Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör

Münferit#10

31. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Nasıl Ultra olunur?


Anaokul dönemleri: Genelde babalardır ilk kez çocuklarını elinden tutup stada götüren.


İlkokul:  Stada yalnız gitmeye başlar, tribünde takılacağın grubu seçersin.


Ortaokul: Tribüne alışırsın, bir gün göbekte duran grup ilgini çeker. Onlar diğerlerinden çok farklıdır. Toplu gezerler, organize deplasman yapar, maç boyu durmadan bağırırlar, tezahüratları değişiktir. Arada rakiplerine söverler. Arkadaş olursun, çabuk ısınırsın asi çocuklara. Oysa dışarıdan gözüktüğü gibi asi değildirler. Bir süre sonra ailen kadar yakın olurlar. Yediğiniz, içtiğiniz ayrı gitmez paylaşmayı öğrenirsin, sevgiyi. Hayatın tüm zorluklarına rağmen haksızlığa adaletsizliğe karşı savaşmayı işte onlar ultralardır.


Lise yılları: İlk defa rakip taraftar ve polisle çatışırsın, adrenalin beynine fışkırır boynunda takılı atkıda rakibinden koparttığın ganimetindir.


Üniversite: İlk namlı şanlı grubu bir güzel pataklar, birkaç polisin ağzını burnunu parçalarsın. Ve stadın önünün de bir köşe resmen mıntıkan olur.


Doktora: Üç sene stat yasağı alıp birde hapis cezasına çarptırılsan diplomanı alırsın.


Ultralar football manager uzmanı değildirler, boş yere sanal oyunlara zaman harcamazlar. Taktikler, stratejiler, ataklar, kontrataklar, alan markajı, orta sahada tandem, pres, catenaccio, modern futbol, 4-4-2, transferler etc.  Ultralara göre tüm bunlar gereksiz. Kazanılan kupaları, tarihi kadroları ezbere bilmekle Ultra olunmuyor.  Aksine, çağın Ultraları bu gibi verilere kafa yormaz. Hele ezeli rakipleriyle sidik yarışına girmezler, yumrukları konuşur. Gerçek ultra gönül verdiği kulübe damardan bağlıdır, büyüklüğünü içinde hisseder ve ona göre kulübünden başka büyüğü yoktur.


Takım sahada kazanmış ya da kaybetmiş pek önemli değildir. Ultralar müsabakaları tribünde gösterilen performansla ölçer. Koreografiler, açılan pankartlar, tezahüratlar. Rakipleri ve polisle girdikleri çatışmalar ve bu kavgalardan karşı tarafa verilen büyük hasar başarıdır. Örneğin bir sezon takım adına kötü geçmiştir hatta kümeye düşmüştür.  Ama tayfa 200 kişiyle gittiği şehirde 6 saat boyu gerilla savaşı çıkardıysa o sezon ultralar adına gurur vericidir. Sanırım ultraların futbola bakış açısı az çok anlaşılmıştır. “Yok, efendim sen ne anlatıyorsun biz öyle değiliz” diyorsanız ultra değilsiniz. Üzülmeyin, kendinizi nasıl mutlu hissediyorsanız öyle olmaya bakın ve yaptıklarınızın daima arkasında durun!


Ultralar anıları ile övünür, onlar için eskilerin çatışmaları önemlidir. Bir araya geldiklerinde sürekli geçmişte rakiplerle yapılan çatışmalardan bahsedilir ve hep eski günleri yeniden yaşatma hayalleri kurulur. Ultralar oyunculara kişisel bağ kurmaz. Oyuncuları takımın, formanın, armanın bir bütünü olarak görürler. Takım galip geldiyse görevlerini yerine getirmişlerdir bu yüzden takdir alırlar. Mağlup olduklarında onlardan kötüsü yoktur, kendilerini yeteri kadar maça vermemişlerdir. Yöneticilerin hepsi futbolu sömüren kapitalistlerdir. Paraları çok ama vicdanları yoktur, ultraların en büyük düşmanlarıdır, tabi polislerden sonra.


