Ultralar, Dün ve Bugün - 22
İtalya Ultra alt kültürüne damgasını vuran Atalanta tribünlerini kısa da olsa ele almak istiyorum çünkü onlar bunu hak ediyor. Malum, İtalya ve Dünya’da en çok tanın 2005 yılında dağılan AC Milan tribün oluşumu Fossa dei Leoni ama BNA (Brigate Neroazzurre Türkçe Komando Siyah Lacivert) grubu onlar kadar muhteşem bir duruşları vardı.
Atalanta Tribünleri
Bir tarafta sıkılmış bir yumruk, diğer tarafta zafer sembolünü gösteren iki parmaklı bir el. Bergamo stadyumunun kuzey tribününde 1972 yılında açılan ilk pankart Atalanta Commandos'a aitti. Bir yıl sonra, 1973'te onlara Dalmine ve çevresinden gençleri bir araya getiren Panterler katılacaktı.
Kısa sürede İtalyan ultralarının en önemli ve saygın gerçeklerinden biri haline gelen Brigate Neroazzurre'nin (BNA) doğuşunu görmek için 1976 yılına geri dönmemiz gerekiyor. 1982'de Komandolar dağıldı, artık birkaç yıl içinde Atalanta taraftarlarının referans noktası haline gelen grupların mizacı tarafından alt edilmişti. 1983 yılında, daha önceden var olan üç küçük grubun birleşimi sonucunda Wild Kaos doğdu. Stoned Island Collective ve Armata. Kaos'un çizgisi Brigate Neroazzurre'ninkinden bile daha aşırı olacaktı. Şiddetin doruk noktasına ulaştığı seksenli yıllarda Atalanta tribünü İtalya'daki en agresif gruplardan biri olarak öne çıktı, ancak kendisini yumruk yumruğa olduğu sürece fiziksel çatışmadan asla vazgeçmeyen, ne yazık ki o dönemde tribünlerde ve sokaklarda hızla yayılan bıçakları asla kullanmayan bir felsefenin lideri olarak konumlandırır BNA grubu!
Bu düşünce 1995 yılında Vincenzo Spagnolo'nun Cenova'daki ölümünün ardından İtalyan taraftarların ortak bildirisinin temeli olan ve Atalanta taraftarları üzerinde güçlü bir iz bırakacak olan 'Basta lame, basta infami' (Ne kadar bıçak O kadar rezillik, YETER!) metninde de yinelenecektir. Şu anda, Kaos'un sona ermesi, Supporters'ın doğuşu ve Brigate Neroazzurre'nin dağılmasından sonra (Eylül 2005), Pisani tribün grupları kendilerini 'Curva Nord Bergamo' adı altında devam etti ve onlarda Eylül 2021 yılında dağıldılar. Eklediğim linklerde detaylı bilgiler mevcut;
/image%2F1393153%2F20221022%2Fob_3004e4_1408x792.jpg)
Curva Nord Pisani, Bir Ultra Servüveninin Acı Sonu - Blog von Erdal Güngör
Tam da Atalanta için her şeyin yoluna girdiği bu dönemde, 1997 yılında trajik bir kaza geçiren eski oyuncu Federico "Chicco" Pisani'nin adını taşıyan "Curva Nord Pisani" taraftar grubu g...
https://ultras-istanbul.over-blog.de/2022/10/curva-nord-pisani-bir-ultra-servuveninin-aci-sonu.html
/idata%2F2509102%2Fcimbom%2Fcomunicato.gif)
Mentalita ULTRAS#21 Baste Lame, Baste Infami - Blog von Erdal Güngör
Spagnolo ölümünün ertesi haftası İtalya'da yas ilan edilerek tüm spor branşlarında yapılacak müsabakalar iptal edildi. Atletizmimin de aralarında bulunması tuhaf belki futbolu diğer s...
Tribünde sergilenen Semboller
Pankartlar Kafatasları, Kelt haçları ve Che Guevara’lı sopalılar. Takımı destekleyen ya da Ultras gruplarının tutkusunu yücelten pankartlar artık gelişigüzel ve ara sıra değil, daha gösterişli ve profesyonel bir şekilde kumaş üzerine boyanmış sloganlar haline geldi. Pankartlar zaman içinde kalıcı olmaya, tüm lig boyunca boyunca, hatta birkaç yıl stadyumda açılmaya ve sergilenme devam ettirildi. En sık kullanılan semboller arasında, şüphesiz ürkütücü ama aynı zamanda ölene kadar sürecek bir takım sevgisini vurgulayan kafatası yer alıyor.
Torino’lu Ultras Granata'nın pankartında çapraz kaval kemikli kafatası, Ultras Bari'ninkinde kanatlı kafatası, AC Milan Brigate Rossonere'ninkinde Nazi SS'lerini anımsatan çapraz kemikli kafatası vardır (aslında belirgin bir şekilde solcu bir çağrışımı olmasına rağmen). Sadece birkaç örnek vermek gerekirse, Juve Fighters'ın pankartında miğferler ve somun anahtarları vardır.
Ya da Brescia'dan Empoli'ye, Atalanta'dan Pisa'ya, Perugia'dan Ternana'ya, ilk Salerno ve Avellino taraftarları arasında, hatta daha sonra açıkça sağcı olacak ilk Lucchese Ultralarının pankartında Che Guevara'nın yüzü. Öte yandan Lazio'nun ilk Kartal Taraftarları'nın pankartında, 28 Ekim 1979'daki derbide Vincenzo Paparelli'nin ölümünün ardından şiddet içeren görüntülerin yasaklanmasına kadar Alman Wehrmacht kartalı vardı.
Ultra gruplarının pankartı, bir taraftarın ve bir topluluğun simgesi tanınabilir, somut unsuru haline gelir. İç saha maçlarında açılan pankart neredeyse her zaman daha büyük, daha özenle detaylandırılmış ve daha değerlidir. Ve bir de “deplasman” pankartı vardır, tam da grup evden uzakta, ateşli sahalarda seyahat ederken ulaşım riskini ve zorluklarını azaltmak için küçültülmüş bir versiyonda.
Tehlikeli bir deplasman maçında iç sahada açılan pankartını taşımak, bir grup için rakip taraftarlara karşı cesaret ve meydan okumanın nihai ifadesini temsil eder. Adeta şöyle demek ister gibidirler: “Sizden korkmuyoruz, bugün evimizde oynuyoruz” mesajı içerir. Pankartı korumak, açmak ve stadyumun setine yerleştirmek, maç sonunda katlamak, deplasman maçlarına götürmek ve rakiplere karşı savunmak tribün çocukları için bir onurdur!
Pankart, Yunanca synballo fiilinden (syn, 'birlikte' ve ballo, 'atmak') türetilmiş bir kelimenin etimolojik anlamında bir semboldür, bir arada tutan şeydir. Ultralar için grubun pankartı ya da bayrağı kısa süre içinde en az tuttukları takımın forması kadar önemli hale gelecektir. Bir çatışmada pankartın kaybedilmesi, rakip tarafından çalınması, Ultras dünyasının yazılı olmayan kurallarına göre grubun dağılmasını gerektirir.
Bu arada, mühimmat ve teçhizat dükkanları periyodik olarak stadyumda kullanmak üzere meşale ve sis bombası arayan Ultralarla dolar. Çoğu zaman meşaleler (demiryolu* ve denizcilik sinyalizasyon malzemesi) istasyonlarda durdurulan trenlerden çalınır. Tribünde, takımlar sahaya girerken ilk koreografilerde Ultralar tarafından yakılan mavi, kırmızı, turuncu, mor gibi her renkten teneke kutu dumanı ile havai fişeklerle renklendirilir. Yoğun duman maçların ilk dakikalarında havayı nefes alınamaz hale getirir, haber ve spor yayınları için televizyon yayınını engeller, ancak bir süre sonra kaybolur. O yıllarda İtalyan stadyumlarının (en büyükleri bile) tamamı 1990 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak çalışmalara kadar açıktı ve bu nedenle duman kısa sürede dağılıyordu. Bazı durumlarda, tribünlere bir renk katmak için, takımlar sahaya girerken okullara, üniversitelere, ofislere kaçırılan yangın söndürücüler bile kullanıldı….devam edecek
*İtalyan Demiryolları güvenlik talimatlarına göre trenlerde meşale bulunmaktadır!
Profesyonel Futbolcular Sendikasından Önemli Uyarı!
Uluslararası Futbolcu sendikası Fifpro, Dortmund'dan Jude Bellingham'ı örnek göstererek genç oyuncular üzerindeki baskının nasıl arttığını belgeliyor. Diğer top klas liglere nazaran Dünya Kupası'ndan sonra sakatlığa yatkınlık açısından Bundesliga, geç başlaması nedeniyle de genel olarak daha iyi durumda.
Jude Bellingham 29 Haziran'da 20 yaşına giriyor. Bugün itibariyle, hazırlık maçlarını saymazsak, lig, üst düzey Avrupa kupa ve uluslararası milli maçlarda 14,445 dakika oynamış durumda. Bu sayı, 20 yaşına kadar 10,989 dakika oynayan İngiliz milli takımının bir önceki rekortmeni Wayne Rooney'den (1985 doğumlu) oldukça fazla.
Jude Bellingham gibi günümüzün genç oyuncuları geçmişe göre daha fazla fiziksel ve zihinsel zorlanma altında. Diğer genç oyuncuların daha yakın zamanlardaki karşılaştırıldığında değerleri daha da düşük: Jadon Sancho (2000 doğumlu) genç yaşta 7184, Raheem Sterling (1994) 7174 ve Marcus Rashford (1997) 5936 dakika oynadı. Uluslararası futbolcular sendikası Fifpro'nun genel sekreteri Jonas Baer-Hoffmann, "Oyun takviminin giderek kısalmasının günümüzün en iyi oyuncuları üzerinde önceki nesle kıyasla daha fazla zihinsel ve fiziksel baskı yarattığı kanıtlanmıştır," diyor.
Bu yaz 103 milyon avro bonservis bedeli karşılığında Real Madrid'e transfer olan Bellingham, tüm sezon boyunca diz problemleriyle boğuştu ancak yine de BVB ve milli takım için Katar'daki Dünya Kupası da dahil olmak üzere çoğu maçta kendi isteğiyle oynadı.
Fifpro oyunculara rahatlama sağlanması için kampanya başlattı. Bellingham üst düzey futbol kariyerine ilk kez 2019 yılında 16 yaş 38 günlükken İngiltere ikinci liginde Birmingham City FC formasıyla başladı. Fifpro uzun süredir zorunlu sezon içi ve sezon dışı tatiller, İngiltere'de geçirilen hafta sayısına sınırlama getirilmesi ve yurt dışı seyahatlerin en aza indirilmesi için kampanya yürütüyor. Başkan David Aganzo, İstanbul'daki Şampiyonlar Ligi finali öncesinde bir raporun lansmanında yaptığı konuşmada, "Oyuncuları psikolojik ya da fiziksel yaralanmalardan korumak için bazı önlemler almamız son derece önemli" dedi.
Katar'daki Dünya Kupası futbolda bugüne kadar bilinmeyen olağanüstü durum oluştu. Üst düzey oyuncuların iş yüküne ilişkin 60 sayfalık raporla futbolcular sendikası, Katar'daki Dünya Kupası öncesinde ve sonrasında tamamen yetersiz hazırlık ve toparlanma süreleri olarak gördüğü durumu da belgelemek istiyor. Maçların kış aylarına denk gelmesi nedeniyle ortalama hazırlık süresi 31 günden yedi güne, son maçtan sonraki ortalama toparlanma süresi ise 37 günden sekiz güne düştü. En uç örnek, Polonya'nın Dünya Kupası'ndan ayrılmasından dört gün sonra İtalya Serie B'de Benevento Calcio formasıyla sahaya çıkan Kamil Glik'ten geldi.
