İngiltere Premier League Batıyor mu?
Premier League, bilindiği gibi dünyanın en güçlü futbol ligi ve bireysel kalite nedeniyle futbol diğer liglerden daha hızlı oynanıyor. İngiliz kulüplerinin yeni oyuncular için ödediği transfer ücretleri her yıl katlayarak artmakta. Uluslararası karşılaştırmada, Premier League diğer ilk 5 ligi çoktan geride bıraktı. Birkaç İngiliz olmayan üst düzey kulüp hariç, dünyanın en iyi futbolcuları giderek EPL ilk tercihleri oluyor. Nick Woltemade (75 milyon euro) ve Florian Wirtz (150 milyon euro) geçmişte olduğu gibi Bayern Münih’e değil, rekor transfer ücretlerine Premier League'e transfer oldu. Ancak şimdi bir araştırma ortalığı karıştırdı, çünkü İngiliz kulüplerinin çoğu giderek daha fazla zarar ettiğini ortaya çıkardı.
Bu durum uzun vadede nasıl bir sonuç ortaya çıkarır?
Premier League büyük bir çöküşle karşı karşıya kalabilir. Güncel rakamlara bir göz atarsak, Avrupa çapında bir karşılaştırma yapıldığında, EPL yıllardır diğer ilk 5 ligden çok daha fazla transfer harcaması yapıyor. Son 5 yılda İngiliz ligi, Fransa Ligue 1, Bundesliga ve La Liga’ya karşı transfer artışı kaydederken, inanılmaz bir şekilde 7,1 milyar euro transfer açığı verdi. Sadece İtalya Serie A son beş sezonda aynı şekilde bir açık vermiştir. İtalya'daki kulüpler, gelirlerinden 564 milyon euro daha fazla harcama yaptılar.
Ancak Premier League 7 milyar eurodan fazla gelirine kıyasla bu rakamlar önemsiz kalıyor. İngiltere'deki kulüplerin bu kadar etkin olmaları tesadüf değil, toplam gelirleri sürekli artıyor. 2023 yılına ait son kamuya açık rakamlara göre Premier Leagueg, yıllık 7,1 milyar euro ile toplam gelirlerde en önde yer alıyor. Onu 3,65 milyar euro ile La Liga ve 3,62 milyar euro ile Bundesliga izliyor. Yani İngiliz takımları, İspanya ve Almanya'daki rakiplerinden neredeyse iki kat daha fazla para kazanıyor.
Peki Premier League nasıl bu kadar zengin oldu?
Cevap, dışardan yatırımcılar sayesinde.
2003 yılında Roman Abramovic, Chelsea FC'yi satın aldı. 2005 yılında Glazer ailesi Manchester United'ı devraldı. 2008 yılında Abu Dabi'nin kraliyet ailesi Manchester City'ye ortak oldu ve 2010 yılında Fenway Sports Group, Liverpool FC'yi satın aldı. 2025/26 sezonundaki 20 Premier League kulübüne bakıldığında her bir kulübün yabancı yatırımcıların elinde olduğu göze çarpıyor. Özellikle 2021 yılında Suudi Arabistan Devlet Fonu'nun Newcastle United'ı satın alması büyük yankı uyandırdı. Günümüzde yeterli paraya sahipseniz, hobilerinize yenisini katmak istiyorsanız bir Premier League kulübü satın alabilirsiniz. Sadece sabıka kaydınız olmamalı ve 2023'ten itibaren insan hakları ihlali de yapmamış olmalısınız. Bu değişiklik, Suudi Arabistan'ın Newcastle'ı satın almasının ardından eklendi (önce 81 kişinin idam edilmesini beklediler). Yeni paranın gelmesiyle birlikte giderek daha fazla yıldız oyuncu İngiltere'ye transfer olmaya başladı.
İngiltere’de futbol giderek daha kaliteli hale geliyor, kulüpler arasındaki rekabet giderek artıyor. Diğer beş büyük liglerle karşılaştırırsak, Fransa ve Almanya’da şampiyonluğu her zaman Paris Saint-Germain veya FC Bayern'in domine ederken, ya da İspanya’da Real Madrid ve FC Barcelona'nın genellikle şampiyonluğu aralarında paylaştığı yerde futbol kalitesi düşüyor. İngiltere’nin önde olmasının altında yatan sebepleri için kısa bir geriye dönüp bakalım. Eski Premier League CEO'su Richard Scadamore, 90'ların sonunda ulusal pazarlamanın yanı sıra uluslararası pazarlamanın da önemli olduğunu çok önceden fark etti. Bu nedenle, erken bir aşamada ABD ve Uzak Doğu'da uluslararası turlar düzenledi. Bugün bu, diğer dört üst ligde de yaygın bir uygulama haline geldi. Ancak Premier League markası diğerlerinden çok önde.
Yurtiçi rekabet konusunda şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var. UEFA’nın bu dört lige (Almanya-İtalya-İspanya-İngiltere) tanıdığı takım katılım sayısı (lig başı 4 takım) büyük rol oynuyor. Almanya’dan örnek verirsem, Bayern Münih 14 kez aralıksız şampiyon oldu. Geçmişte bu büyük tartışma konusu olurdu şimdi kimse umursamıyor nasıl olsa ilk dört sırayı alan ŞL’ne gidiyor ve şampiyon olan takımla aynı parayı alıyorlar. Bu durum sade Almanya değil İtalya, İspanya ve Fransa’yı da rekabet açısından etkiliyor. İngiltere’de rekabetin yüksek seviyede sürmesi ilk başta ülkenin köklü futbol ve tribün kültürü sahip olması dışında kulüplere eşit ödenen yüksek yayın gelirlerinden kaynaklanıyor. Aslında bunun çözümü benim açımdan basit. 55 ülkenin üye olduğu UEFA sade belirli elemeler aşamasından sonra aynı şimdiki gibi 32 ülke şampiyonundan gerçek Şampiyonlar Ligi oluşturabilir ve böylece yurtiçi rekabetin artması sağlanır diye düşünüyorum.
Gelin yurtdışı pazarlamadan ortaya çıkan rakamlara bir bakalım. Premier League, ulusal pazarlama için 1,95 milyar, uluslararası pazarlama için 2,3 milyar dolar gelir elde ediyor. Buna karşılık Alman Bundesliga aldığı 200 milyon dolar gülünç bir rakam. La Liga 835 milyon, Serie A 205 milyon ve Fransa Ligue 1 ise sadece 130 milyon dolar gelir elde ediyor. Tabii ki, İngilizcenin dünya dili olması Premier League'in pazarlanmasının kolay olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca, Premier League'de TV gelirleri diğer liglere göre kulüpler arasında daha adil bir şekilde dağılıyor. Gelirlerin %50'si tüm kulüplere eşit veriliyor. Yüzde %25'i ise performans ve canlı TV'de gösterilen maçlara göre, yani Facility Fee ücreti olarak dağıtılıyor. Bu düzenleme sayesinde İngiltere'deki küçük kulüpler bile gerçek anlamda yüksek maaşlar ödeyebiliyor ve transfer piyasasında çok para harcayabiliyorlar. Buna küçük bir örnek vereyim, FC Bayern geçen sezon Almanya'da 97 milyon euro ile tüm televizyon gelirlerinin en yüksek payını aldı. İngiltere'de son sırada yer alan FC Southampton ise 127 milyon euro harcadı. Dolayısıyla, Premier League'in ekonomik hakimiyetinin yıkılmaz olduğu gözler önünde.
Ancak tam da bu noktada ilk şüpheler oluşmaya başladı. İngiltere Premier Legue’i büyük bir çöküşle karşı kaşıya mı? BDOS Annual Servy of Football Finance Directors raporu, İngiliz futbolundaki patlamanın beraberinde getirdiği tehlikeleri ve riskleri net şekilde ortaya koyuyor. Çalışma, İngiltere'nin en üst dört ligindeki tüm kulüplerin finansal gelişimini ayrıntılı olarak ele alıyor. Premier League, 2025/26 sezonunda transfer rekorunu kırdı ve yeni oyuncular için 4 milyar eurodan fazla harcadı. Bu durum elbette maaş bütçesine de yansıyor ve giderek tamamen çığırından çıkar hale geldi. Çünkü 2024 itibariyle Premier League'deki kulüplerin gelirlerinin ortalama %67'si oyuncu maaşlarına harcandı. Championship'te bu oran %93'e bile ulaştı. Karşılaştırıldığında Bundesliga'da 2023/2024 sezonu bu oran %34,9 idi. Yani Premier League'e kıyasla neredeyse yarısı kadar. Buna ek olarak, yapılan ankete katılan İngiliz kulüplerinin %60'ı finansal durumlarının sadece “iyi” olduğunu, yani daha iyi olabileceğini belirtti. Bunların %28'i endişeli olduklarını ve dikkatli bir şekilde yönetmek zorunda olduklarını söylüyor. Sadece %12'si kendilerini ekonomik olarak çok sağlıklı görüyor.