Tüm bu olanlar hayallerini gerçekleştiremeyen kader kurbanları ile tanrının şanslı kullarına karşı savaşıdır. Örneğin oyuncular. Henüz tüyü bitmemiş 19 yaşında çocuklar, vitamin iğneleriyle gelişmiş vücutları. Üzerlerine giydikleri cici kıyafetler, son model arabalar, yedi sülalesini besleyecek kadar bankada paraları. Daha ne istiyor bu aç gözlü veletler? Aldıkları milyonlar, en güzel kadınlarla beraber olmak yetmiyor mu? Yaptıklarının hepsi yeşil zemin üzerinde bir meşin yuvarlağı kale çizgisinin ötesine geçirmek, fazla değil. O zaman götünüz yırtılana kadar koşacaksınız, ayaklarınızdan kan fışkıracak, bizim için oynayacaksınız! Biz ki, aldığımız maaşla ay sonunu getiremeyen. Biz, elimizde nasırdan başka bir şeyi olmayan, kazandıklarımız için gerekirse ölümü göze alan. Biz, hayatın ölümle yaşamın ince çizgisinde gezen, uçurumun kıyısında her an düşmeyi bekleyen. Kendi gölgesinin ötesine geçme hayalleri kuran, biz ezilen HALK, biz ULTRALAR. Batan futbolun içinde kalan son ruh….devam edecek.

Weiterlesen

Yaşamak Kimin Umurunda !

29. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Dün olduğu gibi bugünde günlerden GALATASARAY, yarında.

Şunu bir köşeye yazın, biz takım tutmuyoruz.

Biz GALATASARAYLIYIZ !!!


 

Weiterlesen

Bugün Günlerden GALATASARAY!

28. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

istanbul

Kolkola girip senin yolunda
And içti bu büyük taraftar
Tek yürek olup sonuna kadar
Yürüyedur GALATASARAY...

Weiterlesen

Kimseye Çaktırmayın

27. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

İkinci dünya savaşında Alman ordusu iyice yıpranmıştı, üç cephede savaşıyor büyük kayıplar veriyorlardı. Fakat Nazi propagandası hafta sonları sinemalarda gösterime giren “Wochenschau” programıyla durmadan halka hala her şeyin tozpembe olduğunu, Alman ordusu zaferden zafere koştuğu yalanını pompalıyordu. Halkın morali yüksekti, Alman ordusunu hiçbir gücün yenemeyeceğine inanmışlardı. Hem cepheler çok uzaktaydı, Kuzey Afrika, Kuzey Fransa, Sovyetler birliği. Düşmanın oralardan gelip ülkelerini işgal edeceği kimsenin aklının ucundan geçmiyordu. Ta ki bir gün bombalar kafalarına yağana kadar.

 


 


Ben şimdi durduk yere neden bu hikâyeyi anlattım?

 

 

Türkiye’de ilginç olaylar oluyor, şaşırmıyoruz alıştık. Fakat bu vurdumduymazlık öyle bir hale geldi ki, bazı zalimler milyonlarca insanı gözlerinin önünde kandırmaya çalışıyorlar. Durum vahim ama kimsenin umurunda değil, kimse kalkıp “hop beyler gırtlağınıza kadar pisliğe battınız, nasıl hala olmamış gibi yapıyorsunuz” demiyor, diyemiyor, ya da demek istemiyor.


Yapılan genel kurulda sağduyu kazandı ve 58. Madde değiştirilmeyecek, bu güzel. Herkesin istediği oldu.  Hatta şikede başrolde gördüğümüz Fenerbahçe dahi “bizi düşürün”  diyordu. Genel kuruldan çıkan karar 58. Maddenin derhal uygulanması anlamına geliyor. Ve böylece UEFA ile yapılan pazarlık geçerliğini yitirdi. Evet, şimdi 58. Madde uygulanacak ve 8 takım, belki hepsi değil ama büyük ihtimalle yarısı, küme düşecek. Düşenlerin başını Fenerbahçe çekiyor ama onlar kimseye çaktırmıyorlar. Fener yönetimi Nazilerin Alman halkını “wochenschau” yalanlarıyla kandırdığı gibi taraftarlarını kandırıyorlar. Dün apar topar Sow transfer edildi, üstelik bir ulusal spor kanalında havaalanından tesislere gelene kadar canlı gösterildi. Fener propagandası tıkır, tıkır çalışıyor, Mahsun Kırmızıgülün türküsü eşliğinde, “yıkılmadım ayaktayım”. Ne zaman köşeye sıkışsalar milleti uyutuyorlar, tabi kendi kısımlarını biz yemiyoruz sade gülüyoruz. 2006 yılında istifa etmeler, başbakanın devreye girmesi filan, unutmadık. O zaman açılan şemsiyeye yakında ihtiyaç duyacaklar, çünkü paraşütsüz düşecekler.