Premier Lig (26 Aralık), Ligue 1 (28 Aralık) ve La Liga (29 Aralık) Dünya Kupası'nın ardından Aralık ayında, Serie A 4 Ocak'ta ve Bundesliga ise 20 Ocak'ta lig maçlarına yeniden başladı. Fifpro raporuna göre yılın ilk dört ayında Almanya'nın en üst liginde 137, İspanya'da 160, İngiltere'de 187, İtalya'da 194 ve Fransa'da 196 kas, bağ ya da tendon sakatlanma vakası görüldü. Belirtilmeyen "Diğer sakatlıklar" kategorisi de dahil olmak üzere, Nisan ayına kadar 1394 sakatlık sayıldı. Baer-Hoffmann "2024/2025 oyun takvimi sporcuların sağlıkları ve kariyerleri üzerindeki baskıyı daha da arttıracak" diyerek federasyonların ve kulüplerin "özen yükümlülüklerini daha güçlü bir şekilde yerine getirmelerini" talep ediyor.
Vahşileşen endüstriyel futbol, aslında finansal futbol demek daha doğru olur, futbolun gelişmesine katkısı SIFIR! Aksine! Dünya kaynaklarını ve İnsanı tüketerek bitiriyor. Günümüzün üst düzey profesyonel futbolcuları bir zamanların yarış atlarından bir farkı kalmadı, tek avantajları insan olmaları. Jude Bellingham verilerine baktığımızda bu vahim tablo göze çarpıyor. Milyonlarca dolar, Euro, Sterlin kazanan oyuncuların üzerine binen baskı, yıpranmaları ileri yaşlarda ortaya çıkacak hasarı para ile telafi etmesi mümkün değil.
Gittikçe canavarlaşan toplumların tüketim alışkanlığı, Futbola hâkim olan TV/bahis vb. eğlence endüstrisi para için her şey yapmaya hazır, gerekirse Dünya’yı da yok edecek kadar aç gözlü. Niteliğini kaybeden yarış atları beklenen performansı vermediğinde kafasına sıkıyorlar gün gelir prof. Futbolcularında sonu aynı olur, kim bilir?
KAHROLSUN endüstriyel futbol ve uşakları…!
Münferit, Bir Ultras Romanı-35
Romanı baştan okumak için aşa linke tıklayın;
Münferit, Bir Ultras Romanı - Blog von Erdal Güngör
Münferit#1 Münferit#2 Münferit#3 Münferit#4 Münferit#5 Münferit#6 Münferit#7 Münferit#8 Münferit#9 Münferit#10 Münferit#11 Münferit#12 Münferit#13 Münferit#14 Münferit#15 Münferit#1...
https://ultras-istanbul.over-blog.de/pages/Munferit_Bir_Ultras_Roman-1035808.html
Can sıkıcı pazartesilerden biri, tozun sigara dumanına karışmış leş gibi naftalin kokan oda. Pencereden vuran güneş ışınları oda meşaleye boğulmuş güney tribününü andırıyordu.
Toz duman içinde kalan D. Temiz hava almak için pencereyi açtı, polisten saklanmanın en güvenilir yolu düşmanın şehrinde olmaktı. İşe yaramıştı ama yine de gündüz sokaklardan uzak durmak daha emniyetliydi.
Küçük bir motelde kalıyordu, bok yuvası demek daha doğru olur. Tuvaletin künkü en son 20 sene önce temizlenmiş olmalı, sap sarı leş gibi kokuyordu. Paslanmış duş vanasını açtı buz gibi suyla duş aldı, kendini kaçak dizisinde polisten kaçan Dr. Kimble gibi hissediyordu.
Suçu, geçmişte bir Ultra grubu mensubu olmaktı, karşılıksız her pazar günü yağmur çamur mesafe tanımadan armanın peşinden koşan bir Ultra. Gruptan ayrılalı çok olmuştu ama suçu hafiflememişti. D. Bir Ultra yazardı, geçmişte tribünde yaşananları, Ultra felsefesini genç nesle aktaran davanın sürmesi için mücadele eden yazarlardan. Ülkede Ultra olmak bir suçtu, terör suçu ile eşitti. Güvenlik güçleri bu akımın önüne geçmek ve yok etmek için büyük çaba gösteriyordu özel birlikler oluşturulmuştu.
Telefonu çaldı, diğer uçta bir zamanlar beraber tribünde omuz omuza mücadele verdiği can dostu Giovanni.
- Selam gio nasılsın?
- D. Nerelerdesin amk özlettin kendini
- Kaçıyorum kanka peşimdeler
- Yazılarını okuyorum dostum, bak sana yeni hikâye buldum ihtiyar bir Cremonalı anlatacak seni tanıyormuş.
- Cremo’lu? ver bakalım konuşalım
- Selam, ben Cremona'dan Massimo. Sesto San Giovanni'de alt liglerden Ultra gruplarının bir toplantısında tanıştık. Bana ultra hikayelerden oluşan bir antoloji yazma projenizden bahsetmiştin. Birçoğu hatırlamaz İtalya'da bir futbol maçı vesilesiyle ilk ölenlerden biri Cremona'dan Cremo'yu, Milan'ı ve her şeyden önce futbolu seven bir çocuktu. Adı Marco'ydu ve San Siro'ya Cremo'nun Serie A'ya yükselmesini kutlamak ve büyük Milan'a karşı sahada nasıl bir performans sergileyeceklerini görmek için gitmişti. Hayatının en mutlu günüydü. Bir otoparkta, sırf arabasının plakası Cremona olduğu için bir Milan ultra tarafından kalbinden bıçaklandı ve öldü. Kalbinin yarısı kırmızı ve siyah olmasına rağmen O kadar saçma bir hikâye ki kimse hatırlamak istemiyor. Bunu bizim için sen yap. Sana bu trajedinin açıklamasını Ultras Cremonese'nin ana sayfasında olduğu gibi gönderiyorum.
- Tamam mail adresimi not al oraya atarsın. Bu arada siz Cremona’lılar çifte ırksınız orospu çocukları cezasını çekiyorsunuz.
- Ya siktir et bro sen işine bak amk, hikâyeyi yaz kolay gelsin.
20 Eylül 1984, San Si-ro stadyumuna akın eden 10,000'den fazla Cremonesi için gerçekten inanılmaz bir gündü. Marco Nicoletti takımının ilk golünü attığında, özellikle de Kırmızı Gri Taraftarlar pankartının arkasında toplanan bizler kelimenin tam anlamıyla patladık.
Öyle bir tezahürat vardı ki, altımızda duran Commandos Tigre bu duruma şaşırmıştı. İlk yarının sonunda birkaç Milanlı günye tribünden kavga çıkarmak için yanımıza geldi, ancak her şey hakaretlerde kaldı diyelim.
Maçtan önce ise stadyum çevresinde birkaç küçük çatışma oldu ve iyi savunma yaptılar.
Daha sonra Hatley'in iki golüyle 2-1 kaybettiler ama sahada Cremo, Baron Nils'in çalıştırdığı Milan'a karşı kendilerini utandırmadı iyi maç çıkardılar.
Stadyumdan ayrılırken rakip Ultralar ile sözlü sataşmalar oldu. Ancak o yıllarda San Siro'da temas ararsanız bu kolaydı ve o zamanlar polis koruması olmadan bu daha da kolaydı.
Her neyse, otobüslerimiz ve arabalarımız tekrar yola çıktı ve ancak şehre vardığımızda stadyum otoparkında neler olduğunu duyduk. Olay aşağı yukarı şöyle gelişti: Maçın bitiş düdüğüyle birlikte arabaya dönerlerken Castelleone'den (Cremona eyaletinde bir kasaba) gelen dört çocuk saldırıya uğradı ve Marco nasıl ve neden olduğunu bile anlamadan bıçaklandı.
Marco Fonghessi ölümcül bıçak darbelerini boynundaki Milan atkısı ve kolunun altındaki Cremonese koltuk minderiyle aldı. O sırada ne Milan şehri ne kulübü, ne de taraftarlar en azından herhangi bir duyguyu ima etmek için büyük bir çaba göstermedi. Kırmızı siyahlı yönetimden hiç kimse cenazeye katılmadı ve Marco Fonghessi'yi aynı zamanda ve özellikle bir Milan taraftarı olarak düşünürseniz, kelimeler kifayetsiz kalır. Bir taziye telgrafı bile yollamadılar.
Rövanş maçında birçok büyükı olay yaşandı. Bir Cremonalı deneme yaptı, raylardan birkaç cıvatayı söktü ve Milanisti'yi şehre getiren trenle neredeyse kazaya neden oluyordu (denedi... kulağa daha iyi geliyor)
Maç havai fişeklerle sona erdi. Birkaç Milanisti sahaya atladı ve bizimkilerden dördüyle kavga etti, hatta Mondonico da kavgaya katıldı bizimkilere yardım etti! Diğer Rossoneri'ler tribüne saldırdı ve içimizden biri o anın sıcaklığıyla onlara davul fırlattı (Fossa'dan gelenler bunu anlattı). Sonra dışarıda tren taş yağmuruna tutuldu ve çok sayıda tutuklama oldu, toplam 10-15 kişi karakola götürüldü ve orada da neredeyse bir arbede yaşandı.
Diyelim ki çok daha fazlası yapılabilirdi ama böyle oldu. Belki herkes için daha iyi oldu.
Ama birisi gri bir duvara kırmızı boya ile şöyle yazmış: “Marco, intikamın alınacak” devam edecek...”
Ultralar, Dün Ve Bugün-21
Sahaya geri dönüyoruz
Ultralar, sadece büyük maçlar için değil, Serie A'dan C'ye, o zamanlar her zaman dolu olan stadyumlarda, tribünün en önünde tellere yakın, birbirlerine bastırarak, oyunu kesinlikle ayakta takip ederler. Tezahürat, sette duran tribün liderleri tarafından organize, koordine edilir ve yönetilir. En iyi bilinen isimler arasında (aşağıda bahsedilenlerin hepsi bugün hayatta değil) Juventus'un ilk günlerdeki Filadelfia tribünün Ultra lideri karizmatik Beppe Rossi ve Toro'nun Maratona tribünün lideri Joe, nam-ı diğer Salvatore Genova vardı. Ya da Lazio'nun 'Tassinaro' olarak bilinen Goffredo Lucarelli'si veya Salerno'nun herkes tarafından 'il Siberiano' olarak bilinen Carmine Rinaldi'si. Şubat 2017'de, Catania Ultra olşumunun kurucusu 'Falange' olarak bilinen Ciccio Famoso hayatını kaybetti.
Ultras liderleri, daha görünür olmak ve böylece diğer taraftarlar tarafından duyulup takip edilmek için alçak duvarlarda, korkuluklarda ve beton platformlarda durarak tezahüratın yönetimini ele alırlar. En yenilikçi gruplar 1970'lerin başlarında megafonları futbol tezahüratına dahil ederek siyasi propaganda için kullanılan bir başka aracı yeniden tasarladı ve geçit törenlerinden tribünlere taşıdı.
Juventuslu Beppe Rossi, 1970'lerin ultraları ile birlikte bu fenomeni araştıran ilk kitap ve belgesel versiyonu Ragazzi di stadio'nun yönetmeni ve yazarı Daniele Segre'ye tribünü şöyle tarif ediyor "Ben sadece stadyum atmosferiyle ilgilenirim. Tribünde sette dururken biraz aksiyon görürüm ama maçın geri kalanında insanların bağırmasını yönlendirmek için sahaya hep arkamı dönerim" dedi. “Gol, onu görürsünüz ya da görmezsiniz fark etmez”. Ultralar için, hatta kökenleri için bile önemli olan orada olmaktır. Maç da önemlidir, nihai sonuç da ama belli bir noktaya kadar. Ultralar için tezahürat yapma mücadelesinin kahramanları olmak şimdiden çok daha önemli hale geliyor.
İtalya'daki birçok stadyumda taraftarların üstünlüğünün ve Ultras kimliğinin sahadaki nihai sonuçtan daha değerli olduğunu vurgulamak için söylenen (goliardia bileşeni olmadan değil) “A noi della partita, non ce frega un cazzo” (oyun umurumuzda bile değil) korosuyla sentezlenen kavramın radikalleşmesine kadar. Ve bugün bile birçok Ultra maç sonunda, özellikle deplasman maçlarında, takımın sahada elde ettiği sonuçtan neredeyse daha fazla, tribünlerdeki grubun performansını, tezahürat ve sayısal katılım mücadelesini tartışır ve analiz eder.