Premier League'de ekonomik durumunu tamamen olumlu olarak değerlendiren tek bir kulüp bile yok. Kulüplerin ortalama olarak yaklaşık (vergi dahil) 4,2 milyon euro zarar ediyor, ikinci ligdeki kulüplerde zarar yaklaşık 15 milyon euro. Bu rakamlar endişe verici ayrıca görünüm de olumsuz, çünkü tüm İngiliz kulüplerinin %90'ı 2025 yılı için vergi öncesi zarar bekliyor. Oyuncu satışlarından elde edilecek potansiyel gelirler bu hesaplamaya dahil edilmiş. Ayrıca, on kulüpten dokuzu borçların katlanarak artması nedeniyle gelecekte yatırımcıların gelirlerine bağımlı olacaklarını belirttiler. Premier League'de on kulübün altısı ve tüm kulüplerin yarısından fazlası, daha doğrusu %52'si artık ABD'li sahiplerin elinde. ABD'li yatırımcılar için futbol tamamen bir yatırım, onlarda Avrupa'daki gibi gerçek bir futbol kültürü yok. Dolayısıyla, yatırım girişimcilerin bakış açısından kârlı olmazsa, sahipler ve hissedarlar İngiliz projelerine olan ilgilerini hızla kaybedebilirler. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum da sürekli artıyor. Premier League ve Championship'te üst sıralarda yer alan kulüpler ile alt sıralarda yer alan kulüpler arasındaki fark giderek büyüyor.
Raporda, Premier League'e yükselen takımların son 30 yılda zamanla ortalama olarak giderek daha az puan topladıkları ortaya çıkıyor. Öte yandan, küme düşen takımlar için ise tam tersi geçerli. Finansal imkanları sayesinde, Championship'te giderek daha fazla puan topluyorlar. Bu şaşırtıcı değil, çünkü Championship kulüpleri yükseldiğinde ortalama 150 milyon eurodan fazla gelir elde etmekte. İngiliz kulüpleri, zararlarını telafi etmek için dış yatırımcılardan para almaya ihtiyacı var. Ayrıca, sürdürülebilirlik kurallarına uymak için PSR (Squad Cost Ratio) kurallarına da uymak zorundalar. Premier League'de şu anda PSR kurallarının sertleştirilmesi gerekip gerekmediği tartışılıyor, gelire bağlı yüzde bazında bir harcama sınırı getirilmesi gündemde. Görüldüğü gibi, genel olarak bakıldığında bu durum oldukça kırılgan bir yapı. Yıllar önce İspanya La Liga da benzer bir durumla karşı karşıya kalındı ve daha sıkı kurallar getirildi. Sonuç, finansal konsolidasyon ve aynı zamanda sportif düşüş olmuştu.
İngiltere şimdi İspanya ile benzer bir gelişmeyle karşı karşıya mı?
Futbol dünyası ekonomik olarak sonsuza kadar büyümeye devam edecek mi, yoksa bir gün küçülme ya da hatta büyük bir çöküş yaşayacak mıyız? Şu anda İngiliz kulüplerine olan ilgi hala çok büyük. Kulüplerin yaklaşık üçte ikisi, son 12 ay içinde yatırımcıların kendileriyle iletişime geçtiğini belirtiyor. Uzmanlar ise bu konuda kararsız bir sonuca varıyor. Bazı açılardan, İngiliz profesyonel futbolunun çok iyi durumda olduğunu düşünenler var. Premier League'de rekor gelirler elde ediliyor ve yatırımcıların ilgisi büyük, ancak her şey görüldüğü gibi toz pembe değil, yüzeyin altında bir kaynama var. Kulüpler, yüksek maaş maliyetleri ve toplam gelire kıyasla artan borçları nedeniyle büyük mali baskı altında, sürekli artan transfer ücretleri bu trendin gerçek yüzünü saklıyor. Diğer sektörlerde benzer yüksek maliyetler, sürekli zararlar ve kredi alımının bir araya gelmesi çoktan alarm zillerini çaldırırdı.
Sonuç olarak, bu çalışmanın İngiliz profesyonel liginin durumunu özetlediğini belirtmek gerekir. Yani, Premier League'e odaklanılmış olsa da bu durum sadece Premier League'i etkilemiyor. Avrupa’nın diğer dört büyük liglerine bakarsak Almanya hariç durum her halükârda endişe verici.
Gelelim can alıcı soruya, Premier League yakında finansal olarak çöker mi? Yoksa büyük ekonomik ve sportif hakimiyetinden dolayı diğer üst ligleri geride mi bıraktı?
©ErdalGüngör
FFP vs. Sportswashing...!
2012 yılında, blogda “Financial Fair Play Vol.2” başlıklı bir yazı ele almıştım.
https://ultras-istanbul.over-blog.de/article-financial-fair-play-vol-2-107325838.html
Aradan 14 sene geçti bugüne kadar neler değişti bir bakalım. Dönemin UEFA Başkanı Michel Platini 2010 yılında, güzel oyunu korumak için basit bir sözle Finansal Fair Play'i açıklamıştı. Hoş, kendisi de paranın cazibesine kapılıp yolsuzluk ve rüşvet almaktan dönemin FİFA başkanı Blatter ile yargılandı. Davanın ilginç yanı, ABD 2022 Dünya Kupasını Katar’a kaptırmıştı. Bunun üzerine çeşitli bahaneler uydurarak Fifa’nın ABD’de bulunduğu ofisine FBİ baskın düzenledi. Federallerin araştırmasından çıkan sonuç FİFA başkanı Blatter yargılandı ve istifa etmek zorunda bıraktı. Araştırmalar UEFA başkanı Platini’ye kadar uzandı. Federallerin derin araştırmaları başarılıydı, ABD istediğini aldı. Sonra bir baktık 2026 da düzenlenecek DK turnuvası üç ülkeye verildi. ABD, Kanada, Meksika, Sportswashing?
Neyse, yazımıza kaldığımız yerden devam edelim. O dönemde, Avrupa futbol kulüplerinin yarısı maddi olarak zor durumdaydı. AC Milan, Inter Milan, Barcelona ve Real Madrid iflasın eşiğindeyken, Kaka gibi oyuncular yıllık 10 milyon euro, Ronaldinho 7,5 milyon euro ve David Beckham 6,5 milyon euro kazanıyordu. Bu harcamalar kontrolden çıkmıştı. 2011 yılında bu tür maaşlar bir oyuncu için olağanüstü kabul ediliyordu. Taraftarlar, sevdikleri kulüplerin varlıklarını tehdit eden devasa borçlar biriktirmesini çaresizce izliyorlardı. FFP, futbolun kurtarıcısı olacaktı. Kulüpler sadece kazandıkları kadar harcayabileceklerdi. Roman Abramovich veya Florentino Pérez gibi, sonsuz para enjeksiyonlarıyla başarı satın alan şeker babalarının sonu gelmişti. Artık geçici şöhret için geleceği ipotek etmek yoktu. Sadece en iyi yönetilen organizasyonların başarılı olacağı dürüst bir rekabet vardı. Platini, futbolu kendisinden kurtardığına gerçekten inanıyordu. 14 yıl sonra, Chelsea son 5 yılda tek başına 1,44 milyar sterlin harcadı. Manchester City, 115 suçlamadan oluşan davasını yıllarca ertelemek için İngiltere'nin en pahalı avukat ekibini tuttu. Bu arada, daha küçük kulüpler ufak ihlallerden dolayı ağır yaptırımlara maruz kaldılar.
Katar, BAE ve Suudi Arabistan artık kulüplerini propaganda aracı olarak kullanıyor ve devlet şirketleri aracılığıyla sponsorluk anlaşmalarını şişiriyordu. Kulüpler, kardeş takımlar için oyuncular satın alıyor ve ardından onları aşırı fiyatlara geri satıyor. Kâğıt üzerinde masum kâr gibi duruyor. Her başarılı kural ihlali girişimi, diğer zengin kulüpler için yeni bir şablon oluşturuyor. Everton, 19,5 milyon sterlinlik bir ihlal nedeniyle 10 puanı silindi. Nottingham Forest, 34,5 milyon sterlinlik bir ihlal nedeniyle 4 puanı düşürüldü. Her iki kulüp de küçük muhasebe hataları nedeniyle küme düşmenin eşiğine geldi. Platini'nin kurtarmak istediği güzel oyun, milyarderlerin ve ulus devletlerin oyun alanı haline geldi.
Ancak bu aldatmacanın vahim boyutu, 70 milyon sayfalık belge bir gazetecinin masasına düştüğünde ortaya çıktı.
Dosyalar, 2016 yılının sonunda şifreli kanallar üzerinden bir gazeteciye ulaştı. Bir ihbarcı, kapalı kapılar ardında gerçekte neler olup bittiğini ortaya çıkarmak için Alman Der Spiegel dergisini seçti. Avrupa'nın en büyük futbol kulüplerinin içinden milyonlarca belge, herkesin şüphelendiği ancak kanıtlayamadığı kulüp de dahil, “Manchester City.” Alman gazeteciler Rafael Buschmann ve Michael Wulzinger, her dosyanın gerçekliğini doğrulamak için aylarca uğraştı. E-posta yazışmalarının derinliklerinde bir mesaj göze çarpıyordu. City'nin yöneticisi Simon Pearce, UEFA'nın Finansal Fair Play soruşturmasını tartışıyor ve kural ihlallerine ilişkin endişelere tam bir kibirle yanıt veriyordu. “Ne istersek yapabiliriz”. Adil rekabete karşı tam bir küçümseme kültürünü ortaya çıkaran altı kelime. Gazeteciler e-postaları tek tek incelemeye devam ettiler ve her biri sistematik dolandırıcılığı tüm çirkinliğiyle ortaya çıkardı.
City, UEFA'ya neredeyse on yıl boyunca yalan söylemişti ve artık bunun kanıtları vardı. Etihad sponsorluk anlaşmasını ele alalım. City, havayolu sponsorunun stadyum isim hakları için yıllık 67,5 milyon ödediğini iddia etti. Bu, bağımsız şirketler arasında yapılan meşru bir ticari işlem gibi gözüküyor. Ancak finansal belgelerde gerçekler gizlenmişti. Etihad Airways aslında sadece 8 milyon katkıda bulunmuştu. Geri kalan 59,5 milyon, Şeyh Mansour'un kişisel holding şirketi Abu Dhabi United Group'tan gelmişti, bu da FFP kurallarına göre açıkça yasaktı. Kulüp, sahiplerinin parasını bağımsız sponsorluk olarak göstererek denetçileri kandırmıştı.