Tek umutları TFF başkanının istifa etmesi ki, medya dün üstüne basarak MAA’nın istifa edeceği sinyallerini aldıklarını söylediler. Bu klasik bir baskıdır, çünkü sistemin hesapları allak bullak oldu üstü örtülü “Aydınlar defol git” diyorlar. Eğer MAA biraz şerefi, namusu varsa istifa etmez ve görevini yerine getirir! İstifa etse bile UEFA Nisan ayının sonuna kadar bu olayın kapanmasını EMİR EDİYOR! Şu kesin, şikeye ismi karışan kulüpler yeni yönetim gelsin ya da gelmesin şu saatten itibaren kendilerini düştü bilsinler çünkü cezaları kanaate göre kesilecek!


Kesin konuşmamın tek nedeni Euro2020! Bildiğiniz gibi Türkiye 2020 olimpiyatlarına resmen adaylığını koydu, bu biraz zor gözüküyor. Ama Euro2020 organizasyonu terslik olmadığı takdirde büyük ihtimalle Türkiye’de yapılacağını gelecek Alman Futbol Federasyon Başkanı Niersbach geçtiğimiz hafta açıkça belirtti, kaynak >>>link  Şu anlama geliyor, TFF mutlaka bu yükten en kısa sürede kurtulup Türkiye’nin yolunu Euro2020 organizasyonuna açmak zorunda! Ama siz yine kimseye çaktırmayın devam edin….

Weiterlesen

Münferit#9

25. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Kabahatin çoğu kimde diye sorarsanız şahsi görüşüm emniyet, medya, kulüp yöneticileri kadar bizde suçluyuz!


Evet, Ultralarında kabahati büyük çünkü bilerek sisteme teslim oldular. Hepsi değil tabi ki, genelde tribünde üst mertebelere ulaşmış, 1990’larda ortaya çıkan sözüm onlara “tribün liderler ya da başkanları ve onların yancıları” Her neyse, oraya gelmeden önce Ultras hareketini iki devire ayırmalıyız. İlki 1968 yılında sokakta başlayan parlamento dışı sol-sağ siyasi hareketinin tribünlere taşınıp devam etmesi. Bu bilinçli gelişmiştir, işin özüne bakarsak Ultras kendi başına bir alt kültürdür ve gerçek anlamda tribün kültürüyle pek alakası yoktur. Tribüne sade görsel ve radikal katkı yapmıştır.


Benzer gelişmeler holiganizm de yaşandı. 1950 yıllarında ABD’de vahim boyutlara ulaşan sokak çetelerinin kavgası İngiltere’ye sıçradı ve 1960 yıllarının sonlarına doğru tribünlere yansıdı. O seneler Mods, Tedy Boys, Skins vb. sokak çeteleri Londra, Liverpool, Manchester gibi büyük kentlerin sokaklarını savaş alanına çevirdiler. Şunu kesin diyebiliriz, Ultras ve Holiganizm paralel aynı zamanda tribünlerde başlamıştır. Yalnız, önemli bir faktör gözden kaçmamalı.  İtalya’da başlayan Ultras hareketinin siyasi boyutu kadar mahalli milliyetçilikte ön planda. Kuzey-Güney çatışmaları antika dönemine kadar dayanır.