Ultra hareketin İtalya’da başladığı tarihten günümüze kadar gelen ve neredeyse tüm Dünya’da bu harekete gönül vermiş, benimsemiş tribüncülerin bir ortak felsefesi vardır;
Maçın devam ettiği dakikalar içinde dünyanın merkezinde siz varsınız. Ve bunun sizin için bu kadar önemli olması, 90 dakika susmadan verilen karşılıksız destek, tüm bunlar için çok önemli bir unsur olması, bunu özel kılıyor. Çünkü oyuncular kadar maça belirleyici oldunuz. Ve siz orada olmasaydınız, futbol kimin umurunda olurdu ki? Harika olan şey de tüm bunların tekrar tekrar yaşanması....!
Hangi takıma gönül verdiğiniz önemli değil, ister Galatasaray tutkusu olsun ister burada incelediğimiz örneklerde olduğu gibi herhangi bir İtalyan futbol takımı tutkusu, hepsi tribünde aynı şeyi yapar. Ultralar takım için belirleyici olabileceklerinin, destek olabileceklerinin, zafere doğru koşarken belirleyici enerji olabileceklerinin çoktan farkına varmışlardır.
Football without Ultras is Nothing….! Devam edecek
Münferit, Bir Ultras Romanı-34
Eklediğim linkten romanı baştan okuyabilirsiniz;
Münferit, Bir Ultras Romanı - Blog von Erdal Güngör
Münferit#1 Münferit#2 Münferit#3 Münferit#4 Münferit#5 Münferit#6 Münferit#7 Münferit#8 Münferit#9 Münferit#10 Münferit#11 Münferit#12 Münferit#13 Münferit#14 Münferit#15 Münferit#1...
https://ultras-istanbul.over-blog.de/pages/Munferit_Bir_Ultras_Roman-1035808.html
Heysel 29.05.1985
29.05.1985 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Finali Juventus – Liverpool. Yer Belçika'nın Brüksel kentindeki "Heysel" stadyumu.
"Liverpool güçlü ama onları yenebileceğimizi biliyoruz," dedi Platini. "Bunu daha önce ocak ayında, Torino'daki Comunale stadyumunda, inanılmaz kar yağışının ardından kırmızı topla oynadıkları zaman yapmıştık. Boniek o gece olağanüstü bir performans sergilemişti. Zibì'nin iki golüyle 2:0 kazandık, Süper kupayı da böyle aldık.”
Grande Place
Brüksel'deki Grand Place meydanı, 29 Mayıs 1985 günü sabah saat onda paramparça olmuş bir halıya dönmüştü. İngilizler her yerde kamp kurmuşlardı. Birçoğu yerde yatıyor ve bira kartonlarını yastık olarak kullanıyordu, içki ve işemeyle geçen uzun bir gecenin ardından etrafta sadece yarısı boş kutular görünüyordu.
Boş şişeler el bombası gibi yere ya da eğlence olsun diye havaya atılıyordu. Z bölgesinin önündeki tepenin ardındaki Atomium'un, gerçek dışı masmavi gökyüzüne karşı duran, pencereler ve yürüyen merdivenlerle dolu devasa bir paslanmaz çelik yapıydı. Bu fütüristtik yapı insan bilgisinin ve aklının yüceliğini sergiliyordu. Geriye dönüp baktığımda, neredeyse kafirce bir kumar oynandığını görüyorum.
Güzel bir gündü, güneş pırıl pırıl parlıyordu ve hava sıcaklığı makul derecede yüksekti. Brüksel'in birçok meydanı bayraklar ve atkılarla doluydu, bazen Juve'nin siyah ve beyazı, bazen Liverpool'un ateşli kırmızısı. İngilizlerin gürültülü tezahüratları şehrin sokaklarında yankılanıyor, İtalyan taraftarların daha rastgele ve daha az organize tezahüratlarına karışıyordu. İngilizler ve İtalyanlar, İtalyan taraftarların daha gelişigüzel ve daha az organize tezahüratlarına karışıyordu.
İngilizler ve İtalyanlar birbirleriyle tanışmakta tamamen rahattılar. Atmosfer dostça, kahkahalar, şakalar, atkı değişimi, karşılıklı saygıya odaklanmıştı.
Bir katliamın başlangıcı
Saat 16:00 sularında, tıklım tıklım dolu binlerce genç taraftar sabırla İtalya'dan gelen Ultralar kulüpleri için ayrılan köşenin (Sektör Z'nin tam karşısında) kapılarının açılmasını bekliyordu. Kızgınlığın ilk işareti tam oradaydı. Saatlerdir güneşin altında bu girişlerin açılmasını bekliyorlardı. Ancak Belçika polisi yüzünden bu büyük bir sorun gibi görünmüyordu. Binlerce insanın ortasında, baskıcı görünümünü kaybetmemek için çok endişeli olsa da yine de kendini at sırtında ortama hâkim gösteren polis.
Taraftarların ortasında devriye gezen bu atlı birlikler, belli ki bu kadar gürültüden ve bu kadar çok insandan rahatsız olarak kişneyen atlar tekme atıyor, taraftarlar arasında dalgalanmalara neden oluyordu. Birkaç santimetre ötelerinde bıraktıkları dışkıdan hiç bahsetmiyorum bile. Ellerinde garip tahta coplar taşıyan birkaç jandarma şaşkın ve kaybolmuş bir şekilde etrafta koşuşturuyordu.
Brüksel stadyumu virane görüntüsüyle dikkat çekiyordu. Harap, eskimiş, böylesine önemli bir final için onu seçen UEFA kadar suçlu. Yüzyılın Maçı! "Yüzyılın Maçı!" diye gürlüyordu İngiliz gazeteleri ve dergileri dokuz sütun halinde, yırtık pırtık ve dışkı bulaşmış bir halde, stadyum önündeki kaldırımda birbirlerine çarparak.
Bazı İngiliz taraftarlar topuklarını basamaklara sertçe vurarak tuğla ve taş parçalarını kolayca yerinden kırdı ve ceplerini mermilerle doldurdu. Ayrıca, stadyumun seviyesi caddenin seviyesine kıyasla çok düşüktü alçaltılmıştı çünkü saha bir tepenin altındaki çukurda bulunuyordu. Bu nedenle, tribüne giriş kapılarından ayıran sınır duvarı gülünç bir kolaylıkla aşılabiliyordu. Birkaç düzine Belçikalı jandarmanın donuk ve aciz bakışları altında.
Bazı İngilizler herhangi bir arama yapılmadan rahatça içeri alındı. Diğerleri, Sektör Z'nin önündeki kaldırımdan kırdıkları sopalar ve çimento parçalarıyla bloğa koştu. Diğerleri ise tüm bira kasalarını ve içki şişelerini taşıdı. Bileti olmayan ya da başka sektörler için bileti olan pek çok kişi köşelerdeki ahşap kapılara tırmandı ya da kapıları tekmeleyerek açtı.
Böylesine önemli bir final için ideal güvenlik önlemleri!
Z Sektörü
Sektör Z'nin üzerindeki gökyüzü turuncuydu ve İngiliz bayraklarının kırmızısının, etkileyici atkı hareketlerinin, formaların, yeleklerin, meşhur, tehlikeli şöhretli "Kırmızıların” tutkulu, şiddetli ve saldırgan holigan olarak ünleriyle Avrupa çapında bilinen, korkulan ve saygı duyulan taraftarların asık suratlarındaki sert bakışlarının yansıması ortamın muazzam gerginliğini ifade ediyordu.
Liverpool taraftarları
Z tribünü uçsuz bucaksız bir kırmızı denize dönüşmüştü. Tezahüratlar bu kez öncekinden daha güçlü bir şekilde stadyumda yankılandı ve eğlence her zamankinden daha güzel bir şekilde devam ediyordu "You'll never walk alone!" Bir uluma. Liverpool taraftarlarının sunabileceği en güzel şey.
Liverpool bir yıl önce Roma Olimpiyat Stadyumunda AS Roma'ya karşı oynadıkları Ulusal Şampiyonlar Kupası Finalinde Falcao, Conti ve Di Bartolomei'ye hayran kalmışlardı. Sonunda dramatik bir penaltı piyangosunun ardından kaybettiler. Roma’da holiganlar yine renkleri, tezahüratlarının bütünlüğü ve genel olarak ihtişamlarıyla hayranlık uyandırmıştı. Sarı ve kırmızı Olimpico stadyumunun içinde kendine has bir gösteri, daha önce hiç olmadığı kadar dolu ve coşkuluydu. Orada da İngilizler, İtalya'nın başkentini kasıp kavuran çatışma içine girdiler ve tehlikeli olduklarını kanıtladılar. Ama burada çatışmalar eşit zihniyete sahip gruplar arasında patlak vermişti. Roma Ultraları ve İngiliz holiganları arasında. Ve görünen o ki gazetelerin verdiği haberlerden anlaşılan adadan gelen kötü şöhretli holiganlar Romalı Ultraların hışmına uğramıştı ve fena dayak yediler. Ancak Heysel stadyumunda durum aynı değildi, aynı olamazdı da. Dövüşlerin "eşit zihniyet grupların arasında" gerçekleşmesi için hiçbir koşul yoktu. Sadece masumların suçlu bir şekilde katledilmesi için koşullar vardı.
Gençler arasında bir dostluk maçı düzenlendi. Tesadüfe bakın ki, taraflardan biri beyaz ve siyah, diğeri ise kırmızı tişörtler giyiyordu. Açıkça görüldüğü üzere, Juventus taraftarları beyaz tişörtlüleri, Liverpoollu kızıllar da kırmızı tişörtlüleri destekliyordu.
Maçın ortasında, İngilizler için ayrılan bölümden bir işaret fişeği fırlatıldı ve İtalyanların bölümüne düştü. Juventus taraftarları açıkça sayı olarak üstündü. Ölümcül olduğu kanıtlanacak olan bu sebepten ötürü, Z Sektörünün ikiye bölünmesine ve fazla İtalyan seyircileri yerleştirmek için iki yarının basit bir çift tel örgü ile ayrılmasına karar verildi. Bu alanda (özellikle de asla var olmaması gereken "Sektör Z" olarak adlandırılan alanda) İtalyan ve Belçikalı ailelerin çoğu, yurtdışından gelen yüzlerce İtalyan, İtalya'nın dört bir yanından, özellikle de güney ve orta İtalya'dan biletlerini bir tür bayiden alan insanlar ve gidecek yeri olmayan birkaç Japon turist oturuyordu. Son olarak, doğrudan bu bölüme transfer edilen birkaç talihsiz kişi daha vardı. Hayatta kalanlardan bazıları daha sonra telaş ve heyecan içinde bilette "N" yerine "Z" okuduklarını ve hatayı ancak son anda fark edip girişi değiştirdiklerini anlatacaktır. Bir sezgi hiç bu kadar yardımcı olmamıştı.
Örgütlü destek veren Ultra grupları ve siyah-beyaz taraftar en güçlü ve şiddetli grupları karşı tarafta, 0, N ve M sektörlerinde konuşlanmıştı.
Take the End (Sonlarını getirin)
Akşam saat yedide Heysel Stadyumu'nda kendinizi gerçekten iyi hissedebilirdiniz, hava bahar tazeliğindeydi ve bayraklar masmavi gökyüzünde dalgalanıyordu. Bir renk ve tezahürat cümbüşü. Ancak Juventus taraftarlarının bulunduğu bölümdeki işaret fişeğinin etkisi, İngiliz taraftarların kitlesel göçünü tetiklemişti. İlk başta orada kalmış gibi görünüyordu.
İtalyanlar hemen tekrar yaklaşarak İngilizlere küfürler yağdırdı ve kendilerini onlardan ayıran parmaklıklara doğru fırlattı.