Bir başka örnek Roberto Mancini. Ünlü hoca Abu Dabi'deki Al-Jazira FC'de danışman olarak çalışıyor ve yılda 1,75 milyon dolarlık güzel bir ek gelir elde ediyordu, ancak bu danışmanlık tamamen uydurmaydı. Şeyh Mansour her iki kulübün de sahibiydi ve Mancini'nin danışmanlık ödemeleri, FFP maaş sınırlarını aşmak için tasarlanmış gizli maaş artışlarıydı. Der Spiegel Şubat 2018'de araştırmasını yayınladığında, UEFA hemen bir soruşturma başlattı ve iki yıl içinde City'yi Avrupa kupalarından menetti. Ancak Şeyh Mansour'un UEFA'nın cezasına karşı koyacak daha derin cüzdanı vardı. Kulüp, saat başı 5000 euro alan ünlü Avukat Lord Pannick KC'yi tuttu ve Spor Tahkim Mahkemesi'ne temyiz başvurusunda bulundu. CAS, City'nin masum olduğu için değil, UEFA'nın soruşturmayı çok uzun sürdürdüğü için yasağı kaldırdı. Zaman aşımı süresi, City'nin Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış gibi kutlama yapmasına neden oldu. Bir formalite nedeniyle sistemi alt etmişti. Selda Bağcanın türküsünde dediği gibi “adaletin bu mu dünya, kötülerinsin sen dünya, iyileri öldüren dünya.”
Manchester City skandalı manşetleri süslerken, başka bir kulüp finans kurallarını aşmak için tamamen farklı bir yaklaşım geliştiriyordu. Todd Boehly, UEFA'nın onu durdurmak için tüm kurallarını yeniden yazmak zorunda kalacağı kadar güçlü bir boşluk keşfetti. Amerikalı milyarder, Mayıs 2022'de Chelsea'yi 5,4 milyar dolara satın aldı. O zamandan beri, oyuncular için 1,5 milyar dolar daha harcadı. Bu, çoğu kulübün on yılda kazandığından daha fazla bir miktar, fakat mevcut kurallar çerçevesinde tamamen yasal bir işlemdi. Boehly'nin avukat ekibi, Avrupalı yöneticilerin hayal bile edemeyeceği bir şey bulmuştu. Her kuralı yerine getirirken sınırsız harcama yapmayı mümkün kılan basit bir muhasebe hilesi.
Geleneksel sözleşmeler, transfer ücretlerini en fazla 5 yıla yayar. 5 yıllık sözleşmeyle 100 milyonluk bir oyuncu satın alırsanız, bu Financial Fair Play hesaplamalarına göre yıllık 20 milyon maliyete tekabül eder. Boehly bunun yerine 8 yıllık sözleşmeler getirdi. Birdenbire, aynı 100 milyonluk oyuncu defterlerde yıllık sadece 12,5 milyon maliyete tekabül etmeye başladı. Yıllık etkinin yarısı, iki katı harcama gücü anlamına geliyordu. Enzo Fernandez, 106 milyon sterlin karşılığında 8,5 yıllık bir sözleşmeyle transfer edildi ve FFP açısından yıllık maliyeti sadece 12,5 milyon oldu. Mykhaylo Mudryk, 8,5 yıl için 88 milyon sterlin maliyetliydi, ancak yıllık kayıtlarda sadece 10 milyon olarak göründü. Chelsea ayrıca kardeş kulübü RC Strasbourg için oyuncular satın aldı ve ardından kâğıt üzerinde kazanç elde etmek için onları aşırı fiyatlarla geri sattı. Örneğin, Omari Hutchinson'ın Ipswich'e satılması, potansiyel bir muhasebe manipülasyonuna işaret ediyor!
Chelsea, akademi oyuncularını Suudi Arabistan'a satarak 100 milyon sterlin kazandı. Bu oyuncuların yetiştirilmesi hiçbir maliyet gerektirmedi, ancak birdenbire büyük meblağlar kazandırdı. Her işlem teknik olarak kurallara uygundu. Her adım, ruhuna değilse de harfiyen yasaya uygun olarak gerçekleştirildi. UEFA, Boehly'nin tüm düzenleyici çerçevesini yok etmesini dehşetle izledi. Diğer kulüpler hemen 8 yıllık sözleşme modelini kopyalamaya başladı, bu da FFP'yi anlamsız hale getirme tehdidi yarattı. 12 ay içinde UEFA, 2025'ten itibaren amortismanı en fazla 5 yılla sınırlayan acil durum yasaları çıkardı. Boehly devrim niteliğinde bir şey kanıtlamıştı. Yeterli sayıda avukat ve yaratıcılıkla, kurallara uyarak sınırsız para harcayabilirdiniz. Tek yapmanız gereken, kuralları yazanlardan daha akıllı olmaktı.
Ancak Chelsea'nin yaratıcı muhasebecileri bile, mali manipülasyonun gerçek ustalarıyla karşılaştırıldığında sönük kalıyordu. Ulus devletler, futbol kulüplerinin itibarlarını temizlemek için mükemmel araçlar olduğunu keşfettiler. Örneğin Katar, PSG'ye 1,5 milyar dolar harcayarak, yaptıkları kötülükleri unutturmaya çalıştı. 2011'deki bu satın alma, futbolda sporla itibar aklama çağının başlangıcını işaret etti. Ulusal devletler, futbol kulüplerini satın almanın geleneksel halkla ilişkiler kampanyalarından daha ucuz ve itibar aklamada çok daha etkili olduğunu keşfettiler. O dönemde Katar, insan hakları ihlalleri nedeniyle artan uluslararası eleştirilere maruz kalıyordu. Göçmen işçiler Dünya Kupası stadyumlarının inşasında hayatını kaybederken, kadınlar ağır kısıtlamalara maruz kalıyor ve muhalifler hapishanelerde ortadan kayboluyordu. Futbol, imaj sorunlarına mükemmel bir çözüm sunuyordu. Qatar Sports Investments, PSG'yi 2011'de 70 milyon avroya, 2012'de ise 30 milyon avroya satın aldı. 450 milyar dolarlık devlet servetine sahip bir ülke için bu, cep harçlığı kadar bir rakamdı.
Hiç görülmemiş bir boyutta para harcamaya başladılar. Neymar 220 milyon dolara transfer oldu ve tüm transfer rekorlarını kırdı. Kylian Mbappe 180 milyon dolara transfer oldu. Küresel süperstarlar artık dünya çapında televizyon ekranlarında Katar'ın renklerini taşıyordu. Atılan her gol, rejimle olumlu ilişkiler kuruyordu. Kaldırılan her kupa, itibar aklama eylemiydi. Suudi Arabistan tüm bu gelişmeleri izleyip Katar'ın oyun kitabından ders aldı. Kamu Yatırım Fonu (PIF) 2021'de Newcastle'ı 305 milyon dolara satın aldı. Aynı hafta, Suud rejimi tek bir günde 81 kişiyi idam etti.
Şeyh Mansour, bu modeli yıllar önce Manchester City'de öncü olarak uygulamaya koymuştu. BAE Başbakan Yardımcısı, zor durumdaki bir kulübü küresel şampiyonlara dönüştürmüş ve futbol başarısı yoluyla yumuşak gücün nasıl akabileceğini göstermişti. Strateji, sofistike finans mühendisliğini içeriyordu. Devlet havayolları, kulüplere aşırı değerlerle sponsorluk yaptı. Qatar Airways, PSG'ye 5 yıl boyunca 200 milyon ödedi. Etihad, City'ye 10 yıl boyunca 400 milyon sterlin vererek sponsor oldu. C-R-E, Newcastle'a yıllık 25 milyon sterlin sponsorluk yaptı. Para, gizli saklı kapılar ardında oluk gibi akıyordu. Devlet, havayolunu finanse ediyor, havayolu şirketi kulübün sponsoru oluyordu. Kulüp en iyi oyuncuları satın alıyor, oyuncular da kupaları kazanıyordu. Başarı, eleştirileri bastıran olumlu manşetler yaratıyordu. Taraftarlar finansman kaynaklarını sorgulamak yerine zaferleri coşkuyla kutladı. İnsan hakları savunucuları stadyumların önünde protesto yaptı, ancak sesleri Mbappe'nin muhteşem gollerini izleyen kalabalığın uğultusu içinde kayboldu. Sporla imaj aklama işe yarıyordu, çünkü futbol severler bu masala inanmak istiyordu. Paranın nereden geldiğine bakılmaksızın kulüplerinin başarılı olmasını istiyorlardı.