Ultras hareketi 1970’lerin sonuna kadar seviyeli şekilde yürüyordu. Tribünlerde takıma verilen destek yeni boyutlara ulaştı. O güne kadar duyulmamış, görülmemiş değişik coşkulu tezahüratlar, görsel şovlar arttı. Çatışmalar delikanlıca ve iki tarafın güç ölçüşmesinden öteye gitmiyordu, hatta polisler o yıllarda hakemlik görevi bile üstlenmişlerdi. 1980’li yıllarının başında Ultras hareketinde ikinci devir başladı. Eski grupların dağılması tribüne gelen genç nesillere yeni gruplar kurma fırsatı doğurdu. Böylece parçalanmış grupları merkezden kontrol etmek zamanla imkânsız hale geldi. Yeni kuşak tribüncüler eskilerine nazaran daha vahşi, hırçın ve merhametsizdiler. Artık iki taraf arasında çıkan çatışmalarda güç ölçüşmek kimseyi kesmiyordu. Kasıtlı can yakmalar, dükkânları yağmalamalar, Molotof kokteyli fişekli saldırılar, bıçaklı kavgalar ve kasti cinayetler çoğalmaya başladı. Öyle vahşi boyut almaya başladı ki, kuzey kente bağlı bir faşist eğilimli grup mensupları başka ülkelerde yaşayan eşcinsel ve siyah insanları öldürüyor, bombalı eylemler düzenliyorlardı.


Kuşkusuz yeni kuşak Ultralar o senelerde çıkardıkları olaylarla sıkça gündeme gelen İngiltere’deki holiganlardan esinlenmişlerdi. Üstelik Avrupa kupalarında iki ülkenin taraftarları karşılaştığında dehşet dolu olaylar, katliamlar oldu. Yetkililer ortaya çıkan bu yeni fenomene karşı ilk zamanlar yeterli önlem almayı gerek görmediler, açıkcası çaresizdiler. Fakat her hafta sonu bir kat daha fazla artan şiddet olayları toplumda büyük tepkilere neden oldu.Yeni kuşak ultralara sert önlemler almak gerekliydi. Sosyolojik çözümler üretip olaylara karışan kişileri topluma geri kazandırmak, tribün kültürüne önem vermek yerine farklı bir yol seçildi. Devlet şiddeti daha sert yöntemlerle çözmeye karar verdi ve yeni bir polis modeli ortaya çıkardılar “çevik kuvvet”. Kontrgerillaya benzeyen çevik kuvveti ultraların üzerine salıp onlara karşı savaş açtılar. Bu yeni polisler ultralar gibi hırçın şiddet eğilimli ve modern silahlarla donatılmıştı. Devlet girdiği yolun yanlış olduğunu umursamıyordu. Toplumda tehdit unsuru gördükleri tribüncüleri ortadan yok etmenin tek yolu sert ve acımasız olmalıydı. Böylece ultraların, farklı renklere gönül verseler de, nur topu gibi bir ortak düşmanları olmuştu “polis!”


Bosman kanunu, UEFA kriterleri ve Avrupa kupalarında değişen statü(ŞL) futbola yeni yatırımcılar kazandırdı. Yayın haklarını satın alan özel televizyon kanalları bir anda kulüplerin ana gelir kaynağı oldu. Gittikçe futbolu pençesine alan medya taraftarları da manipüle etmeye başladı. Malum, Spor ve futbol kültürü düşük ülkelerde sözde “spor medyası” toplum üzerinde daha fazla etkilidir. Yaptıkları yalan haberlerle ezeli rakip taraftarlarını birbirine kışkırtarak düşmanlık çıkarıyorlar. Son senelerde yaşanan stat olaylarında %80 medyanın parmağı olduğu kesin. Medya içinde en büyük tehlikeyi oluşturanlar, kendilerini taraftar yanlısı gösterenlerdir! Onlar sistemin attığı oltanın ucundaki solucana benzerler. Bu şahıslardan mümkün olduğu kadar uzak durulmalı!


Futbolun hızlı sanayileşmesinden tribünlerde nasibini aldı. Günümüzde Kulüpler kadar Ultra oluşumları da kendi ürünlerini üretip geniş kitleye pazarlıyorlar. Böylece profesyonel ultralar türemeye başladı. Yöneticiler, medya, polis kadar tribün kültürünü bitme noktasına getiren unsurlardan birisi kuşkusuz “profesyonel ultralardır!” Medyanın futbola olan ilgisini iyi değerlendiren bu şahıslar kısa süre içinde pop yıldızı gibi meşhur oldular. Her fırsatta televizyon ekranlarında görülen profesyonel ultralar gerçek tribüncülerin gözünde iğrenç mahlûklardır.