Sözlü provokasyon sarhoş İngiliz taraftarlar başlattı. On ya da on bir yaşlarında iki ya da üç çocuk, bir parça gazete ya da birkaç taş atarak çürük çitlere karşılık verdi. İki taraftar grubunu ayırmak için bir tavuk kafesinde kullanan ince teller ve bir tür sözde güvenlik kuşağı oluşturan dört ya da beş polis. İnsanların geri kalanı tüm olan biteni eğlenerek ve oturarak izliyordu.
Sonra holiganlar kendi paylarına kendilerini çitlere, çok geçmeden yıkılacak olan çitlere doğru attılar. Dalgalar halinde ilk saldırılar başladı, "Take the End" diye bağırıyorlardı, “Sonlarını getirin!" ve bir ileri, bir geri çekilme arasında yarım dakikalık aralık bırakarak saldırıyorlardı.
İkinci saldırıya gelindiğinde, insanlar çoktan küçük binanın önünde toplanmıştı. Üçüncü saldırı ise onları tamamen sıkıştırmak içindi. İlk dalga sırasında birkaç kişi katmanların yanındaki küçük siperlere sığındı. Diğerleri duvara çarparak ezildi ve yine diğerleri duvardan aşağı yuvarlandı. İki grup, daha doğrusu holiganlar ve İtalyan ailelerden oluşan doğrudan birbirleri ile çatıştı. Sonuncular yani aileler İngilizlerin hiddetinden kaçamayıp stadyumun alt sınır duvarına doğru itilerek önceden aşağıda olanları ezdi ve boğdu.
Belki de paradoksal bir şekilde, siyah ve beyaz Ultralar orada olsaydı bu trajedi hiç yaşanmayacaktı ya da en azından bu tür sonuçlara yol açmayacaktı. Her şey belki de eşit gruplar arasında kanlı bir kavgayla, kayıplarla ve belki de daha fazlasıyla sona erecekti, ancak hiçbir şey tribün duvarının büyük bozgununu ve çöküşünü tetiklemeyecekti.
Ve Katliam Başlıyor
Kan banyosunu andırıyordu. İlk dalga neredeyse bir göz aldanması gibiydi, sanki Heysel Stadyumu bir elekti ve birisi yukarıdan kan lekeli iki devasa eliyle onu sallıyordu. Liverpoollular ana tribünün karşısındaki noktadan Siyah ve Beyazlara doğru ritmik bir şekilde, ordular halinde saldırdı. Havada uçuşan coplar, bayrak direkleri, cam şişeler ve hatta Belçika polisi tarafından unutulmuş birkaç tuğla.
Birçok İtalyan, Liverpoollular tarafından kalleşçe bire karşı on pozisyonda vuruldu ve sökülen korkuluklara fırlatıldı. İki ya da üç kişi parçalanmış halde kaldı. Herkes duvara doğru ilerlerken tribünlerde boşluk vardı ve Liverpool holiganları arasında cesetlere taş ve basamak parçaları atmaya devam edenler ve cesetlerde cüzdan ve mücevher zinciri arayanlar vardı. Siyah ve beyaz bayraklar ve pankartlar yırtıldı ve ateşe verildi. Juventus atkıları savaşta kazanılmış ganimet gibi kutlandı.
İtalyan taraftarlar boş buldukları yere sığındı, bazıları tribünün üstündeki iskeleye tırmandı, diğerleri ise ilk ölümcül dalga tarafından çoktan ezilmiş cesetlerin üzerinden geçerek kendilerini kurtarma peşindelerdi. Jandarmalar, koşu pistine ve sahaya sığınan İtalyan taraftarlara yardım etmek ve onları korumak yerine, coplarıyla çılgınca saldırmaya başlayarak panik ve karmaşayı daha da arttırdı. İkinci ve üçüncü saldırı dalgaları sektördeki alt çevre duvarını yıktı (İngilizler Y ve X sektörlerinden saldırdı) ve insanlar çılgınca birbirlerinin üzerine düştü. Herkes ezilerek, boğularak, çiğnenerek öldü.
"Kayıplar var", basın tribününden hızla yayılmaya başlayan korkunç ifadeydi. Kalabalık tarafından neredeyse tamamen parçalanmış korkulukları, doğaçlama ürkütücü sedyeler olarak sahaya yaymaya başladılar. Taraftarların ayakkabısız, vücutları şişmiş ya da yırtılmış cansız bedenleri, yıkılan duvarın arkasında bir sıra halinde dizildi ve saygı amacıyla siyah-beyaz bayraklar ve pankartlarla örtüldü. Kan banyosu sona ermişti. Bir Avrupa stadyumunda yaşanmış en korkunç trajedilerden biriydi.
Karşı bölgeden pek bir şey fark edilmedi. Sonuç olarak, sadece üç saldırı olmuş gibi görünüyordu ve İngilizler İtalyan tarzında saldırmadıkları için özellikle tehlikeli bile değillerdi. Bunun yerine dalgalar halinde ilerlediler ve tekrar geri çekildiler. Sanki diğer köşeden bakıldığında daha çok bir "gösteri" söz konusuymuş gibi, sanki sadece "sonunu getir" ritüeli, yani rakibin köşesinin fethi gerçekleştiriliyormuş gibi görünüyordu. Tipik bir İngiliz hakimiyet kurma yöntemi. Sanki askeri, siyasi ve ekonomik sömürgecilik fikri futbol stadyumlarında da uygulanabilirmiş gibi.
Fighters'ın köşesinden bakıldığında bu garip saldırılar, Ultras değil "normal" taraftarların sahaya sığınmasına dönüşen "küçük yumruklaşmalar" gibi görünüyordu.
Fakat aniden yavaş yavaş (o yıllarda cep telefonu ya da radyo yoktu) İtalyan taraftarlar arasında daha ciddi çatışmalar ve bazı ölümler olduğuna dair söylentiler yayılmaya başladı.
Fighters, Indians ve GBN (Gioventù Bianconera) tribünleri çılgına döndü.
Yüzlerini atkı, forma, eşarp ve kar maskeleriyle kapatan onlarca genç görülüyordu. Gösteri beklentisiyle oluşan şenlik havası şiddetli, elle tutulur, intikamcı bir gerilime dönüştü.
Stadyum tribünlerinden tekmeler ve çelik çubuklarla kırılan taşlarla silahlanan taraftar sürüler halinde saldırıya geçti. Bariyer çözüldü ve geniş açıklıktan onlarca juventuslu, istilaya çaresizce direnmeye çalışan Belçikalı milisleri ezerek koşu pistine döküldü.
Bazıları bayrak ve pankart direklerini çıkarıp gökyüzüne doğru saldı, diğerleri kemerle vuruyordu, bazıları cam şişeler fırlattı. Bir grup jandarmalarla ve basın tribününün yanındaki sektörlerde duran İngiliz destek birlikleriyle çatışmaya başladılar. Birkaç kez jandarmalar araya girerek iki grubu ayırmaya çalıştı. Çatışma görüntüleri tüm Avrupa'da canlı olarak yayınlanırken, bu durum dakikalar boyunca devam etti.
Bu arada, ikinci İtalyan televizyon kanalında milli takım, Meksika 86 Dünya Kupası öncesinde Meksika'nın yüksek rakımlı iklimine alışmak için Juventus'un düzenli oyuncuları olmadan Puebla'da Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı anlamsız ve sıkıcı bir hazırlık maçı oynuyordu.
Aniden, yeşil bomber ceket ve kot pantolon giymiş genç bir adam, kaynayan siyah beyaz tribünün altındaki koşu yolunda ilerledi. Bir tabanca çıkardı ve tehditkâr bir şekilde jandarmalara ve İngilizlerin oluşturduğu tribüne doğrulttu. Daha sonra bunun kurusıkı bir tabanca olduğu anlaşılacaktır. Bu olayın en sembolik görüntülerinden biri haline geldi. O toplu çılgınlık gecesinin.
Milli takım forması giyen sarışın bir İngiliz foto muhabirinin kafasına bir taş isabet etti ve yaradan oluk oluk kan akıyordu. Daha da kötüsü bu kişi bir polis birliği tarafından coplarla dövüldü. Bunlar trajedinin sadece birkaç enstantanesi. Daha milyarlarcası görgü tanıklarının ve olayı evlerinden takip edenlerin hafızalarına sonsuza dek kazındı o akşam.
Juventus’lu yaklaşık 50 Ultra İngilizlere saldırmaya çalıştı, ancak hemen durduruldular. Şimdi "Red Animals" pankartı ortaya çıktı ve arkasında Fighters grubu havaya kaldırılmış kollar ve kapüşonlu yüzlerle dolu bir kortej düzenlediler. Bu saldırı düzlüğün başındaki koşu parkurunda durduruldu.
Yüzyılın utanç dolu maçı 60 dakika gecikmeyle başladı. Juve penaltı olmayan bir penaltıyla kazandı. Orta sahada durma noktasına gelen maçın 58. Dakikasında vücut geriliminden yoksun, korkudan bunalmış ve engellenmiş sporcular tarafından oynandı. Korku hakimdi saha içinde.
Gillespie'nin Boniek'e ceza sahasının dışında yaptığı faul. Tereddütlü İsviçreli hakem Daina tüm maç boyunca ilk kez sert bir şekilde penaltı noktasını gösterdi ve Liverpool oyuncularının ürkek itirazları arasında penaltı noktasını gösterdi. Güney Alpleri'nden gelen takımın on numarası orada kendini gösterdi.
Liverpool’un Güney Afrikalı kalecisi Grobbelar, bir önceki yıl önce Conti'yi sonra da Graziani'yi muhteşem tamtam ve sahneye layık sahnelerle büyülemişti, Platini tarafından alt edildi. Gol.
Yüzyılın maçı nihayet sona ermişti. Futbol tarihinin en karanlık, en üzücü ve en çirkin maçlarından biri. Tribünlerin önünde üst üste dizili yatan ölüler, can çekişenler, yaralılar. Bariyerler, trakitimi kesileri yapan sağlık görevlileri tarafından sedyeye dönüştürüldü. Her yerde kan ve kesik boğazlar vardı.
At sırtındaki jandarmalar, bir Ridolini komedisindeki gibi coplarını sallayarak bir aşağı bir yukarı devriye geziyordu. Televizyonda canavarlığın tam boyutu net olarak gösterilmedi.
RAI UNO muhabiri Bruno Pizzul'un gür sesi tüm İtalyan evlerine gerçeklerin ihmal edilmesine varan derin bir ritimle yankı ediyordu, ta ki sonunda itiraf etmek zorunda kalana kadar "Buradaki basın tribününe korkunç bir haber ulaştı. Ölüler var, görünüşe göre beş ya da altı, belki de sekiz."
Sahada ise durum farklıydı. Stadyumdaki taraftarlar anlamıştı ama cesetlerin 39 kişi olduğunu henüz bilmiyorlardı….devam edecek
Dazlak (Skinhead)
Dazlak, çok heterojen bir alt kültür olan dazlak dünyasının tüm fertleri için kullanılan kolektif bir terimdir. Ortak noktaları kısa veya traşlı kafalar ve genellikle iş yerlerinde kullanılan güvenlik ayakkabılarına benzeyen botlar (genellikle bot olarak adlandırılır, varsayıldığı gibi paraşütçü askerlerin atlama botları değil) pilot ve Harrington ceketleri içeren kıyafetlerdir. Halk arasında dazlak terimi genellikle neo-Nazi ile eş anlamlı olarak kullanılır, hatta dazlak yaşam tarzında görünmeyen neo-Nazilere atıfta bulunulur. Ancak, çok değişken ve siyasi açıdan da heterojen bir ortam söz konusu olduğu için bu denklem yanlıştır.
"Dazlak(Skinhead)" terimi İngilizce'den gelmekte ve kelimenin tam anlamıyla "deri kafa" anlamına geliyor ve uzun saç modellerinin moda olduğu 1970'lerin başında, kafa derisinin göründüğü kısa bir saç modelini adlandırıyordu. O zamanki saç modeli, sırasıyla 5 veya 6 numara biri veya yaklaşık 1,2 ila 1,6 cm uzunluğa karşılık gelen saç kesim idi.