Premier Lig'in mülkiyet yapısındaki dönüşüm, finans elitlerinin futbolu ele geçirmesinin hikâyesini anlatıyor. 2011 yılında Platini Finansal Fair Play'i duyurduğunda, Premier Lig'deki 20 kulüpten sadece üçü büyük yatırım fonlarına ya da devlet fonlarına aitti. 2025 yılına gelindiğinde bu sayı 11 kulübe çıktı. Ligin yarısından fazlası artık geleneksel sahipler tarafından değil, milyarder yatırımcılar ve ulus devletler tarafından kontrol ediliyor. Bu mülkiyet devrimi, rekabeti anlamsız kılan bir finansal uçurum ortaya çıkardı. Manchester City yıllık 830 milyon avro gelir elde ederken, Burnley gibi kulüpler yaklaşık 160 milyon avro ile faaliyet gösteriyor. Bu beş katlık fark, hiçbir taktiksel zekâ ile aşılamaz. En zengin ve en fakir kulüpler arasındaki gelir farkı, kapatılamaz bir uçurum haline geldi ve Premier Lig'i süper zenginlerin oyun alanı haline dönüştürdü. Mega zengin kulüpler kuralları esnetme tekniklerini mükemmelleştirirken, daha küçük kulüpler futbolda adaletin tamamen hukuk bütçesinin büyüklüğüne bağlı olduğunu keşfettiler. Everton'ın duruşması 3 saat sürdü. Manchester City'nin duruşması ise 12 hafta sürecekti. Bu zıtlık, futbolun iki sınıflı adalet sistemini mükemmel bir şekilde ortaya koydu.
Cezanın hızı, karşılayabileceğiniz avukat sayısıyla ters orantılıdır. Sadece avukatlık ücretlerini ödeyebileceğinizden emin olun. Küçük kulüpler hemen yaptırımlarla karşılaşırken, zengin kulüpler pahalı temyizlerle zaman kazanıyor. Adalet, sadece zenginlerin yararlanabileceği lüks bir hizmet haline geldi. Bu güzel oyun, banka hesabınızın bakiyesine göre kuralların farklı uygulandığı bir oligarşiye dönüştü.
Peki, artık adil futbol rekabeti bitti mi?
Zengin ve fakir kulüpler arasındaki uçurum aşılamaz hale geldi. Hiçbir iyi yönetim veya akıllı transfer, rakiplerini finanse eden devlet fonlarıyla rekabet edemez. Her başarılı kural ihlali, diğerleri için bir örnek haline gelir. Her cezasız kalan ihlal, daha fazla kural ihlalini teşvik eder. Formaliteler nedeniyle kazanılan her yasal zafer, düzenlemeleri daha anlamsız hale getirir. Endüstriyel futbol, dünyaya güç ve para konusunda sert bir ders verdi. Yeterli zenginlik olduğunda, kurallar basit bir öneri haline gelir, cezalar isteğe bağlı hale gelir ve adalet pazarlık konusu olur. Bir zamanlar işçi sınıfı topluluklarına ait olan spor, artık zengin oligarkların oyuncağı ve otoriter rejimlerin propaganda aracı olarak hizmet ediyor!
KAHROLSUN endüstriyel futbol ve uşakları….!
©ErdalGüngör
Oyuncular Ve Rolleri
Regista, Mezzala, Raumdeuter, Enganche, Segundo Volante, Carrilero, Trequartista. Bu terimler futbol menajer oyununda ortaya çıkmadı, yaklaşık 100 yıllık geçmişi var. Her futbolcuya belirli bir görev atamaya kalkınca, bilinenlerin yanı sıra bu tür rol tanımları da karşınıza çıkar. Eminim bu terimleri yorumcular veya analistlerden duymuşsunuzdur, ancak tam olarak ne anlama geldiğini çoğu kişi bilmiyor.
Bu terimler, 19. Yüzyılda, modern futbolun doğduğu İngiltere’de icat edilmedi. Kökenini dünyanın farklı yerlerinde bulabilirsiniz, her birinin kendine özgü bir hikayesi var. Bazıları bir oyuncunun adından verilen bir rol iken, diğerleri gerçekte bir film yönetmeni (regista) veya uzay araştırmacısı (raum deuter) anlamına geliyor.
Hepimiz 6 numarayı defansif orta saha oyuncusu olarak biliyoruz. Ancak geçmişte İngiltere'de bu pozisyon 4 numara olarak biliniyordu, Güney Amerika'da ise hala 5 numara olarak biliniyor. Peki, aynı pozisyon farklı ülkelerde nasıl farklı numaralarla anılmaya başladı ve neden aynı pozisyon için bu kadar çok yeni ve tuhaf roller ortaya çıktı? Bunu öğrenmek için, futbolun hiç kuralı olmadığı zamanlara geri dönelim. Geçen bir yazı ele aldım “Futbol Taktikleri ve Gelişimi” yazıda futbol taktiklerinin 150 yıllık gelişimini detaylı yazıyor, isteyen önce o yazıyı okur sonra buradan devam eder.
O zamanlar, takımların dizilişlerine bakıldığında, herhangi bir yapı veya düzen yoktu, sadece bir grup oyuncu topu ileri geri kovalıyordu. Modern futbol ve ragbi henüz yeni başlamış olduğundan, ikisi arasında neredeyse hiç fark yoktu. Ancak, 1900'lü yıllarda, her iki sporun da kendi ayrı yollarıyla gelişmesine olanak tanıyan yeni kurallar ortaya çıkınca çoğu şeyler değişti.
Her oyuncuya belirli bir pozisyon verilen, ilk gerçek formasyon olan piramit dizilişi ortaya çıktı. Ancak tribünlerden bakıldığında, taraftarlar maç sırasında oyuncuları tanımakta zorlanıyordu ve antrenörler bile oyunculara net talimatlar vermekte sorun yaşıyordu. Bu yüzden, oyuncuları tanınabilir hale getirmek için her pozisyona 1'den 11'e kadar belirli forma numaraları verildi. Böylece 2 ve 3 numaralar merkez savunma oyuncuları, 4 (5) ile 6 numaralar orta saha oyuncuları, 7, 9 ve 11 numaralar forvetler oldu. Futbol daha da gelişirken, savunmada daha fazla dengeye duyulan ihtiyaç da arttı. Bu da W-M dizilişinin ortaya çıkmasına neden oldu. Sonra, İngiltere'de bir adam çıktı, Herbert Chapman, piramidi W-M'ye dönüştürmek için 5 numarayı geri çekerek gerçek merkez savunma oyuncularını daha geniş bir alana yaydı.
W-M yavaş yavaş dörtlü savunmaya dönüşürken, altı numara da beşliye dahil oldu. Bu nedenle İngiltere'de dört numara, defansif orta saha oyuncusu olarak bilinir hale geldi. Ancak İngiltere dışında durum farklıydı. Avrupa'nın büyük bir bölümünde, orta ve sağ bekler daha geriye çekildi ve altı numara oyun kurucu oldu. Güney Amerika'da ise sol ve sağ orta saha oyuncuları geri çekilerek beş numara merkez (pivot) olarak kaldı. İngiltere'ye dönersek, altı numaranın Avrupa'da olduğu gibi merkez orta saha olarak kullanılmasına yavaş yavaş geçildiğini görebiliriz. Ancak zamanla, her numaranın tek bir sabit role bağlı olduğu bir yapı ortaya çıkmıştır.
İlerleyen yıllarda futbol yavaş yavaş katı bir hale geldi. İtalya'da bu durumdan memnun olmayanlar, her tür oyuncunun kendine özgü becerilerine göre uyum sağlayabileceği şekilde pozisyonları neden değiştirmeyelim diye düşündüler. Bu da her pozisyonda birden fazla rolün ortaya çıkmasının başlangıcı oldu. En ünlü yeniliklerin görüldüğü pozisyonlardan biri de altı numara pozisyonuydu. Geçmişte altı numara pozisyonunu duyduğumuzda tek görevi ikinci bir savunma duvarı görevi görmek ve top çalma, rakip pasları keserek topu kazanan rolü ile biliniyordu. Sonuç olarak, savunma ve hücum arasında genellikle bir bağlantı eksikliği ortaya çıktı ve bu da orta saha oyuncularını tüm maç süresinde ileri geri koşu işini yapmak zorunda bıraktı.
Bu sorunu çözmek için İtalyanlar, yaratıcı bir oyuncuyu 6 numaralı pozisyonda oynatıp onu tüm hücum paslarının ana merkezi haline getirmeyi düşündüler. Ve bu yeni versiyon, kelime anlamı olarak bir filmin yönetmeni anlamına gelen “regista” olarak adlandırıldı. Regista’nın görevi geri planda kalmak, tüm sahayı okumak ve öngörüsünü kullanarak bir sonraki hücum hamlesini belirlemek olan yöneten bir oyuncudur. Böylece, forvetlere doğru pası seçmek için daha fazla zaman ve alan kazanan regista, önce topu taşımak zorunda olan ve o zamana kadar rakip oyuncular tarafından kapatılmış olan sekiz numara oyuncusundan farklıdır.
Bu rol ilk olarak 1930'larda, İtalyan teknik direktör Victoria Potozo'nun W-M sistemini W-W sistemine dönüştürmesiyle ortaya çıktı. Potozo, tamamen defansif bir orta saha oyuncusu kullanmak yerine, bu oyuncuyu geriden atakları başlatmak için yaratıcı bir merkez haline getirdi. O günleri hatırlayanlar bilir, bir dönem Andrea Pierlo'dan daha mükemmel bir Regista yoktu, özellikle de Anceloti Milan'da onu Noel ağacı (4-3-2-1) dizilişinde oynattığı dönem. Ancak, şöyle bir soru çıkıyor ortaya, bu sadece derin oynayan bir oyun kurucu değil mi? Açıkçası, derin oynayan oyun kurucu, Regista'dan evrimleşerek daha savunmacı bir dokunuş kazanmıştır. Çünkü Regista, esasen 10 numara pozisyonundan 6 numara pozisyonuna geri çekilmiş bir oyuncudur. Dolayısıyla, doğal olarak geleneksel bir merkez orta saha oyuncusuna göre daha az defansif görev üstlenir. Bu nedenle Ancelotti, Pierlo'yu yanına ikinci oyuncu ile eşleştirmek zorunda kaldı. Bu, forvette daha az hücum oyuncusu olması anlamına gelse bile. Günümüzde, temelde Regista ve top kazanma oyuncusu özelliklerini bir araya getiren derin oyun kurucuların ortaya çıkmasının nedeni budur.