Profesyonel ultralar tayfanın organize ettiği otobüs yerine takım uçağıyla deplasmana giderler. Çevre yollarında dinlenme tesislerine, tren istasyonlarına uzun zamandır uğramamışlar, gördükleri ne malum. Cebinde son kuruşunu harcayıp saatlerce aç susuz kalamazlar. Onlar lüks otellerde konaklar oyuncuların partilerine katılır. Profesyonel ultralar polisle çatışmaz, polisle pazarlık yapar hiç gözlerini kırpmadan menfaatleri uğruna arkadaşlarını satarlar. Profesyonel ultralar yöneticilerin maşalarıdır. Bir emirle sesi yüksek çıkan muhalif üyelere tribünden küfür ettirir, formsuz futbolculara ayar verirler. Her sezon öncesi beleş kombine için kulüp binası önünde yatarlar. Yeri geldiğinde hepsi yılların tribüncüleridir, stat önünde çok sabahlamışlardır.


Profesyonel ultralar davaya en büyük zarar veren adi parazitlerdir, aynı bilgisayarlara giren Truva virüslerine benzerler. Onlarla aynı havayı solumaktan iğreniyorum. Ve sırf bu yüzden Ultra olmaktan bazen nefret ediyorum……devam edecek

Weiterlesen

endüstriyel futbola karşı......

23. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

.......TRİBÜN KÜLTÜRÜ !!!

mesale.jpg

                                                 GALATASARAY supporters(uA) away in Eskişehir

 

                                                  NO AL CALCIO MODERNO !

Weiterlesen

Bugün Günlerden GALATASARAY!

21. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Metin-Oktay.jpgBana bir masal anlat baba
İçinde Ali Sami Yen olsun
Kapalı gürlesin
Eski açık yine sarı desin

Baba bir masal anlat bana
İçinde Metin Oktay, Fatih Terim
Cevat Prekazi, Gheorghe Hagi
Bülent Korkmaz, Hakan Şükür olsun

Bana bir masal anlat baba
İçinde tek aşkım Galatasaray
Birde güzelim İstanbul olsun....

galatasaray197374wx0.jpg

Weiterlesen

Palavra Anlatmayın !

21. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Dün TFF UEFA görüşmesinin ardından kulüpler birliği ikinci başkanının yaptığı açıklamaları ağzım açık seyrettim. İnanılır gibi değil, insanları gözlerinin içine bakarak kandırmak nasıl bir duygu olmalı diye sordum kendime. Öyle ki, adamlar gökyüzünün mavi olduğunu bildikleri halde karşı tarafa siyah olduğunu yutturmaya çalışıyorlar. Ve inanmaları için gerekirse siyaha boyamaya girişiyorlar.


Hiç gökyüzünün siyaha boyanması mümkün mü? İMKÂNSIZ!


O yüzden kimseye palavra anlatmayın beyler! Türkiye halkı sizin sandığınız gibi aptal değil, hele aptal yerine koyulmaktan hoşlanmazlar. 3 Temmuzdan bu yana söylediğiniz her söz sizi daha çok batırdı ve halkın gözünde rezil oldunuz. Şu saatten sonra yapacağınız tek şey lütfen Türk futbolunun başından “siktirin” gidin! Kusura bakmayın biraz kaba oldu ama duruma baktığımda aklıma gelen en hafif değim!


Sizleri bu konuyla fazla sıkmak istemiyorum. Malum yaklaşık 6 aydır kafamız ütüleniyor ve sürekli milleti kandırmaya yönelik her gün başka teoriler ortaya atılıyor. Türkiye’de şike olayları çıktığı günden itibaren takip edenler şu meşhur UEFA disiplin talimatnamesini iyi bilirler ve defalarca dile getirmişlerdir. Yinede halkı balık hafızalı sananlara ufak bir hatırlatma yapmakta fayda var!

   
Buyurun buradan okuyabilirsiniz  >>> link


Önemli olan 5. ve 6. maddeler.


İlk bakışta bu yaptırımları UEFA sade kendi organizasyonlarına (ŞL ve Avrupa Ligi) yönelik uygulayacağı gibi görünse de sanıldığı gibi değil! Adamlar öyle bir kanun tasarlamışlar ki istedikleri şekilde uygulama hakkına sahipler.


“Article 5bis Integrity of matches and competitions

1 All persons bound by UEFA's rules and regulations must refrain from any
behaviour that damages or could damage the integrity of matches and
competitions organised by UEFA and they must cooperate fully with UEFA at all
times in its efforts to combat such behaviour.