Dazlak akımının başlangıç yılı genellikle 1969 olarak verilir, ancak bundan önceki yıllarda da dönemin dazlakları gibi giyinen gençler vardı. Doğu Londra'da, işçi sınıfının yaşadığı bir mahallede, Jamaika ve Batı Hint Adaları'nın diğer bölgelerinden gelen siyah göçmenlerin çocuklarıyla birlikte büyüyen beyaz işçi sınıfı çocukları tarafından kurulmuştur. Birbirlerini erken dönem reggae (dazlak reggae olarak da adlandırılır), ska ve kuzey soul gibi "siyah" müziğe duydukları ortak ilgi sayesinde tanıdılar.
Dazlak hareketi siyah kaba çocuklardan ve beyaz Mods’lardan oluşuyordu. İlk başlarda, işçi sınıfından ve alt orta sınıftan gelen moda bilincine sahip “Mods” grupları hippilerden agresif bir şekilde ayrılmıştır. İlk dazlaklar başlangıçta hareketin kendisini ayırmaya başladığı Mods’lar gibi şık takım elbiseler giyiyordu. Ayrışma tamamlandıktan sonra bu takım elbiseler ortadan kalktı ve yerini işçi kıyafetlerine yönelik artık tanıdık gelen kaba kıyafetler aldı.
O zamandan beri dazlaklar proleter estetiğini geliştirmiş ve yaşatmıştır. Geçmişte dazlaklar arasında saldırganlık bugün olduğundan daha yaygındı. Örneğin ilk yıllarda siyah ve beyaz dazlaklar, kavgalarda karşılık vermemeleriyle tanınan Pakistanlı göçmenlerin peşine düşerdi. Dazlaklar aynı zamanda kısmen futbol maçlarında holigan sahnesinin bir parçasıydı ve bugüne kadar öyledir. İlk zamanlarında Dazlaklar genel olarak burjuva karşıtıydı, ancak bunun dışında siyasetle pek ilgilenmiyorlardı.
1970'lerin başında siyah dazlaklar giderek daha fazla gelişen politik reggae sahnesine yöneldiler ve genel olarak kendilerini beyaz İngiliz kültüründen daha fazla uzaklaştırdılar. Bu aynı zamanda ilgili diskoteklerde beyaz dazlakların kendilerini özdeşleştiremedikleri ve bu nedenle şarkıları boykot ettikleri Young, gifted ve black gibi isimler üzerinden yaşanan "reggae savaşı" tarafından da tetiklendi. Bazı dazlaklar saçlarının biraz daha uzamasına izin verdi. Tarakla şekil verme ile tanımlanan ve diğerlerinden ayırt etmek için kendilerine Suedeheads ("süet kafalar") adını verdi.
1977'deki ilk punk dalgası Büyük Britanya'da yatıştıktan sonra, Oi! adı verilen bir müzik tarzı kendini kabul ettirdi ve bu da orada dazlak kültürünün yeniden canlanmasına yol açtı. Daha önceki dazlakların aksine, saçlar artık çok daha kısa tutuluyor ve punk kültürüne özgü modalar benimseniyordu. Böylece çok kısa bir mohawk popüler hale geldi. Britanya'da Union Jack sadece sağcı dazlaklar arasında popüler hale geldi. Diğerlerinin yanı sıra pub rock sahnesinden gruplar (özellikle Cock Sparrer) ve Cockney Rejects ve The Business gibi eski punk grupları tarafından popülerleştirilen Oi! dalgası, Judge Dread ve Laurel Aitken
gibi eski şarkıcıların yanı sıra özellikle Madness ve Bad Manners gibi grupların katkıda bulunduğu bir ska canlanmasına da yol açtı. 1980'lerin başında Union Jack sadece sağcı skinler arasında popülerdi.
1980'lerin başlarında, daha önce siyasi olarak çok karışık olan İngiliz dazlak sahnesi aşırı solcular, aşırı sağcılar, neo-Naziler ve gelenekçiler olarak bölünmeye başladı ve aşırı sağ sahnenin giderek daha büyük bir bölümünü ele geçirmeye başladı. Bu gelişme esas olarak İngiliz partileri Ulusal Cephe ve İngiliz Ulusal Partisi (BNP) tarafından yönlendirildi. Çok geçmeden medya da bu fenomenin üzerine atladı ve kısa bir süre sonra, daha önce dazlak kültürüyle hiçbir ilgisi olmayan neo-Naziler dazlak görünümünü benimsemeye başladı.
Almanya’da dazlak akımı ilk başta daha çok aşırı sağcı ve ırkçı neo-naziler tarafından yayıldı. 1990’lı yılların başında Solingen ve Möln facialarından sonra Türkiye’den gelen göçmen gençlerde protesto olarak dazlak alt kültürüne yöneldi. Yeşil asker montlar, 3 numara kesilmiş saç tıraşları, asker botları gittikçe Türk gençleri arasında da popüler oldu ve günümüze kadar, belki ilk çıktığı yıllar gibi olmasa da hala devam ediyor. Almanya’da Türk göçmen gençler o dönem ABD’li Hip-Hop alt kültüründe de yaygınlaşan ve saç tıraşlarını aynı dazlaklar gibi kısa kestiren TuPac, Biggy Smalls, Puplic Enemy, Common, A Tribe Called Quest vb. Rapçilerden özendiler.
Avrupa'da aşırı sağcı dazlaklar ve neo-Naziler kısa sürede dazlakların kamuoyundaki imajını şekillendirdi. Bu görüş, dazlakların ırkçılığa karşı gösterilerinden ziyade ırkçı şiddet eylemlerini haber yapan medya tarafından da desteklendi. Bununla birlikte, Oi! terimi, başlangıçta dazlak hareketini tamamen reddeden Frank Rennicke ve Ian Stuart gibi bazı aşırı sağcı müzisyenler tarafından reddedilirken Endstufe, Landser, Oithanasie ve Kraft durch Froide gibi diğer gruplar ya bu terimi kullanmakta ya da hatta isimlerinde bu terime yer vermektedir.
Günümüzün dazlak hareketi kabaca geleneksel dazlaklar (bazıları kendilerine Trojan Records plak şirketinden esinlenerek Trojan dazlakları da demektedir), SHARP dazlakları, solcu radikal Redskins ve RASH dazlaklarının yanı sıra Oi! dazlakları ve aşırı sağcı Nazi dazlakları olarak ikiye ayrılabilir. Irkçılık karşıtı tutumlarını sergileyen dazlaklar genellikle siyasi rozet ya da yamalarla (örneğin SHARP) tanınabilir. Sahnede erkek egemenliği hakimdir, ancak Skingirls, Byrds veya Renees olarak adlandırılan bazı kadın dazlaklar da vardır ve bunlar karakteristik Chelsea kesimi veya Feather kesimi, yanların kulakların önünde uzun bırakıldığı özel bir kısa saç modeli ile kolayca tanınabilir.
Dazlak akımını tribünlerde de görüyoruz. 1990’ların başında İtalya’da Lazio Ultra oluşumu IRR bu akımı başlattı ve kısa süre sonra Avrupa’da birçok Ultra gruplar ve münferit Ultralar tarafından benimsendi.
(ironi on*)Endüstriyel Futbola Karşı Jose Mourinho?(ironi off*)
Belirsiz zamanlarda yaşıyoruz. Enflasyon yükselmeye devam ediyor, iklim krizi kötüleşiyor. Bu tür belirsizlik dönemlerinin tehlikesi, kararsız zihinlerin ister korkudan ister çaresizlikten olsun, radikalleşmesi ve eski aşırı görüşleri yavaş yavaş toplumun kenarlarından merkeze taşımasıdır. Bunun iyi bir örneği, futbolu artık ılımlı güçler tarafından bile alenen ve utanmadan övülen Manchester City'dir.
Böyle zamanlarda insanlar kendilerine tanıdık gelen şeylerden destek ararlar, ancak bu giderek zorlaşıyor. Avrupa'da eskiden diğerlerinin toplamından daha fazla klişe üreten ülke, İtalya bile bizi giderek daha fazla şaşırtıyor. İtalya'nın şampiyonu 33 yıl sonra ilk kez Napoli. AC Milan artık adi bir politikacının değil de ABD'li bir yatırım şirketine ait. Serie A bir süredir maç başına İngiltere ve İspanya'dan daha fazla gol atıyor, hiç alışık olmadığımız şeyler.
Kazanan haklı?! O halde, güvenebileceğimiz en azından bir adamın olması ne kadar iyi, çünkü dünya görüşlerimizi çürütmüyor, aksine onaylıyor. Xabi Alonso da böyle düşünüyor. Bayer Leverkusen takımı dün gece yüzde 72 topa sahip olma ve 23:1'lik gol oranına rağmen AS Roma'nın savunma duvarını aşamadı. İspanyol hoca maçtan sonra verdiği demeçte şunları söyledi "Her koçun ve her takımın uygun gördüğü şekilde oynama hakkı vardır. Rakibin savunma stilini eleştirmek bana düşmez. Sporda kazanan her zaman haklıdır."
Bir saniye bu sözler Alonso'ya ait değil, onun bir vatandaşına, yani Pep Guardiola'ya ait ve on üç yıl önce söylendi. O zamanlar, Nisan 2010'da Inter Milan, FC Barcelona'nın harika takımını ilk maçta kendi sahasında 3:1 kazanıp rövanşta 0:1 yenilerek Şampiyonlar Ligi'nde finale yükselmeyi başarmıştı. O dönemde bazı gözlemciler Milan'ın altı kişilik geri hattını (Samuel Eto'o bekte!) lanetlerken, İtalyan Hoca takımının savunma performansından çok memnundu. "Bu hayatımın en güzel yenilgisiydi," diye coşkuyla konuştu. "Takımım 0-0'ı hak etti çünkü fevkalade savunma yaptılar. Biz kahramandık kan ter içinde kaldık."
Bu teknik direktör şüphesiz José Mourinho'ydu. O zaman bile, oyunun son gelenekçilerinden biri olarak, Katalan ekolünün tiki-taka dogmasını inatla reddetti ve İtalyan taraftarların kalplerinin derinliklerinde özlemini duydukları şeyi verdi: dürüst, klasik catenaccio. Biraz artistlik, biraz zaman kaybı ve sürekli hakemle dırdır gibi düpedüz duygusal eski moda malzemelerle yeniden rafine edilmiş “Calcio Italia.”
Köpekbalıkları için evrimin çoktan üstesinden geldikleri, çünkü zaten mükemmel oldukları söylenir. Bu Mourinho için de geçerli. Daha küçük dehalar örneğin Guardiola gibi TD’ler tarzlarını her zaman koşullara uyarlarlar ancak Mourinho'nun böyle bir şeye ihtiyacı yok.
Her şeye rağmen Biraz burukluk kaldı. Dördüncü hakem dün sadece sekiz dakikalık uzatma süresini gösterdiğinde birçok Bayer taraftarı çılgına döndü, çünkü Romalı konuklar Leverkusen çimlerinin yatma özelliklerini o kadar uzun ve kapsamlı bir şekilde test etmişlerdi ki, aslında tüm ikinci yarıyı tekrar oynamaları gerekiyordu. Ancak Mourinho bile bir anlığına hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. Elbette hemen soğukkanlılığını geri kazandı ve hakeme bu kadar orantısız uzun bir uzatma süresinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürülmesi gerektiğini açıkça belirtti. Ama onu tanıyanlar gözlerindeki ışıltıyı gördü. Evet, José Mourinho dün gerçekten çok eğlendi. Ne yazık ki günümüzde nadiren görülen bir oyunda düz pas ve sürekli presin soğuk dünyasında.
Yine de bir damla acı var. Ne yazık ki Mourinho bile modern futbolun aşırı uçlarıyla savaşmak için her yerde olamıyor. Futbol severler üzgün aslında onun AS Roma'sı şimdi 31 Mayıs'ta Budapeşte'de Sevilla FC ile Avrupa Ligi için oynayacak 10 Haziran'da İstanbul'da en sevdiği düşmanı Pep Guardiola'ya karşı büyük ödül için değil…endüstriyel futbola karşı Jose Mourinho? güldürmeyin, futbolun katili Mourinho...!
Kahrolsun endüstriyel Futbol….!