Regista, sıra dışı 6 numara pozisyonunda oynayan tek oyuncu değildi. Bu pozisyon, adını tam anlamıyla dönemin bir oyuncusundan almıştır. Bunu anlamak için, 1930'larda Arjantin'e, Carlos Volante adlı bu oyuncunun defansif orta saha oyuncusu olarak oynadığı döneme geri dönmemiz gerekiyor. Ancak, zamanının çoğu defansif orta saha oyuncusundan farklı olarak, Volante sahada son derece sıra dışı hareketler sergiliyordu; 10 numara gibi ileri çıkabiliyor, kanat oyuncusu gibi geniş alana yayılabiliyor ve hatta forvet gibi gol atabiliyordu. Volante Brezilya'ya transfer olduğunda, birçok taraftar ve teknik direktör onun oynadığı pozisyon için uygun bir terim bulamadı. Bu yüzden onun tarzında oynayan her oyuncuya “hey bak, o bir Volante” demeye başladılar. Zamanla bu isim Güney Amerika'da genel olarak 8 numaralı pozisyon için kullanılan bir terim haline geldi. Bu ismi Portekizce ‘den Türkçe ‘ye çevirdiğinizde, anlamı “direksiyon” oluyor.
Tıpkı direksiyonun arabayı yönlendirdiği gibi, Volante de akıcı oyunuyla maçı istediği gibi yönlendirebiliyordu. Yine de bu pozisyonun hareketli doğası nedeniyle, onu tek başına altı numara olarak bırakmak gerçekten riskliydi. Bu yüzden sekiz numaranızı top kazanma becerisi yüksek bir oyuncuya dönüştürmeli ve onu çift orta saha oyuncusu olarak eşleştirmelisiniz. Bu nedenle Brezilya'da hareketli orta saha oyuncusuna Segundo Volante, savunma orta saha oyuncusuna ise Primero Volante adı verildi. Ancak 6 numara birçok yaratıcı varyasyona evrilirken, ona yakın olan 8 numara kendine özgü sorunlarla karşı karşıya kaldı. Birçok rolüne bakıldığında, uzun yıllar boyunca takımlar için en çok tercih edilen seçenek iki yönlü (box-to-box) rolüydü.
İlerleyen yıllarda İtalyanlar, Regista ve Segudo Volante arası yeni bir oyuncu rolü ortaya çıkardılar adını Trequartista koydular. Güney Amerika kıtasına yayılan bu oyun tarzına Arjantinliler Enganche (kanca) dedi. Güney Amerika futbolunda, özellikle Arjantin'de derin kökleri olan bir roldür. Terim İspanyolca kökenlidir, ancak kavram 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Arjantin'deki takımlar yaratıcılık ve yeteneğe öncelik vererek bu oyun kurucu rolü ortaya çıkarmıştır. River Plate ve Boca Juniors gibi kulüpler bu rolü popüler hale getirmiştir. Bu kulüpler, sıkı savunmaları aşmak için enganche'lere güvenmiştir. Enganche kısa sürede Arjantin futbolunun simgesi haline geldi. Avrupa'da bu rol, farklı isimlerle benzer bir öneme sahipti. İtalyanlar bu rolü trequartista olarak adlandırırken, İspanyollar genellikle media punta (orta saha) olarak adlandırıyordu. Terimler farklı olsa da rolün özü aynı kaldı.
Enganche, geleneksel bir hücum orta saha oyuncusudur. Forvetlerin hemen arkasında konumlanan bu oyuncular, oyunu yönetirler. Ana görevleri, tempoyu belirlemek ve paslarıyla savunmayı açmaktır. Box-to-box orta saha oyuncuları veya kanat oyuncularından farklı olarak, enganche daha odaklanmış bir alanda oynar. Zaman ve alan konusunda çok başarılıdırlar. Boşlukları bulma ve bu boşlukları paslar veya driplinglerle değerlendirme yetenekleri onları diğerlerinden ayırır. Her zaman en hızlı oyuncular olmasalar da zekâ, teknik beceri ve soğukkanlılıklarıyla bunu telafi ederler. Enganche’ye bizim topraklarda klasik 10 numara denir. Dünya çapında, bu rolde ün salan oyuncular Pele, Maradona, Zico, Platini, Hagi, Schuster, Totti.
Ancak 80'li yıllardan sonra birçok takım, üçlü savunma ve elmas orta saha gibi savunma sistemlerini denemeye başladı. Böylece hücum düzeni çok daha dar görünmeye başladı ve bekler ileri çıkıp genişlik sağlamak zorunda kaldılar, bu da arkalarında büyük boşluklar bırakıyordu. 1986'da Arjantin'in milli takım teknik direktörü Carlos Bilardo buna bir çözüm buldu. Bilardo, box-to-box orta saha oyuncusunun yanına bir oyuncu daha ekledi ve bu rolü üstlenen oyuncuya daha sonra Carrilero adı verildi. Bu da temel olarak yanlara doğru hareket eden bir servis oyuncusu anlamına geliyor. Carrilero'nun arkadaki boşluğu kapatmak için geniş alana yayılacağını bilerek, beklerin güvenle ileriye çıkmasını sağladı. Ancak, geri üçlünün arasına girebilen box-to-box orta saha oyuncusunun aksine, Carrilero'nun sınırlı bir hücum menzili olduğu göze çarpıyordu.
Bu, takımın hücumda büyük ölçüde beklerin üzerine yükü koyduğu anlamına geliyordu. Sonuç olarak, 2000'li yıllarda aynı dar sistemler, Carrilero'nun daha hücumcu bir versiyonu olan Mezalla'yı kullanmaya başladı. İlk olarak 1930'lu yıllarda W-M formasyonuyla ortaya çıkan bu sistem, Ancelotti gibi teknik direktörlerin dar sistemlerinde güçlü bir geri dönüş yaptı. Yani Mezalla'nın gerçek anlamı ne kanat oyuncusu ne de orta saha oyuncusu olan, ikisinin arasında oynayan bir oyuncu. Carrilero'nun sadece yanlara hareket etmesinden farklı olarak, Mezalla'nın ekstra ileri açıları var. Bu yüzden onu geniş oyuncularla dönüşümlü üçgenler oluştururken, kanat oyuncularını desteklemek için üst üste koşular yaparken veya forvet için ceza sahasına hassas paslar verirken görüyoruz.
Ancak, mezalla her zaman hücumcu bir sekiz numara anlamına gelmez, çünkü özellikle İtalya'da birçok varyasyonu vardır. Örneğin, Malinkovic gibi oyuncular, box-to-box orta saha oyuncusu ile oyun kurucu karışımı olan interno a mezzala (iç alan orta saha) olarak bilinir. Ve son olarak, “Enurizor Azala” olarak bilinen De Bruyne gibi oyuncular var ki, bunlar sadece Enganche gibi oyun kurucu görevi görüyorlar. Bu da insanı meraklandırıyor. Bu, sadece 10 numaranın başka bir versiyonu mu, yoksa gerçek 10 numara rolü tamamen farklı mı? Bunu anlamak için, eski piramit günlerine baktık mı 10 numara temel rolü sol tarafta oynayan forvet olarak karşımıza çıkıyor.
Fakat taktikler W-M'ye dönüştüğünde, aynı pozisyon daha geriye kaydı ve orta sahayı hücumla birleştiren daha merkezi bir rol üstlendi. Yani yaratıcı bir oyun kurucu ile orta saha oyuncusunun karışımı olan mezalla'nın aksine, klasik 10 numara aslında yaratıcı bir oyun kurucu ile forvetin karışımıydı. Ancak 1960'larda Catanachio'nun yükselişi ve kompakt savunma sistemleri bu pozisyonu kolayca marke edilebilir hale getirdi. Giderek daha fazla takım üçlü savunma sistemini denemeye başladıkça, orta sahayı güçlendirmek için kanat oyuncuları feda edilmek zorunda kaldı ve forvet tamamen yalnız kaldı. Her zamanki gibi, İtalyanlar bunun için bir çözüm buldu. Orta saha zaten üç oyuncu tarafından kapsandığından, bu pozisyona ikinci forvet, kanat oyuncusu ve orta saha oyuncusu olarak hareket etme özgürlüğü verilebilir diye düşündüler.
Bu özgürlük, Trequartista pozisyonunu ortaya çıkardı. Böylece, onu orta sahadan fırsatlar yaratırken, geniş alana yayılıp ceza sahasına ortalar açarken ve gol atmak için ceza sahasına geç koşular yaparken görüyoruz. Bu, düşük blok savunmalarının onu sürekli markalamasını inanılmaz derecede zorlaştırarak kafa karışıklığına yol açıyor. Ve bu kafa karışıklığı, Trequartista pozisyonunun İtalya dışına, hatta Latin Amerika'ya kadar yayılmasına neden oldu. Orada bu pozisyona yukarıda anlattığım gibi “enganche”, ismi verildi. Ancak ikisi arasındaki tek fark, Enganche’nin Trequartista'dan biraz daha az hareketli olması ve oyun kurma yeteneklerinden çok bitirme yetenekleriyle tanınmasıydı. Bu, trequartista hatlar arasında dolaşıp sürekli boşluk ararken, 9 numara sadece topun kendisine gelmesini beklediği anlamı çıkıyor. Bu, oyuncunun enerjisini korumasına imkân tanıyor ve doğru an geldiğinde, tüm gücünü ortaya koyarak savunmayı şaşırtabiliyor. Ancak, her iki rol de skora ve fırsat yaratmaya aşırı enerji harcadığı için, nadiren savunma görevi yaptıklarını görebilirsiniz. Sonuç olarak, günümüzün teknik direktörleri bu rolleri kullanmayı bıraktı ve bunun yerine 10 numaralı oyuncularından topun dışında daha fazla pres yapmalarını isterken, ekstra yaratıcılık için geniş ve derin oyunculara görev vermeye başladı.
