanan siyasi sorunlar, muhalefet liderlerine yapılan insan hakları ihlalleri turnuvayı olumsuz yönde etkiledi üstüne birde taraftarın protestosu gelince herkes ölü taklidi yapıyor.
Peki, taraftar neden rahatsız?
Bildiğimiz teraneler, böyle büyük turnuvalar öncesi her tribüncünün başına gelenler Polonya ve Ukraynalı tribüncüleri de vurmuş >>> link
Euro2012 organizasyonu kesinleştikten sonra UEFA bu ülkeleri statlarda görülen aşırı şiddetten dolayı uyardı ve sert kanunlar çıkarmalarını direttiler. Bunun üzerine Polonya ve Ukrayna’da Ultras ve Holiganlara karşı tabiri caizse cadı avı başlatıldı. Hadi holiganlara karşı alınan önlemleri bir yönde anlıyorum ama Ultra’ oluşumlarını statlardan uzaklaştırmak hatta yasaklamalarını anlamakta güçlü çekiyorum.

Varşova paktının dağılmasından sonra Doğu Avrupa futbol taraftarları Ultra’ alt kültürüne ikinci baharını yaşatıyor. Kulüplerine verdikleri destek, tribün şovları, endüstriyel futbola ve polis baskısına yönelik mücadeleleri dünya’da tüm tribüncülerden büyük takdir topladı.
Maalesef bu sene Euro2012’de bilhassa Polonya tribünlerinde o renkli görüntülerden mahrum kalacağız. Turnuva organizatörleri taraftar gruplarının stada girmelerini yasaklattı ve bu yüzden yaklaşık 3000 şüpheli taraftarı ev hapsine mahkûm edildi.
Polonya ve Ukrayna yetkilileri birilerine güzel gözükmek için insanların sivil haklarını çiğnemeyi bile göze alıyorlar. Madem öyle, alın bendende;
FUCK euro2012 !
Münferit#25
(Romanı baştan takip için buradan >>> Münferit, Bir Ultras Romanı)
Notlar/I
(bir trenin penceresinden bakarken yazılmış)
Dış mahalle gerillaları her yerde savaşmaya hazırlar ama daha çok statlarda tabi’i. Siyasi ideolojileri dejenere olmuş, her şey trajik yatay bir geometriye dönüşmüş. Sinirli, bir o kadar normal, barışçıl, sistemli toplumu parçalamanın planları, kuzeyden güneye batıdan doğuya, tüm dünya’da.
Sayısız tren istasyonlarında, dinlenme tesislerinde, çevreyolu çıkışılarında, mutlaka bir Ultras hatırasına rastlanır. Modern argonotlar, sürekli deplasmanda armanın peşinde. Takımın dümen suyunda, sanki hayatta kalmak için yolculuk yapmaya mahkûm edilmişler.
Hedefe varana kadar, düşman şehirde taciz edilen tren istasyonlar, dinlenme tesisleri. Susuzluktan kurumuş boğazları, sırtlarında kemer darbelerinden aldıkları yara izleri. Soğuk havalar, sigara, alkol, haplar, esrar, çekilmiş toz çizgiler, çatışmalar, tuzaklar. Tüm hepsi bir sonraki deplasmana kadar ayakta kalmak için.
Aynı morlocklar gibi kanalizasyon kapaklarını açarak yeraltından çıkıp halkın arasına karışırlar. Amaçları düzeni bozup etrafa korku salarak normal sosyal yaşamı sabote etmek. Kim? “ ULTRAS!”
Merhaba asker,
Detayları geçiyorum, şu anda arkadaşının yanındayım iki hikâye bıraktım ne yapacağını biliyorsun. Sakın pes etme.
Unutmadan, hikâyelerin içinde ünlü bir şairin yazdığı makale var mutlaka oku!
Ultras Granata
Onları bir bayrağa sarılı gördüm, sanki ruhlarını sallıyorlardı.
Meşale dumanları yutarken, bir yandan davul çalıyorlardı, gol olduğunda gırtlakları patlarcasına sevinçlerini haykırıyorlardı, bazen kursaklarında kalıyordu çığlıkları gol kaçtığında.
Onları uzaklara giden trenlerde gördüm, kutsal sefere çıkan hacılara benziyorlardı. Bir hatıranın peşine takılmış, karşılıksız bir sevdanın hayalini kuruyorlardı.