Ultralar, Dün Ve Bugün - 20
Nakaratlar bile kimliği yeniden teyit ediyor, yeni "ultras zihniyetini" onaylıyor. "Nerazzurri biziz siz kimsiniz”. “Biz Inter'liler buradayız ve sizin için merhamet yok” San Siro'nun kuzeyinden haykırıldı. "İnsanlar kim olduğumuzu bilmek istiyor ve biz de onlara kim olduğumuzu söylüyoruz”. “Biz Rossoneri ordusuyuz ve kimse bizi durduramayacak. Her zaman orada olacağız”.
Nakaratlar genellikle siyasi sloganları, pop müziği ve film müziklerini yankılıyor. Ayrıca çok güçlü ifadeler de içeriyorlar. “Silahlı aslanlar yürüyoruz, biz Lions' Pit'iz biz Lions' Pit'iz, aslan, aslan, aslan, aslan biz Lions' Pit'iz Kan! Şiddet! Fossa dei Leoni!" diye bağıran Milanolular, aynı adlı filmden Armata Brancaleone'nin akılda kalıcı melodisini seçiyor.
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2F-oBhtYDUyio%2Fhqdefault.jpg)
Marcia (L'armata Brancaleone) - Carlo Rustichelli - 1966
Titoli dal film "L'armata Brancaleone", diretto da Mario Monicelli nel 1966. Con Vittorio Gassman, Enrico Maria Salerno, Gian Maria Volontè, Maria Grazia Buccella, Catherine Spaak, Barbara Steele ...
1975'ten itibaren Fossa dei Leoni'ye Brigate Rossonere'nin de katıldığı Milano'da, o yılların otonomları için çok değerli olan P38 hareketini taklit ederek, elin üç parmağını tabanca gibi yerleştirerek başka bir marş da söylediler. Elin üç parmağını kaldırarak Fossa ve Brigate tribünde birlikte söyledikleri “ovunque noi andrem / per sempre canterem / fanculo a chi non tifa rossoner”, All armi siam fascisti'nin eski marşını yankılayan notalarda (biraz siyasi melodi ile). Güçlü bir siyasi kimliğe sahip korolar arasında Milan Rossonere Birlikleri tarafından seslendirilen ve polisin bir sendika gösterisine ateş açarak beş kişiyi öldürdüğü Reggio Emilia'da (7 Temmuz 1960 katliamı) ölenler için söylenen şarkıyı yankılayan bir başka marş da yer alıyor. 1999/2000 ve 2000/2001 sezonu AC Milan – Galatasaray ŞL grup maçlarına gidenler belki hatırlar, maçtan önce Curva Sud (Güney tribün) bu marşı söylemişti.
Marşın Orjinali;
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FuhvtxbL1sm0%2Fhqdefault.jpg)
Stormy Six - Per i morti di Reggio Emilia
La strage di Reggio Emilia è un fatto di sangue avvenuto il 7 luglio 1960 nel corso di una manifestazione sindacale durante la quale cinque operai reggiani, i cosiddetti morti di Reggio Emilia ...
Marşın FDL ve Brigatte Rossonere oluşumlarının tezahürata çevirdiği şekli İtalyancası;
Tifosi rossoneri, tifosi milanisti
Teniamoci per mano in questi giorni tristi.
Di nuovo giù a Marassi, di nuovo al Comunale
tifosi rossoneri finite all’ospedale
Sangue nei popolari, sangue giù nei distinti
le abbiamo prese ma non siamo vinti
È ora di rifarci, è ora di lottare
per quel che abbiam subìto, dobbiamo vendicare
Spariamo giù al Marassi, spariamo al Comunale
adesso siete voi che andate all’ospedale
Spariamo negli stadi dell’Italia intera
siamo la Brigata Rossonera
Milan! Milan! Milan!
Türkçesi;
Rossoneri taraftarları, Milan taraftarları
Bu üzücü günlerde el ele tutuşalım.
Marassi'de, Comunale'de
Rossoneri taraftarları hastanelik oldu
Halkta kan, tribünlerde kan
Onları yendik ve mağlup olmadık.
Şimdi barışma zamanı, şimdi savaşma zamanı
Çektiğimiz acıların intikamını almalıyız.
Marassi'yi vurduk, Comunale'yi vurduk
Şimdi hastaneye gidecek olan sensin.
İtalya'nın stadyumlarında çekim yapıyoruz
Biz Rossoneri Tugayıyız.
Milan! Milan! Milan! Milan! Milan!
Daniele Segre'nin aynı adlı belgesel filminde de görülebileceği gibi, ilk Juve Fighters tarafından söylenen bir tezahürat 'Il potere dever esser bianconero “Güç siyah ve beyaz olmalıdır” da politikadan ödünç alınmış ve siyasi içeriklidir.
Bersaglieri marşının melodisiyle, Lazio taraftarları 1979 yılında Lazio – AS Roma başkent derbisinde AS Roma Ultralarının güney tribünden attığı fişekten hayatını kaybeden Lazio taraftarı Vincenzo Paparelli’nin anısına söyledikleri tezahürat;
Orijinal Melodi;
Tezahüratın İtalyancası;
Siamo gli Eagles della Lazio
e nun ce cacate er cazzo
siamo tutti dei leoni
non rompeteci i coglioni
Siamo andati al Comunale
siamo scesi giù a Marassi
e gli abbiamo tirato i sassi
e per sempre lo farem
E i romanisti scappano
gridando per la via
aiuto polizia
ci vogliono ammazzar
Ci vogliono ammazzare
con spranghe e manganelli
per vendicar la morte
di Vincenzo Paparelli.
Türkçesi;
Biz Lazio Kartallarıyız
Bizimle uğraşma
Hepimiz aslanız.
Bizimle taşak geçme.
Comunale'ye gittik.
Marassi'ye gittik.
Biz onlara taş attık
Sonsuza kadar bunu yapacağız
Romanistler bizden kaçacak
Sokakta bağıracaklar
polisten yârdim isteyecekler
Bizi öldürmek istiyorlar.
Bizi öldürmek istiyorlar.
Sopalarla ve coplarla
Ölümün intikamını almak için
Vincenzo Paparelli'nin.(Paparelli hikayesi alttaki linkte)
/idata%2F2509102%2Fcimbom%2Fgiornale_paparelli_01.jpg)
Mentalita ULTRAS#7 İlk Cinayet - Blog von Erdal Güngör
Mentalita ULTRAS Temel kuralları; 1. 1- Gruba sadık kalmak, renktaşlarına sahip çıkıp dayanışma içinde olmak. 2. 2- Tribünde yaşça büyüklere saygı göstermek . 3. 3- Çatışmalarda...
https://ultras-istanbul.over-blog.de/article-mentalita-ultras-7-ilk-cinayet-66200014.html
Lazio taraftarlarının güçlü bir siyasi anlam taşıyan bir başka tarihi nakaratı da bugün hala yeni nesil 'Gabriele Sandri' Kuzey tribünü tarafından söylenmektedir:
İtalyancası;
Laziale che avevi il moschetto
corri a prenderlo ti aspetto
nascosta tra i libri di scuola
anch’io porterò la pistola
E quando in piazza scenderemo
uniti per sempre marceremo
E tutti dovranno aver paura
noi siamo l’armata biancoazzurra
Türkçesi;
Laziale, tüfek sendeydi.
Koş ve al, seni bekleyeceğim.
Okul kitapları arasında saklı
Ben de silahı taşıyacağım.
Ve meydana çıktığımızda
Sonsuza dek birlikte yürüyeceğiz
Ve herkes korkmak zorunda kalacak
Biz beyaz ve mavi orduyuz.
Bu marş, 1956'da komünist rejimin tanklarına karşı ayaklanan Macar gençlerine adanan Buda'nın Çocukları marşından alıntıdır.
Ultraların tezahüratları, tıpkı o yıllarda sokaklarda ve geçit törenlerinde yankılanan siyasi sloganlar gibi sevgi ve öfke sözcükleri, şiddet ve ölüme göndermeler içeriyordu. “Faşist, siyah bere, senin yerin mezarlık”. “Yoldaş, tavşan, yakalarsam seni kırarım”. Futbolun doğal yapısı bu mesajları bile reddetmesi oldukça doğaldır. O yıllarda rakipler, meydanlarda olduğu kadar stadyumlarda da mücadele edilecek ve ortadan kaldırılacak unsurlardır. Neredeyse her zaman bu bir tür söz meselesidir. Nefret dolu ama yine de sözlerden ibaret. Diğer zamanlarda ise, ne yazık ki, çok sayıda ölüme ve yaralanmaya neden olacak gerçek bir şiddet söz konusudur.
Türkiye tribünlerinde de tezahüratlar genelde pop şarkılarının sözlerinden alınarak tezahürata çevrilmiştir. Bazı örnekler; “Şampiyon Cimbom ne istersen iste benden” (Erol Evgin-Söyle Canım), “Milyonlarca Taraftarın yan yana” (İlhan İrem – işte hayat), “Seni Sevmeyen ölsün” (Tüdanya – Seni sevmeyen ölsün), “Nevizade geceleri” (Füsun Önal – Senden başka)
Türkiye’de tezahüratlar 1990’lı yılların sonuna kadar daha çok maçlardan önce ve maçın gidişine göre yapılırdı. 2001 yılında ultrAslan’nın kuruluşundan sonra ve günümüze kadar süre gelen, diğer tribünlerde bunu örnek alarak aynı İtalya tribünlerinde olduğu gibi 90 dakika toplu halde organize tezahüratlar yapılıyor…devam edecek
Ultralar, Dün Ve Bugün-19
Bu bölümde Tribünlerin gittikçe bir sosyal mekân haline dönüşmesi ve Ultraların tribünleri renklendirmesine değineceğim.
Valerio Marchi yazılarında "Her Pazar tribünler fiziksel bir mekândan sosyal bir mekâna, çatışmaların ve toplulukların bir araya geldiği bir alana dönüşüyor" diyor. Popüler sektörler, İtalyan stadyumlarının tribünleri 1960'lara kıyasla fizyonomisini değiştiriyor. Sadece estetik ve renksel açıdan değil. Aynı stadyum içinde ve aynı taraftar kitlesinin üyeleri arasında bile, halk tribünlerde işgal ettikleri sektöre göre farklılaşma eğilimindedir. Nicola Porro, Futbol Sosyolojisi adlı kitabında "Statlarda koltuk seçimi zaten sosyal coğrafyayı ve topluluğun farklı gelir olanaklarını tanımlar" diye yazıyor. Kapalı/Maraton ve numaralı tribünde biletler daha pahalıdır.
Pazar öğleden sonraları, maçın başlama düdüğüne yakın stadyuma giriş yapmak mümkündür. Muhtemelen girişlerde daha kısa kuyruklar olacaktır, koltuğunuzu boş bulacak ve sahayı daha iyi görebileceksiniz. Öte yandan, biletlerin ucuz olduğu ve birçok kişinin kalabalığı iterek ya da kapıların üzerinden tırmanarak girdiği kale arkası tribününe sık sık gidenler, özellikle heyecanla beklenen maçlar sırasında stadyuma çok önceden ulaşmak zorunda kalacaklar. Kuyruklar ve sıkıntılarla karşılaşacaklar, ayakta durmakla yetinmek zorunda kalacaklar çoğu durumda maçı ayakta takip etmeyi tercih edecekler ve belki de bayraklarını dalgalandıracak yeterli alanı bulmak için ön setteki yeri işgal etmekte zorlanacaklardır.
Stadyumların dışında var olan toplum içinde sosyal bölünmeler neredeyse bir metafordur, ancak bir farkla: futbol stadyumlarında baskın olan burjuvazi (en önemli sektörlerde, tribünlerde olanlar) değil Ultraların baş rolünü üstlendiği kale arkalarıdır! Stadyumların bu sektörleri daha popülerdir. Bir tarafta sade maçı izleyenler, diğer tarafta maçı yaşayanlar ve tezahüratlarıyla neredeyse baş aktör haline gelenler, tribünden gösteriyi saha içine taşımaya çalışan Ultralardır.