2 A breach of these principles is committed, for example, by anyone:

a) who acts in a way that is likely to exert an influence on the course and/or the
result of a match or competition by means of behaviour in breach of the
statutory objectives of UEFA with a view to gaining an advantage for himself
or a third party;

Yukarıda gördüğünüz yazı talimatnamenin lastik maddelerinden ufak bir örnek. Okunduklarınız  açık şekilde ifade edilse de sizi yanıltabilir!


Diyor ki;


UEFA kurallarına dâhil olan herkes(kulüpler ve onlara bağlı olan sporcular, yöneticiler) UEFA’nın organize ettiği tüm müsabakalara asla zarar veremezler. Verdikleri anlaşıldığı takdirde gerekirse UEFA ile işbirliği içinde bu şahıslara karşı gerekli önlemler alınmalıdır.


Gelelim altında yazılı maddelerine ki şu kısmı sakız gibi, istendiği taktirde her yöne çekilir.


Bu talimatı çiğneyenler;


a.    UEFA statüleri dışına çıkarak müsabakaların seyrini/neticesini değiştirenler. Ve kendi dâhil üçüncü şahıslara avantaj sağlayanlar.


b.    Direk ya da dolaylı yollardan UEFA’nın organize ettiği müsabakaları manipüle ederek bu maçlar üzerine bahis oynayıp maddi kazanç sağlayanlar.


Maddelerin satır aralarında yatan şunlar. Avrupa’da futbolun patronu UEFA. Her ülkenin federasyonu UEFA'nın koyduğu kurallar çerçevesinde hareket etmek zorunda. UEFA kapsama alanı Van’dan Oslo’ya Lizbon’dan Bakü’ye kadar, İsrail’de dâhil. 1994/95 sezonunda ( daha doğrusu GS-MANU eledikten sonra) ŞL statüsü ikinci kez değiştirildi. O günden itibaren ligi ikinci sırada bitiren takımlarda şampiyonlar ligine alındı. Hatta Avrupa’da puanı yüksek olan ülkeler 3, 4 takım götürme hakkı kazandı. Kuşkusuz maddi yönden cazip hale gelen ŞL günümüzde takımların şampiyon olamadıkları takdirde mutlaka bir ŞL sıralamasında bitirip katılmak istedikleri önemli organizasyon. Oraya katılmak için gerekirse her türlü pisliği yapmaya hazır olan kulüpler var. Eğer bir kulüp sezon içinde maçları manipüle ederek şikeyle Şampiyonlar Ligine katılma hakkı kazandığı taktirde otomatikman UEFA disiplin talimatnamesi kapsamına giriyor! UEFA ne kadar "biz ülkerin içişlerine karışmayız" diye ifade etmiş olsada, dolaylı yollardan kendi kriterlerini uygulama hakkına sahip! Çünkü her yol UEFA'ya çıkıyor!


Bu kadar açık ve net!


Benim aklımın almadığı, gerçekten TFF UEFA’ya dün KB ikinci başkanın basına yaptığı açıklamada belirttiği teklifi götürdüyse, kendilerini resmen rezil etmişlerdir. UEFA’nın böyle bir teklifi asla kabul etmez, edemez! Ettikleri takdirde kendi bacaklarına sıkmış olurlar! Kapalı kapılar arkasında mutlaka başka şeyler konuşulmuştur ve şimdilik kamuoyundan gizli tutuluyor. Fakat dün KB’nin açıklamasından hemen sonra FB yönetiminin açıklaması şahsen benim kafamı karıştırdı. Ve hiç samimi bulmuyorum, şikenin patlak verdiği ilk gün bu tavırı ortaya koysalardı olaylar bu boyuta gelmeyecekti!


Bakın arkadaşlar, akıl var mantık var derler ya. UEFA’nın Türkiye’ye vereceği taviz geleceğe yönelik referans oluşturacak. Bir kere, 4 sene önce Bochum savcılığının başlattığı ve hala süren bahis ve şike davası baltalamış olacaklar! Sonra, şimdiye kadar UEFA ile işbirliğine giren bazı federasyonlar, örneğin Yunanistan, Türkiye'ye verilecek tavizi kabul etmeyeceklerdir, ki kabul etmemekle haklılar. Böylece Avrupa’da diğer ülkelerinde önceden uygulanan ve ligden küme düşürülen takımlar ayaklanacaklar!