Şimdiye kadar, tartıştığımız rollerin çoğunun geçmişteki sorunları çözmek için icat edildiğini gördük. Şimdi ise günümüze doğru ilerleme zamanı. 2010 yılında Almanya'da, o kadar sıra dışı bir rol oynayan bir oyuncu vardı ki, uzmanlar bile onun stilini tanımlamakta zorlanıyordu. Bu oyuncu Bayern Münih’te oynayan Thomas Müller’di. Oyuncunun bir keresinde kendisine sorulduğunda, o da şu cevabı verdi: “Raumdeuter”. İngilizcesi “Space invader” yani Türkçe anlamıyla “uzay araştırmacısı”. Diğer oyunculardan az fiziksel güçlü, sprinter olmayan hatta driplingde bile en iyi olamayan bir oyuncuyu hayal edin. İşte bu oyuncu neredeyse on yıl boyunca her sezon yaklaşık 20 gol attı. Bunun nedeni, futbol terimiyle bir Raumdeuter’in aslında zekasını ve farkındalığını kullanarak saha çevresindeki boş alanları inceleyen ve o boş alanlara girerek gollerini atıyordu.
Thomas Müller bu konuda son derece üstün bir yeteneğe sahipti. Topun olduğu yere gitmek için özgürlüğünü kullanan trequartista ve enganche’nin aksine, topun olduğu yere gitmek yerine etrafında kalıyor, kalabalıktan uzaklaşarak, topun ona kolayca ulaşabileceği alanlara giriyordu. Bu da onu doğru zamanda doğru yerde bulunarak gol atmasını sağlıyordu. Müller şöyle açıklıyor; “Belki de benim özelliğim doğru zamanda doğru yere gelmek. Fakat, Raumdeuter, enganche ve trequartista'dan farklı, bu rol bir satranç oyuncusu gibi muazzam zekâ gücü gerektiriyor.” Popülaritesi sayesinde Müller'in pozisyonu, 2018'den beri Football Manager oyununda kanat oyuncusu rolü olarak yer almakta. Bu noktada geriye dönüp numaralandırmadan raumdeuter'e kadar rollerin evrimine baktığımızda, çoğu yeniliğin yıllardır orta saha veya hücuma odaklandığı ve defansa neredeyse hiç dikkat edilmediği açık.
Ancak, günümüzün futbolunda bu kuralda ortadan kalktı. Örneğin, 2015 yılında bekler içe doğru yönelerek 6 numara olarak oynamaya başladılar ve bu, Pep'in Bayern'de ters bekleri uygulamaya koyduğu zamandı. Pep Guardiola İngiltere'ye geldiğinde, ters bekleri, onun yeni icat ettiği orta saha oyununa yardımcı olmak için hücumcu oyun kuruculara dönüştü. 2020'den sonra ise, kilit ters beklerinin ayrılmasıyla, bu rolü mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek oyuncu kalmadı. Böylece Pep yeni çözümler aramaya başladı. Şans eseri, aynı dönemde merkez savunmacıların bu şekilde üst üste koşu yapma eğilimi ortaya çıktı. Campbell Rice Bash, Chris Wilder'ın Sheffield takımında üçlü savunma sisteminde bunu uygulandı.
Pep bu fikri gördü ve merkez savunmacılardan birini, orta saha oyuncusu gibi benzer bir görevde oynattı. Defanstan hücum bölgesine kadar ilerleyip sonra orta saha bölgesine katılıp, savunma yaparken de hızlıca geri çekilebilen bir stoper. Tersine oynayan bek ile bu pozisyonun hareket açılarını karşılaştırdığımızda, stoperin kendi pozisyonuna çok daha hızlı geri dönebileceğini görüyoruz. Bu, küçük taktiksel değişikliklerin ne kadar büyük etkiler yaratabileceğinin sadece bir örneği.
Bu tür çözümler, futbolun eski sistemlerin zorluklarıyla yüzleşerek ve bunları daha akıllı, daha etkili sistemlerle değiştirerek nasıl sürekli geliştiğini gösteriyor. Her şey tam bir kaosla başladı. Ardından numaralandırma geldi ve bu da yaratıcı rollere dönüştü. Şimdi ise tekrar kaosa doğru gidiyoruz, bir oyuncunun kimliğini tek bir isimle tanımlamanın neredeyse imkânsız olduğu bir kaosa.
Futbolun güzelliği de burada. Oyun, disiplin ve özgürlük arasında gidip geliyor çünkü hiçbir sistem veya oyuncuların rolleri sonsuza kadar mükemmel kalamaz. Bir gün, bugün övdüğümüz roller modası geçmiş olacak, başka bir yerde yeni ve tuhaf roller ortaya çıkacak. Sonuçta, bugün bildiğimiz futbol 100 yıl önce taraftarların gördüğü futbolla hiç alakası yok ve 100 yıl sonra da bizim için aynı şekilde tanınmaz hale gelebilir. İşte futbolu güzel kılan da budur…
©ErdalGüngör
Filipe Luis, Devrimci Hocalar Dünyasında Yeni Bir Yıldız
Önce Copa Libertadores, sonra Brezilya şampiyonası, genç teknik direktör Filipe Luís, Brezilya'nın en popüler kulübü Flamengo ile tarih yazdı ve Avrupa'nın en iyi kulüplerinin ilgisini üzerine çekti .Luis, oyuncu kariyerini Brezilya’nın Figueirense kulübünde başladı sonra Avrupa’da devam etti. Ajax, Atletico Madrid, Chelsea kulüplerinde oynadıktan sonra tekrar Brezilya’ya döndü ve oyunculuk kariyerini 2023 yılında Flamengo’da bitirdi.
Bundan sonra her şey jet hızıyla gelişti. 18 Ocak 2024 yılında Flamengo’nun U-17 takımı hocalığına getirildi. Aynı yıl, 5 ay sonra, U-19 takımı hocası oldu. Luis, 2024/25 sezonu Flamengo A takımının başına geldiğinde o sezon kulüp bir kriz içindeydi. Herkes Luis’in doğru TD olmasına şüpheyle bakıyordu. Kısa süre içinde Filipe Luis takımı toparladı, şampiyonluğa yetmese de Flamengo ilk beş arasında yerini buldu.
Luis, 2024/25 sezonu kendi seçtiği oyuncularla yeni bir takım kurdu ve futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. “O, güzel anı asla unutmayacağım” böyle tarif ediyor Luis Hoca. Son düdük çaldığında, kendini baş aşağı çimlere bıraktı, kollarını açmış gözleri kapalı Lima'daki stadyumun yemyeşil çimlerine uzandı. Flamengo taraftarı için hayat boyu hayal gerçekleşmişti. 40 yaşındaki hoca hem aktif oyuncu hem de teknik direktör olarak Güney Amerika kulüp futbolunun en önemli kupasını kazanan nadir oyuncu ve teknik direktörler grubuna dahil oldu.
Copa Libertadores finalinde ezeli rakibini 1-0 yenerek büyük bir sevinç yaşadıktan sadece birkaç gün sonra, bir sonraki zaferi geldi. Güney Amerika kulüp futbolunda şu anda en önemli turnuva olan Brezilya Serie A şampiyonluğu. Avrupa kıtasında EPL ne anlama geliyorsa Amerika kıtasında Brezilya Seri A ligidir. Hem maddi hem sportif olarak birçok kulüp birbirine çok yakın ve her sezon lig şampiyonluğu son ana kadar 5-6 kulüp arasında geçer.
Almanya Bundesliga’dan tanıdığımız ve 2009 yılında Wolfsburg takımıyla Şampiyon ve gol kralı olan. Şimdi ise Brezilya’nın en popüler futbol yorumcusu Grafite, Luis hakkında önemli tespitleri var; Grafite, Filipe Luís'i, rekor dünya şampiyonu ülkenin en popüler kulübünün bu sezonki başarısında çok önemli bir parça olarak görüyor.
“Çok güçlü, çok sağlam bir kadroya, çok iyi oyunculara, oyun alternatiflerine, oyun sistemini değiştirme olanaklarına, sahada birden fazla işlevi yerine getirebilen oyuncu özelliklerine sahip olsanız bile, oyuncuların bu varyasyonları benimsemelerini sağlamak için antrenörün günlük işi çok önemlidir” diyor ve şöyle devam ediyor ünlü usta. “Ancak Filipe'nin yaptığı iş, bir yıl içinde bu beş şampiyonluğun kazanılmasında belirleyici oldu. Flamengo, Brezilya Kupası'nı (Copa do Brasil), Rio de Janeiro Eyalet Şampiyonası'nı (Campeonato Carioca), Brezilya Süper Kupası'nı, Copa Libertadores'u ve şimdi de Brasileiro'yu kazandı.”