Soğuk kış gecelerinde gördüm onları, yarı çıplak setin üstünde. İçlerini ısıtan sade inançlarıydı, ellerinde bir megafon, dişlerinin arasında vahşi boğanın boynuzları.
Onlarla savaş meydanlarındaydım, öfke seli içinde, acımasızca öten polis sirenleri arasında. İstila gecesinde patlayan göz yaşartıcı bombalardan uyuşan gözlerden yaşlar sel gibi akıyordu.
Tribünü kaplayan esrar kokusu içinde, omuz omuza tezahüratlar söyledik. Sahip olamayacakları ama hayalinden vazgeçemedikleri bir cennetin peşindeler. Boşuna uğraşıyorlar, hayatlarında yollarını gözleyen bir kadın olmayacağı gibi, içinde yaşadıkları sistemde asla onları anlamayacak.
Kalemimi maraton tribünün mürekkebine batırdım, kelimeleri yaktım öfkelerinin resmini yaptım ve bundan gurur duyuyorum.
Taraftarı stada çeken tribünün duruşudur. Hani, kızıl renklerin üzerinde beyaz kuru kafa olur ya, işte orada sert ama gerçek dünya ile tanıştım. Orası herkesin kafasında dolaşan fikirlerin tezahüratlara dönüştüğü kutsal yer.
Hani gerçeklerin ötesinde dokunulamayan düşler olur ya. Çok ama çok uzaklarda, her şeyden önce gelir “Ultras Granata.”
(Ermanno Eandi)
Devam edecek.
Sessizliğin Sesi
Olur mu?
Evet, olur büyük ustalar Simon&Garfunkel sessizliğin sesine beste yapmışlar “The Sound Of Silence” >>> link
Merhaba karanlık, benim sadık dostum
Yine kaldık seninle baş başa
Usulca bir vizyonun tohumları serpildi
Ve beynimin içine ekilen vizyon
Sessizliğin sesiyle sade orada kalacak
Her insanın bir hedefi, vizyonu olur ve gerçekleştirmek için çok uğraşır. Bazen yalnız kalır fikirleriyle kimse onu anlamaz hatta toplumun dışına itilir. Fakat o inatla davasının peşinden koşar, kimseye kendini kanıtlama gibi amacı yoktur, zaten haklı olduğunu bilir buda ona yeter. Ama onu dışa iten “toplum” uzun zaman sustuğundan sessizliğe çare bulamaz hale gelir ortada kalır, şarkıda şöyle devam eder;
Kötü bir rüyaydı yalnız başıma yürüyordum
Dar caddelerden, kaldırım taşlı yollardan geçtim
Bir sokak lambasının altında durdum
Soğuktu, yakalarımı kaldırdım
Bir anda gözüme parlak bir ışık battı
Gecenin karanlığını yararak
Sessizliğin sesini okşuyordu
O parlak ışığın içinde
On binlerce insan gördüm, belki daha fazla
Birbiriyle konuşmadan tartışanlar
Dinlemeden duymaya çalışanlar
Besteledikleri şarkıları paylaşmayanlar
Ve kimse cesaret edip
Sessizliğin sesini rahatsız edemiyordu
Çok vahim, biliyor musun?
Sessizlik aynı kansere benzer
Sözlerim nasihat olsun belki bir şeyler çıkarırsın
Kucak açtım sana ulaşmak istiyorum
Fakat sözlerim, düşen yağmur tanesi
Sade sessizliğin içinde bir yankıdır
Aylardır hatta yıllardır sessiz kaldık. Şike yapıp bizi kandırdılar, yetmedi yaptıkları hataları örtmek için tepki vermemizi engellediler. Üzerine deplasmanları yasakladılar, yayıncı kuruluşu zengin etmek için elementler uydurdular, bu arada bilet fiyatları göklere fırladı.
“SİZ!” hep sustunuz, susmak suça ortak olduğunu bildiğiniz halde!
Susmak sinir bozucudur bilirim, alışırsınız!
Ve şarkı şöyle biter;
And the people bowed and prayed
To the neon god they made
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming
And the sign said, "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls"
And whispered in the sounds of silence
Bu son satırları çevirmeyeceğim, kendiniz uğraşıp ne anlama geldiğini bulacaksınız!