Kulüpler birliğine Noel babadan selamlar, listeyi içeriye geç verdiniz noel biteli 4 hafta oldu…..

Weiterlesen

Münferit#8

18. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

3 sene stat yasağı madden ve manen başıma büyük dert açtı. Bir yandan şanslıydım, ilk tutuklanmamdan dolayı hapis cezası paraya çevrildi. Avukatım iyi iş becermişti tabii bu arada onunda masrafları vardı. İş yerinde patronla yaşadığım sıkıntılar ailemin huzursuz kalması cabasıydı. Evet, dövüştüğümü inkâr etmiyorum ama asla bıçak kullanmadım. Delikanlı adam bıçakla işi olmaz, delikanlı adam kafasını çalıştırır yumruklarını kullanır!


Stat yasağı almam maçlardan uzak kalacağım anlamına gelmiyordu tabii ki, açıkçası futbolsuz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. İlk başlarda dikkatli hareket etmek zorundaydım malum, çünkü emniyet işi sıkı tutuyordu. İmza günleri karakola vaktinde bulunuyordum ama önemli maçları hiç kaçırmadım, bir yolunu bulup gidiyordum hatta çatışmalara bile katıldım.  Tribünde yüzümü atkıyla kapatıyordum, o yıllarda gişelerde yasaklı kişilerin resimleri asılı değildi fazla kontrolde edilmiyordu ve genelde hırgür çıkarıp kaynak yapılırdı, hem stat yasağı olanlara ya da bileti olmayanlara da yarıyordu.


Şu günlerde ise durum iyice zorlaştı. Yasalar sertleşti, kontroller sıkılaştı, sistem Ultralara karşı resmen savaş açtı. Geçmişte alınan önlemler yeterli gelmiyordu daha sert müdahaleler gerekliydi. Maç günleri güvenliği sağlamak yerel emniyet güçlerinin göreviydi fakat çoğu kez yetersiz kalıyorlardı. Onlarda güçlendiler, bazen biber gazları yerine savaşta dahi yasaklanan kimyasal maddeler kullanıyorlar. Öte yandan medya boş durmuyor her olayı abartıp, suni gündem yaratarak ortalığı gereksiz yere geriyorlar. Öyle ki, bazen taraftar grupları içine muhbir salarak ultralar ve polis arasında kasıtlı çatışmalar çıkarıyorlar. Tüm bunlar yetkililer tarafından bilinse de suç hep tribüncülerin üzerine kalıyor.


Spor müsabakalarında oluşan şiddete karşı özel yasalar anayasa içine alınarak tribüncülerin sivil hakları büyük şekilde sınırlandı. Bana öyle geliyor ki sanki birileri Ultralardan intikam alıyor, işin acı yanı tüm bu faşizan baskıların kamuoyu tarafından sessizce kabul görmesi. Bundan böyle futbol müsabakalarında olay çıkaran ultralar teröristlerle aynı seviyede yargılanacaklar. Her şey kabul edilir ama terörist damgası yemek asla kabul edilemez. Devletin bu tür davranışı halkı ikiye bölmektir, öyle ki statlarda çıkan kavgaların daha vahşetleri düğünlerde ya da konserlerde de oluyor ama kimse bu yüzden terörist, anarşist damgası yemiyor.


Yeni yasalar sade statlarla sınırlı değil. Örneğin deplasmana giderken bir dinlenme tesisinde iki taraftar grubu arasında çıkan arbedeler, tribünlerde söylenen tezahüratlar dahi suç kapsamına giriyor. Fişleniyorsunuz, eve hapis ediliyorsunuz, bankalardan kredi alamıyorsunuz. Ev sahibiniz, komşular, iş yerinizde arkadaşlarınız. Hatta akrabalarınız, eşiniz çocuklarınız size suçlu gibi bakıyorlar. Ve o klişeleşmiş lafları duymaktan bıkıyorsunuz“ kim seni zorluyor maça gitmeye, otur evde televizyondan seyretsene”…….devam edecek.