Grafite haklı. Bu alanda daha önce mesleki deneyimi olmayan ve ardından bu kadar başarılı bir performansla beş şampiyonluk kazanan antrenörü öne çıkarmak gerekir. Atletico Madrid'de geçirdiği dönem elbette olağanüstüydü. Brezilyalı oyuncunun özgeçmişinde iki Avrupa Ligi şampiyonluğu, iki UEFA Süper Kupa zaferi, bir İspanya Kupası ve bir şampiyonluk bulunuyor. Filipe, Avrupa metotlarını benimsemiş ve kariyerinin büyük bir bölümünü Avrupa futbolunda geçirdi. Morinho ve Simeone gibi büyük teknik direktörlerle çalıştı. Örnek, Diego Simeone Güney Amerikalı olmasına rağmen, yıllardır Atletico Madrid'de çalıştığı için Avrupa'nın etkisinde kalmıştır. Luis de böyle avantaja sahip.
Filipe Luís, Avrupa'ya gelir mi?
Filipe Luís, 1 Ekim 2024'te Flamengo'nun teknik direktörlüğünü üstlendi. Luís, Flamengo’da kötü günler geçiren Tite'nin yerini aldı. Flamengo'da bu kadar kısa bir süre görev yaptıktan sonra Avrupa'ya transfer olup olmayacağı henüz belli değil. Ancak Premier League veya La Liga'da kriz yaşayan bazı kulüplerin taraftarları şimdiden bir transfer olacağına dair spekülasyonlar yapmaya başladı. Bilgisi, çalışma yöntemi, Avrupalı oyuncuların ve Avrupalı menajerlerin davranışları hakkındaki bilgisi nedeniyle gelecekte büyük bir Avrupa kulübünün teknik direktörü olması büyük ihtimal.
Ancak futbolda da adım adım ilerlemek için zaman gerekiyor. Brezilya futbolunda ilk senesinde attığı adımlar ve çalışma tarzı göz önüne alındığında, çok uzak olmayan bir gelecekte büyük bir Avrupa futbol kulübünde görev alması muhtemel. Bu ihtimaller arasında Atletico Madrid hocası Siemone’nin veliaht-ı olması daha yakın. Bizim coğrafyada futbol ulemaları Luis’in eski takım arkadaşı Arda Turanı o koltukta görse de, naçizane fikrim kısa sürede kazandığı başarılarını ele alırsak Filipe Luis bir adım önde duruyor….
©ErdalGüngör
Futbol ve Relationism(İlişkisel Futbol)
Şimdi soruyorsunuz “İlişkilerin futbolla ne lakası var?” Son yazımın, “Futbol Taktikleri ve Gelişimi” sonuna eklediğime tekrar hatırlayın “Futbol, dünya gibi sürekli kendini yeniliyor, değişiyor, ölümsüzleşiyor. Mükemmelleşti dediğimiz an tekrar kaosa dönüşüyor. ASLINDA FUTBOL, BİR DEVRİM….”
Bir deyim var “Futbol fena halde hayata benzer” ben onu farklı tanımlıyorum “Futbol fena halde Dünyaya benzer” Dünya, Devrimcilerin yaptıkları devrimler ile bugünlere evrilmiştir. Modern Futbolun bugünlere gelişi, futbola kafa yoran, yürekten seven daima mükemmelliği kovalayan Devrimci hocalar sayesinde olmuştur. Herbert Chapman, Karl Rappan, Sepp Herberger, Arigo Sacchi, Helenio Herrera, Ernst Happel, Rinus Michels, Johan Cruyff, Pep Guardiola, Jürgen Klopp. Ve sürekli bu futbol devrimcilerden bayrağı iler taşıyan yeni Devrimciler; Fernando Diniz, Luis Enrique, De Zerbi, Xabi Alonso, Arteta, İraolla etc. Gelelim yazının devamına;
Futbolda İlişkisel Oyun(Relationism) ne anlama geliyor?
Uzun yıllar boyunca pozisyon oyunu dünya futbolunu önemli ölçüde etkiledi. Bugünkü haliyle bu sistem büyük ölçüde Pep Guardiola'ya dayanıyor. İspanyol teknik direktör, sahayı yaklaşık 20 bölgeye ayırdı ve her oyuncuya sürekli olarak kalması gereken belirli bir bölge atadı. Alan dağılımı doğru olduğunda, bu oyun fikrinin temelini hassas, alanı açan paslar oluşturdu.
Amaç, net bir top hakimiyeti yapısı ile kontrolü ele geçirmekle kalmayıp, aynı zamanda rakibe belirli bir savunma düzeni dayatmaktı. Pozisyon oyunu 2010'lu yılları domine etti ve bugün bile bir takımı top hakimiyetinde organize etmek için en yaygın yöntem olarak kabul ediliyor. Ancak son yıllarda, pozisyon oyununun bazı ilkelerini bilinçli olarak çiğneyen yeni bir akım ön plana çıktı: Relastionism (İlişkisel) futbol.
İlişkisel Oyunun taktiksel yaklaşımının kökeni nedir?
Pozisyon oyunundaki trend tüm dünyaya yayıldı. Antrenörler, oyuncular sahada taktiksel bir kısıtlamaya tabi tutuldukları için oyuna çok daha fazla etki edebildiler, ancak bu yeni oyun sitili oyuncuların karar vermesini kolaylaştırdı. Bunun üzerine Brezilyalı bir antrenör, Guardiola'nın yapılandırılmış stiline karşı bir alternatif geliştirdi. O zamanlar Fluminense de Janeiro'da çalışan ve bugün Vasco da Gama'nın antrenörü Fernando Diniz, pozisyon oyununa yanıt olarak ilişkisel futbolu geliştirdi ve oyunculara daha fazla özgürlük tanıdı. Bu sistemin başarılı olabileceğini, özellikle Fluminense'nin 2023 yılında Copa Libertadores'te kazandığı zafer ile kanıtladı.
Relationism sadece Güney Amerika'da değil, Atlantik'i aşarak Avrupa'ya da ulaştı. Bunun en iyi örneği, Henrik Rydström'ün antrenörlüğünü yaptığı Malmö FF'dir. Rydström, topun karşısındaki Avrupa'nın yapılandırılmış yaklaşımını, topun sahip olduğu pozisyonda ilişkisel yaklaşımla birleştirdi. Bu tarzın yetenekli oyuncular yetiştirebileceğini, eski Malmö FF oyuncusu Sebastian Nanasi kanıtlamıştır. Nanasi bugün Fransa'da karar verme konusundaki olağanüstü yeteneklerini sergilemektedir. Bu yeteneğini özellikle ilişkiseli yaklaşım sayesinde geliştirmiştir. Bu akım diğer antrenörler arasında da ilgi görüyor. Luciano Spaletti, Carlo Ancelotti ve Lionel Scaloni, ilişkisel futbolu benimseyen diğer örneklerdir.
Hala soruyorsunuz “Relationism nedir?”
Relationism ilkeleri, öncelikle kontrol, hakimiyet ve topun bulunduğu alanda belirli bir pozisyon almaya dayanır. Bunlar ilk bakışta pozisyon oyununa çok benziyor gibi görünse de uygulamada tamamen farklı bir şekilde anlaşılmalıdır.
İlişkisel oyunda temel bir formasyon vardır, ancak topun kontrolünde bu formasyon tamamen bozulur. Açıkça tanımlanmış pozisyonlar yerine, sadece kaleci ve saha içi oyuncuları olarak basit bir ayrım vardır. Her saha içi oyuncusu, defans oyuncusundan forvet oyuncusuna kadar oyun kurucu olabilir, ilerleyebilir ve fırsatlar yaratabilir.
Amaç, hızlı, dinamik ve dikey şekilde rakip kaleye doğru kombinasyonlar yapmaktır. Bu, özellikle topun yakınında alanı aşırı yoğunlaşma ile sağlanır. Tüm oyuncular topun etrafında pozisyon almalıdır. Bu sırada hem merkez hem de iki kanattan biri aşırı yüklenebilir. Ancak bir şey her zaman aynıdır: Oyuncular kendi sorumlulukları altındadır ve zorla sokuldukları taktiksel bir kalıba uymak zorunda değildirler.
Oyuncular, kısa paslarla sürekli olarak ileriye doğru hareket ederler, dar alanda üçgenler veya baklava şekilleri oluştururlar ve bir atak durdurulsa bile, baskı altında pas vermek yine ilk tercihtir. Oyuncuların hepsinin topun yakınında, dar alanda hareket etmesi, rakibin de merkezde veya kanatta kompakt bir şekilde pozisyon almasını gerektirir. Bu da genellikle diğer tarafta boşluklar açılmasına neden olur.
İlişkisel Futbol ve olasılığın Sınırları
İlk bakışta, ilişkisel futbol kendi top hakimiyetinde bir devrim ve oyunculara büyük sorumluluk yükleyen pozisyon oyununa bir tepki gibi görünüyor. Ancak bu gelişme ne kadar sürdürülebilir?
İlişkisel yaklaşım, pozisyon oyununu tamamen değiştirecek değildir, çünkü oyuncuların inanılmaz bir teknik seviyeye sahip olması gerekir ve taktik eğitimi, alt yapı seviyesinde pozisyon oyununa odaklanmıştır. Guardiola, futbolu o kadar güçlü bir şekilde reform etti ki, oyuncular onun geliştirdiği sisteme göre eğitiliyor. Her şeyden önce, Fernando Diniz'in bu fikirle Avrupa'da başarılı olup olmayacağı sorgulanmalıdır. Avrupa futbolu, özellikle derin blok ve geçiş durumlarındaki pragmatik sistemlerden beslenir ve bu da Fernando Diniz'in yaklaşımını büyük olasılıkla güçlü bir şekilde engelleyecektir.