İlk Juventus Ultraları
Başlangıçta, Venceremos ve Autonomia Bianconera pankartları 1970'lerin ilk yarısında açık bir sol siyasi çağrışımla ortaya çıktı. Ancak Juve'nin ilk ultras grubu, 1975 yılında çeşitli Juventus taraftar derneklerinin (Primo Amore Umberto Sansoé dahil) deneyimlerinden doğan Panthers'tir. Ocak 2016'da vefat eden 1980'lerin liderlerinden Antonio Marinaro tarafından kurulan ve 1976'da doğan Fossa dei Campioni ile Filadelfia tribününün setinde duran ilk gruptu. Ancak dönüm noktası 1977 yılında kurulan Fighters (daha doğrusu Siyah ve Beyaz Fighters) grubunun kurucusu Beppe Rossi ile geldi. Siyah pankart, beyaz yazılar, kırmızı alev üzerinde tam kask ve sembol olarak çapraz anahtarlar. Yönetmen Daniele Segre 1970'lerin Juventus dönemecini iki belgesel filmde anlatmıştır “Il potere deve essere bianconero” ve “Ragazzi di stadio.”
1986 yılında, bugün hala yeni Juventus Stadyumunda bulunan, Milan'dan bir grup Juventus taraftarı olan Viking della Juve kuruldu. 1986-87 sezonunda, Stanley Kubrick'in Anthony Burgess'in romanından uyarlanan ünlü filminden esinlendiğinden açıkça belli olan Arancia Meccanica (A Clockwork Orange) grubu kuruldu. Arancia Meccanica'ya şiddete yaptığı açık gönderme nedeniyle karşı çıkıldığı için daha sonra Drughi Bianconeri (Beyaz Druggi) adını almıştır. Şu anda yeni Juventus Stadyumunda ana gruplar Viking, Tradition ve Drughi ile Nucleo ve NAB'dir.
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FT54uZPI4Z8A%2Fhqdefault.jpg)
A Clockwork Orange | Trailer | Warner Bros. Entertainment
SUBSCRIBE to Warner Bros. Entertainment: http://bit.ly/32v18jf Connect with Warner Bros. Entertainment Online: Follow Warner Bros. Entertainment INSTAGRAM: ...
Daha önce de belirtildiği gibi, 1970'lerin başından bu yana, özellikle büyük şehirlerdeki birçok stadyumun tribünleri yavaş yavaş değişmeye başladı ve Valerio Marchi'nin deyimiyle “öfkeli gençliğin” tartışmasız bölgesi haline geldi. Geçmişin doğaçlamalarından uzak, planlı bir şekilde renklendirilmeye, bayraklar ve pankartlarla, ponponlar ve balonlarla doldurulmaya başlandı. Artık Ultralara dönüşmüş olan en aktif taraftarlar, maçın başında takımlarının sahaya girişini selamlama ritüelini başlattılar.
"Takımlar sahaya giriyor: korkunç bir çığlık, konfeti yağmuru, bayraklar, trompetler, sirenler, davullardan oluşan coşkulu bir deniz" Forza Milan dergisi 1970'lerin başında AC Milan takımı sahaya girerken Fossa dei Leoni'de yaşananları 'Questa pazza, pazza, pazza... Fossa' başlıklı bir makalede böyle anlatıyordu. Ardından renkli sis bombaları ve havai fişeklerin yakılması, konfeti olarak kağıtların ve futbol bileti kağıtlarının (ya da Güney Amerika'daki torcidalar gibi uzun hesap makinesi rulolarının ya da tuvalet kağıtlarının) atılması, ritmik ve organize sloganlarla kışkırtmanın noktalanması, bas davulların ritmi ve hatta trompetlerin çalınması. Bergamo'dan Bari'ye, Torino'dan Roma'ya kadar onlarca renkli davulla dolu tribünler.
İlk Koreografiler
İlk koreografiler kısa bir süre sonra birkaç dakikalığına da olsa yüzlerce el tarafından tutulan ve neredeyse tüm tribün kesimlerini süsleyebilen devasa bezlerle gerçekleştirilecekti. İlk olarak 1981-82'de Sampdoryalılar tarafından önerilmiş, hemen ardından Cenova, Torino, Fiorentina, Napoli ve Bologna Ultraları da aynı başarıyı göstermiştir. Birçoğu bayrak direklerini kaplayan büyük bayrakları büyük etki yaratan gösterilerle açtılar.
Kutular, yapıştırıcı, boya, yapışkan şeritler. İçeride ya da sokakta günler ve geceler süren çalışmalar. Roma'nın Commando Ultrà Curva Sud grubunun 23 Ekim 1983'te Lazio'ya karşı oynadığı derbide sergilediği, 60 metreye 20 metre boyutlarında sarı bir bez üzerine kırmızı renkle yazılmış “Seni seviyorum” mesajı taraftarların hafızalarında yer edecek.
Milanistiler 28 Ekim 1984'te Inter'e karşı kazandıkları derbide (2-1) üzerinde 'Forza vecchio cuore rossonero' yazılı bir bez kullanacaklardır. Nerazzurri ilk bayrak örtüsünü 1985 derbisinde sunacaktır. Ve ilk Ultraların renkli fantezileri, sürekli sallanan bayraklar ve çılgınca çalınan davullar olmadan oyunu oturup izlemek. Bazen tartışmalar, tribün ortasındaki yeni tezahürat şekli toplumun geri kalanı tarafından benimsenmeden ya da en azından tolere edilmeden önce tribün içi kavgalarla maalesef son buldu….devam edcek
Finansal Futbol-2
Sürdürülebilir bir profesyonel futbol mümkün mü?
Ya da soruyu şöyle sorsak, “Sürdürülebilir Dünya mümkün mü?!”
İnsanların Dünya’ya gelişinin amacı eşek gibi çalışıp kazandığı parayı ona buna saçmak mı? Tabi ki hayatta kalmak için bir kısmını kendine harcaması. Bir Tanrıya inanması, evlenip çocuk yapması, bir kulübe gönül vermesi, onun peşinden koşması. Kulübe Tanrı gibi tapması hatta o kulübü kendine öz Tanrısı yapması. Rızkından kısıp kulübe destek olması. Kulüpte bu paraları sözde süper star (yıldız) oyunculara vermesi. Oyuncularda paraları leylaya basmak için harcaması, bazıları günde 12 kez. Bizde bunları medyada duyunca “vay beeaaa” naralar atarak gurur duymamız. “Adam oynasın gol atsın ağbee takım kazansın ağbee banane özel hayatından ağbee” ooluum seneye kombinelere yüzde 500 zam gelecek yarraa yedik! armanın canı sağ olsun ağbeee” hadi len….!
Neyse, şaka bir yana bu bölümde “başka futbol mümkün mü?” sorusuna cevap arayacağız alternatifleri var mı ona bakacağız.
Elimizde somut olarak iki örnek var. İlki, Manchester United Glazer ailesi tarafından satın alındıktan sonra kulübün bir grup kemik taraftarı Manchester’e sırtını dönüp terk ederek United of Manchester FC adlı bir kulüp kurması.
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FLYrPpo3-foM%2Fhqdefault.jpg)
FOOTBALL FOR THE PEOPLE // FC UNITED OF MANCHESTER ( Documentary )
"Football for the people by the people" A group of angry former Manchester United fans rebel against their club and the top flight of football in their own unique way. They started their own club ...
Diğer örnek Almanya’dan ve bu örnek geleceğe yönelik daha etkili, üstüne durulursa sürdürülebilir bir proje ortaya çıkar. Almanya’da 25.000 (yirmi beş bin) Futbol Federasyonuna (DFB) bağlı kulüp ve 8 milyon lisanslı futbolcu var. Bunların dışında federasyona bağlı olmayan 1 milyonu aşkın futbolu hobi olarak oynayanlar var, örneğin şirket ve ÜNİ takımları gibi.
Adı üstünde amatör futbol Almanya’da da sürdürülemez hale geldi, sebep PARA! En alt liglerde oynayan takımların bile küçümsenmeyecek bütçeleri olması şart aksi taktirde ileriye yönelik başarı yakalamaları, alt yapı oluşturmaları, tesisleşmeleri imkânsız. Federasyona (DFB) bağlı Eyalet federasyonları ve bunlara bağlı küçük bölgesel federasyonlar kendilerine buyruk çalışmaları, adaletsiz gelir dağılımı Almanya’da amatör futbolu çıkmaza doğru götürüyor!
Tüm bu karmaşıklığın, çıkmaza doğru gidişin içinde Almanya’nın Leipzig şehrinde 2018 yılında Rene Jacobi tarafından kurulan “Confederation of Football” kısaca “COF” oluşumu kuruldu.
Der Fußball kehrt zurück an die Basis!
Gegründet am 28. Januar 2018 in Leipzig, ist die Confederation of Football e.V. der erste eigenständige und unabhängige Fußballverband, der sich aktiv um die Belange der Fußballbasis kümmert ...
COF manifestosuna ilk bakışta insan umutlanıyor;
“Futbol yeniden Halka geri dönüyor!
28 Ocak 2018 tarihinde Leipzig'de kurulan Futbol Konfederasyonu (COF) e.V., aktif olarak altyapının çıkarlarını gözeten ve kendisini üyeleri için bir hizmet kuruluşu olarak gören ilk bağımsız futbol federasyonudur.
İster antrenör ister oyuncu, hakem ya da taraftar olsun, üyelerimiz için mümkün olan en iyi imkan koşullarını gözeten eşit düzeyde bir ortağız. Hedefimiz, vizyonumuz ve iddiamız, kuruluş tarihimiz ve yerimiz ile kendini göstermektedir.
Sloganımız olan "Association rethought "a (Türkçe açılımı Dernekleri yeniden tasarlama düşüncesi) sadık kalarak, var olan her şeyi sorguluyor ve bir futbol federasyonunun üyeleri için mümkün olan en iyiyi elde etmek amacıyla bugün nasıl organize edilmesi gerektiğine yanıtlar buluyoruz.”
COF’un 6 temel ilkesi;
Dijitalleşmek: Dijitalleşmiş bir futbol federasyonu olarak, idari çabaların yanı sıra ilgili tüm taraflar için maliyetleri mutlak minimuma indirmek için basitleştirilmiş ve otomatikleştirilmiş süreçlere güveniyoruz.
Şeffaflık: Temel finansal rakamlardan üzerinde çalıştığımız konulara kadar tüm temel bilgiler üyelerimizin erişimine açıktır. Her zaman ve her yerden.
Demokratik: Üyelerimiz kuruluşumuzun yönünü demokratik yollarla belirler. Bizim görevimiz üyelerimizin kararlarını uygulamaktır.
Bağımsız: Mevcut tüm yapıların dışında örgütlenen ilk futbol federasyonuyuz. Bu nedenle, miras yükleri olmadan, derneğimizi tam olarak 21. yüzyılda bir derneğin çalışması gerektiği şekilde inşa edebileceğiz.
Hizmet odaklı: Görevimizi, üyelerimizin işlerini çeşitli hizmetlerle basitleştirerek önemli olanla, yani insanlarla ilgilenmelerini sağlamak olarak görüyoruz.
Ortaklık içinde: Üyelerimiz çalışmalarımızın merkezinde yer almaktadır. Kendimizi üst düzey bir kuruluş olarak değil, herkesin yararına olan tüm konuları ele alan bir ortak olarak görüyoruz.
Alina Schwermer “FUTOPIA” kitabında Rene Jacobi ile yaptığı röportajı elimden geldiği kadar çevirdim. Jacobi COF oluşumunun hedeflerini yakından açıklıyor;
/https%3A%2F%2Fm.media-amazon.com%2Fimages%2FI%2F31iXhhrjVjL._SR600%2C315_PIWhiteStrip%2CBottomLeft%2C0%2C35_PIStarRatingFOURANDHALF%2CBottomLeft%2C360%2C-6_SR600%2C315_ZA7%2C445%2C290%2C400%2C400%2CAmazonEmberBold%2C12%2C4%2C0%2C0%2C5_SCLZZZZZZZ_FMpng_BG255%2C255%2C255.jpg)
Futopia: Ideen für eine bessere Fußballwelt
Der Fußball steckt in der Krise? Dann ändern wir das - und entwickeln Utopien! Dieses Buch stellt einige Ideen für eine bessere Fußballwelt vor und entwickelt eigene. Die Autorin spielt sie gan...
https://www.amazon.de/Futopia-Ideen-eine-bessere-Fu%C3%9Fballwelt/dp/3730704923
Soru: Şu anda amatör futbolu etkileyen nedir?