Weiterlesen

Münferit#7

15. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Malum hapis cezam bittikten sonra beni 2 sene stat yasağı bekliyordu.  İlk stat yasağımı kuzey metropolde almıştım, çevik kuvvetin cinnet geçirdiği gündü. Deplasman sektörü boşalırken durduk yere normal seyircilere saldırdılar aralarında çocuklar, yaşlılar, kadınlar, engelliler vardı. Tek suçları boyunlarında taktıkları takım renklerini içeren atkılarıydı. Stat kapısına karşılıklı dizilmiş çıkanları copluyordu şerefsizler. Olanlara tepkisiz kalamazdık ve bizde karşı saldırıya geçtik.


İlk işimiz stadın içindeki hidrandın emniyetini çözüp polisleri bir güzel ıslatmak oldu, böylece kapı önündeki kordonun dağılmasını sağlayıp insanları azaplarından kurtardık. Ardından hep beraber tribünün üst kısmına çekildik. Bu yeni bir gerilla taktiğiydi komşu şehrin ultralarından görmüştük, onlar zamanında başarıyla uygulamışlardı şimdi sıra bizdeydi. Bu arada çevik kuvvet tribünün alt kısmında kalkanlarla barikat oluşturmuş yavaş adımlarla bulunduğumuz bölgeye gelmeye başladılar akıllarınca bizi çember içine alacaklardı ama onları ne beklediğinin farkında değildiler.


Her şey planladığımız gibi gidiyordu. Biraz daha yaklaşmalarını bekledik sonra çığ gibi üzerlerine çöktük. Şaşkın tavuk gibi kaçmaya başladılar, bazıları korkudan silahlarını kalkanlarını bırakmışlardı. Çember içine aldık polisleri, bir grup arkadaş kapıya barikat kurdu, böylece dışarıdan takviye gücünün yolu kesilmişti. İçerde sade biz ve çevik kuvvet vardı, neredeyse eşit sayıdaydık üzerlerindeki üniformaları hiçbir işe yaramayacaktı şimdi sırf yumruklar konuşacaktı. Köşeye sıkışmışlardı ve biz ikinci saldırıya geçtik, bu sefer balyoz gibi bindik üzerlerine.


Tanrım ne kavgaydı, elimize geçirdiğimizi polislere vuruyorduk kemer, kırık koltuk, sopa. Hani şu çizgi romanda asteriks ve şişman arkadaşı hopdediksin Romalıları parçalıyor ya, işte tam öyle bir manzaraydı. Yıllarca biriken kin nefret bir anda boşaldı. O arada rakip tribünlerden destek tezahüratlar yükselmeye başlamıştı, “ düştü, düştü çığ düştü polis üstüne, düştü, ezdi, geçti çığ o**** çocuklarını”. Farklı renklere gönül versek de düşmanımız ortaktı. Zafer bizimdi polisleri fena pataklamıştık, hepsi birer zalimdi hak ettikleri cezayı almışlardı. Devletin verdiği silah ve üniformalarda bir işe yaramamıştı.


Churchill şöyle demiş “ tam zafer ya da hiç”. Biz o Pazar günü kendi açımızdan büyük zafer kazanmıştık ama elimize geçen bir hiçti. Video kayıtları ve çekilen resimlerden hepimizi birer, birer elleriyle koymuş gibi bulup kodese attılar.


Sabah saat 07:00, kapı çalınıyor. Olaydan iki ay geçmiş, kapıda sivil bir polis. Kullandığı adi tıraş suyunun kokusundan kilometrelerce uzaktan tanırsın pislikleri, aynı fahişeler gibi. Yüzüne bakmıyorum çünkü erkek erkeğin yüzüne bakar, karşımdaki devletin kiralık köpeği. Yanında iki kişi daha getirmiş sonradan fark ediyorum. Elindeki zarfı bana veriyor. “Tutuklama ve evinizi arama emri lütfen okuyun şuraya imza atın” Zarfı açıyorum, içindeki kağıt parçasını çıkarıp okuyorum “Yüce savcının emrine dayanarak, bla, bla, bla,……bilmem ne kanun filanca madde devlet güçlerine kasıtlı güç kullanma, kamu malına zarar vermeden dolayı 2 ay hapis ve 3 sene stat yasağı…..devam edecek

Weiterlesen
1 2 > >>