Jacobi: Bireyselleşme büyük bir sorun. Kulüpler, her şeyin net olduğu bir dünyadan geliyor: hafta sonu futbola gidiyorsunuz. Bugün insanlar giderek daha fazla bireyselleşiyor, kulüplerle daha az özdeşleşebiliyorlar. Örneğin Roter Stern (Kızıl Yıldız) Leipzig bir şeyi temsil ediyor, bir fikir imajını somutlaştırıyor, gönüllü eksikliğiyle ilgili bir sorunları yok. Bu, bir şeyi temsil eden tüm kulüpler için geçerlidir. Burada markalaşma aşamasındayız.
Soru: Birçok kulüp markalaşma konusunda zorluk mu yaşıyor?
Jacobi: Alt liglerdeki kulüplerin kendilerini nasıl daha iyi pazarlayacaklarına dair hiçbir fikirleri yok. Futbolda büyük bir konsolidasyon göreceğiz. Ağ oluşturmayı başaramayan iki takımlı küçük kulüpler beş ila on yıl içinde artık var olmayacak.
Soru: Futbol nasıl reaksiyon gösterebilir?
Jacobi: Bu kısmen el yapımı bir sorun. Futbol hakkında bilgi sahibi olmak artık yeterli değil. Örneğin gönüllülerin vergi hukukunu öğrenmeleri için nitelikli teklifler neredeyse hiç yok. Daha somut atölye çalışmaları olmalı. Ayrıca çok az sayıda uzman eğitiliyor. Saha bakımı gibi bazı işlevler ancak disiplinler arası bir temelde organize edilebilir. Şu anda burada bu işi yapan bir emekli var ve o gittiğinde ne olacağını kimse bilmiyor. Uzmanlardan oluşan gruplar kurmalıyız.
Soru: Peki kurumlardan, federasyonlardan ne bekliyorsunuz?
Jacobi: Uluslararası örgütlerle ilgili temel sorun şudur, onlar için tüm ülkeler eşittir. Yukarıdan bir şey dayatıyorlar ve DFB eSporda olduğu gibi bunu onaylıyor. Bir anda kulüplerin artık eSpor sunması gerektiğini söylüyorlar. Bu nasıl olacak? Bir oyuncu Bundesliga takımından para alırsa bir kulüp için oynayabilir, ancak köy kulübünde bir kupa için oynayamaz.
Soru: Dernek kavramı gelecek için hala uygun mu?
Jacobi: Evet, bence de öyle ama o miktarda değil. Biz 25.000 farklı marka yaratamayacağız. Genel olarak soru şu, fonları sadece tek bir yöne itmeyi daha ne kadar kaldırabiliriz? Amatör kulüplere verilen para cezaları çılgın boyutlara ulaştı. Bir köy kulübü yanlış oyuncuyu kullanırsa 600 euro ödüyor, bu da yıllık gelirinin yüzde onuna denk geliyor.
Soru: Ne yapmamız gerekiyor? Bir DFB'ye ihtiyacımız var mı?
Jacobi: Eğer DFB işini düzgün yapsaydı, futbolu idare eden kurumlar faydalı olurdu. Ancak bölge ve eyalet birlikleri aracılığıyla tabanından o kadar uzaklaştı ki Almanya'da pek çok küçük krallık var. Hepsinin kendi oyun kuralları ve kendi ceza katalogları var. Bölge ve eyalet birlikleri ne gibi bir katma değer sağlıyor? Sadece hepsi yükselmek isteyen çok sayıda bağımlı organ yaratırsınız. Bu da büyük bir bağımlılık doğuruyor. Her bölgesel birliğin en az beş başkan yardımcısı vardır bu da üyelerin çıkarlarını desteklememe eğiliminde olan gereksiz idari aparatı oluşturur.
Soru: Futbol gelecekte nasıl şekillenecek?
Jacobi: Bir süre sonra Avrupa'da bir süper lig kurulacağı kaçınılmaz gibi duruyor. Böyle bir lig kurulduğu zaman kendi federasyonları oluşacak. Bunun altında da boksta olduğu gibi üç ya da dört tane daha federasyon olacak. Kulüplerde şampiyonluk için nerede oynamak istediğini kendi seçebilecek.
Avrupa süper liginin kuruluşu ilk başta futbolu orta sınıf vatandaşa statta canlı seyretme imkanlarını maddi açıdan imkânsız hale getirecek. Bir süre sonra stat atmosferinin azalması ile futbola sonradan dahil olan zenginler oyundan sıkılacak ve onlarda statlardan çekilecekler.
Jacobi’nin dediklerinden yola çıkarsak Avrupa süper liginin kurulup kendi federasyonunu oluşturması. Ve akabinde süper ligin altında birkaç yeni federasyon oluşacaksa belki bu yeni kurulan federasyonlar/ligler futbolun özüne dönmesini ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlayabilir!
Günümüzde gittikçe endüstriyelleşen finansal futbol bir süre sonra Bayern, ManCity, PSG vb. zengin kulüplerin bile finanse edemeyeceği duruma gelecek. Örneğin Almanya Kulüpler Birliğinin (DFL) ortaya attığı yeni proje futbol kulüplerinin ileriye yönelik maddi kaynak yaratmak için bir yan şirket kurmak bu şirkete yüzde %12,5 hisselik dışardan yabancı yatırımcı getirerek 25-30 yıllığına yayın haklarını genişletmek isteği. Bu istek tüm Bundesliga kulüplerinin taraftarlarının tepkisini çekti.
/https%3A%2F%2Frp-online.de%2Fimgs%2F32%2F1%2F6%2F2%2F7%2F1%2F5%2F4%2F0%2F9%2Ftok_e3408c94dc82f65f5a3236d5a67737e6%2Fw1200_h630_x1500_y1031_DPA_bfunk_dpa_5FAD0C00B8E76970-499779dae58b14bc.jpg)
Liga auf Geldsuche, Fans protestieren: Was Sie zum Streit-Thema DFL-Investor wissen müssen
Liga auf Geldsuche, Fans protestieren Was Sie zum Streit-Thema DFL-Investor wissen müssen Es ist ein gewaltiger Schritt, den die Deutsche Fußball-Liga seit einigen Monaten zu gehen bereit ist. Seit
DFL, bu proje gerçekleştiği taktirde yılda 2,5 milyar Euro gelir bekliyor. Gelirin aslan payını en başarılı kulüplerin kasasına girecek ve geri kalanı da diğer kulüpler arasında paylaşılacak. Taraftarın tepki vermesinin sebebi, dışardan ortak olacak şirketin Alman futboluna yön vermede söz sahibi olması. 50+1 kuralının ihlali, maç saatleri ve günlerinin değişmesi. Önemli müsabakaların, derbilerin ABD, uzak doğu ya da orta doğu ülkelerinde oynanması. Esas sorun maç günleri ve başlama saatleri. Almanya’da hala eskiden kalan ve korunan Cumartesi maçlarının bozulması ve Çarşamba gününden başlayarak tüm haftaya yayılması. Maç başlama saatleri ise ABD ve Asya kıtasına göre ayarlanması. Tribünler bu konuda ortak tepki veriyorlar 01.04.2023 tarihinde oynanan Bayern Münih – B.Dortmund müsabakasında iki tribün bu projeye karşı büyük tepki gösterdi.
Benzer projeleri UEFA ve Avrupa Kulüpler Birliği ortaya attı. PSG başkanı Al Khelaifi bazı önemli Şampiyonlar ligi müsabakalarını ABD ve Uzak Doğu kıtalarında oynanmasını önerdi.
/https%3A%2F%2Fcdn.theathletic.com%2Fapp%2Fuploads%2F2023%2F03%2F11105520%2F0313_UCLWorldwide-scaled.jpg)
Will the Champions League stay in Europe?
In April last year, the Paris Saint-Germain chairman Nasser Al-Khelaifi provided a window into the backroom discussions of European football. Al-Khelaifi is best known as the Qatari face of PSG but
https://theathletic.com/4288370/2023/03/13/champions-league-europe-america-asia/
Ortaya atılan projelerin altında yatan gerçek futbolu daha ileri götürmek değil kimse aldanmasın! Amaç kulüpleri ve taraftarlarını sömürerek daha fazla para kazanmak. Bize kalan tek umut İngiltere parlamentosunda yasa önerisi “White Paper” İngilizler 90’lı yılların başında Lord Taylor yasasını kanunlaştırarak ülkede holiganlığı bitirdi. Belki White Paper yasa tasarımı kanunlaşır ve Dünya’da tüm ülkelere örnek olur!
/https%3A%2F%2Fcdn.theathletic.com%2Fapp%2Fuploads%2F2023%2F02%2F23175018%2FGettyImages-1206196113-1024x683.jpg)
Explained: What the Government white paper means for the regulation of English football
After all the delays, hesitancy and procrastination, the House of Commons finally heard the details of where English football is headed; to a bold new world of independent regulation and tighter ...
https://theathletic.com/4245991/2023/02/24/explained-white-paper-regulation-epl-efl/
Biz, ilk önce kendimizi sorgulamalıyız “NE İSTİYORUZ?” Gönül bağladığımız kulüpleri canımızdan daha çok seviyoruz sefasını sürdüğümüz gibi cefasını da çekmeye razıyız. Peki nereye kadar? Biz kulübümüze maddi ve manevi destek veriyoruz! Bizim paralarımızla yıldız oyuncular getiriliyor. Ve bu oyuncular paraları harcarken bizleri düşünüyorlar mı? Bizim onları düşündüğümüz kadar!
Her şeyi de işin fıtratına bağlayamayız. Kulüp yöneticileri şunu göz önünde bulundurmalı, tüm taraftarlar gönül verdiği kulüpleri canlı seyretme, tribünden destekleme hakkına sahip. Bunu yaparken taraftarın iyi niyetini, duygularını sömürmek taraftarın fikirlerini ve maddi durumunu hiçe saymak zalimliğin en büyüğüdür….!
/image%2F1393153%2F20230725%2Fob_5634b3_9410233-orig.jpg)
/image%2F1393153%2F20230725%2Fob_b5b28f_2493850210b3bb730aa94f141379a1d7-nazi.jpg)
/image%2F1393153%2F20230725%2Fob_7a550e_celtic-cross.jpg)
/image%2F1393153%2F20230725%2Fob_bfe8b4_maxresdefault.jpg)
/image%2F1393153%2F20230611%2Fob_1816c7_jude-bellingham-england-november-2022.jpg)
/image%2F1393153%2F20230530%2Fob_44a6f7_1309882b0b5cf0d87f09f985b095ec52.jpg)
/image%2F1393153%2F20230530%2Fob_047c6e_capo-ultras-genny.jpg)
/image%2F1393153%2F20230530%2Fob_5fdba4_maxresdefault.jpg)
/image%2F1393153%2F20230521%2Fob_557352_1102378.jpg)
/image%2F1393153%2F20230521%2Fob_f57b99_f7f8a004140327899305c1997528ff75.jpg)
/image%2F1393153%2F20230521%2Fob_db2357_c13d0ebc8c71708dbf9f8308dc8de30b.jpg)
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2F-N9NiEH9-vg%2Fhqdefault.jpg)
/image%2F1393153%2F20230417%2Fob_17fa70_c-u-c-s.jpg)
/image%2F1393153%2F20230408%2Fob_869859_fspo-hhwaam-h5w.jpeg)
/image%2F1393153%2F20230408%2Fob_5377d6_fspo-hkxgaenrzl.jpeg)
/image%2F1393153%2F20230408%2Fob_3af08b_fspo-jawaaahqn6.jpeg)
/image%2F1393153%2F20230408%2Fob_2938c8_fspo-k8waaestsi.jpeg)