Ancak, zamanla, hibrit bir sistemde pozisyon oyunu ile ilişkisel yaklaşım daha fazla rağbet görecektir. Carlo Ancelotti, her iki dünyanın bir karışımıyla 2024 yılında Real Madrid ile Şampiyonlar Ligi'ni kazandı. O yıl Madrid'in orta sahası ilişkisel bir yapıya sahipti ve oldukça esnekti, oysa son hat ve genişlik pozisyonel olarak organize edilmişti. Brezilya'nın fikri, futbolun yeniden çok daha esnek hale gelmesini ve bireysel oyuncuyu daha fazla ön plana çıkarmasını mümkün kılıyor. Bu fikir, “Joga Bonito”yu en azından kısmen geri getirmekte ve kısmi bir devrim olarak görülebilir.
©ErdalGüngör
Futbol Taktikleri ve Gelişimi
1860’lı yılların ortasında çıkan modern futbol, 1880’lerde İskoçların ilk taktik dizilişle çıktıkları maçta İngilizleri yenerek oyunun bügüne gelene kadar gelişimin önücüsü oldular. Bu yazı, Futbolun taktiksel gelişmesini ileri götüren. 20. ve 21. Yüzyılın teknolojik imkanlarını doğru kullanıp modern futbolu bir tık daha mükemmeleşmesi yönünde yoğun emek harcayan, tarihe damgasını vuran hocaların hikayesi
Piramit.
1880'lerde futbol strateji değil, bir sokak kavgasına benzeyen oyundu. 10 adam ileri fırlıyor, biri geride kalıyor ve top, çamurlu bir kavgada gibi vücutlar arasında sekerek gidiyordu. Dengesiz, düzensiz, plansız. Müsabakalardan bol gollü sonuçlar çıkıyordu 8:6, 12:7 gibi. İki takımda daha kötü savunma yaptıkları umurunda değildi. Aradan birkaç yıl sonra sonra İskoçya tüm bu kargaşaya bir düzen getirdi. İskoçlar 2-3-5 dizilişiyle sahaya çıktı, aralarında paslaşıyorlardı. İki defans, üç orta saha, beş forvet. Böylece ilk diziliş ortaya çıktı “Piramit”.
Aniden futbol senkronize hareket eden oyun haline geldi. Kaos ve şuursuzca driplinglerin yerini düzenli kısa paslar aldı. Oyuncular, aynı makinenin dişlileri gibi birbirine bağlıydı. İngiltere’de böyle tarz oyunun erkeklere yakışmağını söyleyenler alay ediyorlardı, ta ki İskoçlarla karşılaşıp sürekli kaybedene kadar. 1882 ile 1888 arasında İskoçlar, İngiltere'yi beş karşılaşmada perişan ederek alay edenlere futbol dersi verdiler. Ve bir anda pas oyunu Britanya Adaları'nda yangın gibi yayıldı. Preston'dan Queens Park'a kulüpler bu oyun şeklini kopyalamaya başladı.
Modern Futbolu kıtalara yayanlarda Britanyalı denizcilerdi. Güney Amerikalılar, Britanya denizcilerin onlara futbolu öğrettiğinde not aldı ve oyunu kendilerine göre tasarlardılar. On yılda piramit dizilişi futbolun bir geleneği haline geldi. 1900 yıllarına gelindiğinde her takımın dizilişi aynıydı. İki defans, üç orta saha, beş forvet. Düzensiz kaostan başlayan spor şimdi geometrik hal almıştı. Düzenli diziliş doğaçlama yerine, düzenli oyun kaosun yerine geçti. 40 yıl boyunca kimse değiştirmeye cesaret edemedi çünkü “piramit” sadece bir taktik değildi. Futbolun ilk formasyonu ve sokak kavgasına benzeyen oyunu değiştirmişti, bir daha asla aynı olmayacaktı, ta ki 1925 yılına kadar.
“W - M“ Devrimi
1925 senesinde Futbolda her şey değişmeye başladı. İngiltere Futbol Federasyonu ofsayt kuralını yeniden düzenledi. Defansta ofsayt tuzağı için gereken sayıyı 3'ten 2'ye indirdi. Küçük bir kural değişimi sarsıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Defanslar bu kural değişikliğinden sonra adeta çökmeye başladı. Bir anda karşılaşma sonuçları 6'ya 5, 7'ye 4 skorlarla bitiyordu. Ve bir zamanların organize takımları kaybolmuştu. İngiltere'nin gururlu taktik geleneği gol ve kargaşa dolu bir karmaşaya dönüştü. İlk kez modern futbol çıkmaza girdi derken Arsenal'de bir adam tüm bu kaosa mantık getirdi. Herbert Chapman.
Herbert Chapman hem mühendis hem vizyonerdi. Futbolun bir plana ihtiyacı olduğu tartışmasını ortaya attı. Tebeşirle yeni bir şekil çizdi. Üç defans, iki orta saha, iki iç forvet, üç ileri forvet. 3-2-2-3, böylece W-M dizilişi ortaya çıktı. Harfler taktiğin nasıl göründüğünü ifade ediyordu. Saldırırken W, savunurken M. Fikir basit ama devrimci. Merkez oyuncular, bir zamanlar sade orta sahada mücadele ederken, şimdi geriye dönerek defansa yardım ediyordu. İki kanat bek ileri kanatları savunuyor. İç forvetler orta sahayı hücuma bağlıyordu. Aniden denge oyuna geri döndü. Arsenal tanınmaz hale geldi. Kompakt, verimli ve metodik. 1931 ile 1935 arasında Chapman'ın eseri İngiliz futbolunu çok farklı bir boyuta dönüştürdü. Bu yeni dizilişle Arsenal üç lig şampiyonluğu ve bir FA kupası kazandı. Sade bireysel yetenek değil, sistematik kontrolle. Hareketleri prova edilmiş, aralıkları sıkı, disiplinleri eşsiz. Düzensiz içgüdüye dayalı takımlar şimdi organize bir makine haline bürünmüş takımlarla karşılaştılar. Bu oyunda bireysele yer yoktu. Seyirciler buna saat gibi işleyen mekanizma futbolu diyordu. Chapman ise futbolda bu gelişmeyi ilerlemiş oyun olarak açıklıyordu. İlk kez taktikler tahmin edilmiyor, inceleniyordu. Antrenörler pas yollarını, baskı tetikleyicilerini ve şekil ile alan arasındaki ilişkiyi analiz etmeye başladı.
Dalga hızla yayıldı Chapman’ının başlattığı devrim diğer ülkelere ulaştı. İtalyan Vittorio Pozzo W M'yi inceledi, tekrar yeniden uyarladı. 1934 ve 1938'de İtalya ile iki Dünya Kupası kazandı. Güney Amerika'da Brezilya ve Uruguay Chapman'ın geometrisini yaratıcılıkla birleştirerek modern 4-2-4'ün köklerini oluşturdu. Her yerde aynı dizilişle oynanmaya başlandı. Yapı kaos ve planlama tutku ile yer değiştirdi. W-M sadece takımları organize etmiyor, futbolu da organize ediyordu. Formasyonların silah olarak kullanıldığı çağ başlamıştı. Bir anda Teknik Direktörler takımların generali oldu.
Macar Mucizesi.
25 Kasım 1953. Wembley, İngiliz futbolunun mabedi. Yarım yüzyıldır bu stadyumda İngiltere, Britanya Adaları dışından bir takıma hiç kaybetmedi. 50 yıllık gurur, güç ve öngörülebilirlik, bir kibir duvarı örmüştü. Gazeteler manşetlerini “İngiltere dünyaya futbol öğreten ülke” olarak atıyordu. Ta ki o akşam Macaristan ile karşılaşana kadar. Macaristan İngiltere'ye unutamayacağı bir futbol dersi verdi. Gusztáv Sebes'in muhteşem Macarları 31 maçtır yenilmiyordu. Olimpiyat şampiyonu olmuşlardı ve futbolseverler onlara futbolun peygamberleri ismini vermişti. Futbolu düşünen bir entelektüel gibi oynuyorlardı, sadece koşarak değil. Kağıt üzerinde Macaristan 4-2-4 dizilişiyle çıkıyordu. Pratikte İngilizlerin çözemediği taktik bir bilmece. Nándor Hidegkuti ileri uçta forvet, ön hattı terk ediyor ve orta sahaya yardım ediyordu. Billy Wright'ı, İngiltere'nin merkez defansını umutsuzca yanlış pozisyona çekerek böylece her yerde boş alanlar açılıyordu. Ferenc Puskás, sol ayaklı sanatçı, açılan boşluklara girerek iki gol atıyordu. Bunlardan biri o kadar cesurca ki, defansı bir geri çekme ile aldatıp gol attı. Sándor Kocsis hava gücüyle savunmayı eziyordu. 15 dakika içinde İngiltere iki sıfır geriye düştü.
Devre arasında 100.000 İngiliz futbolsever suskun ve şaşkındı. Futbol, bir anda onalara yabancı, ritmik, akışkan, öngörülemez görünüyordu. Macar pasları hipnotik. Bir dokunuşluk kombinasyonların karuseli, bekler önde basıyor, forvetler yarım alanları dolduruyor, defanslar ileri çıkıyordu. Her oyuncu savunuyor, her oyuncu hücum ediyordu. 30 yıl hüküm süren W-M sistemi ortaya çıktığı ülkede son buldu. Maçın sonucu İngiltere adına bir hüsran 3:6, skor ülkede ağır etki bırakmıştı. İngiltere parçalanmış, çözümlenmiş ve aynı anda eğitilmişti. Wembley’de yaşanan bu son olay dünya çapında yayıldı. Macaristan sadece İngiltere'yi yenmemiş. Futbolun ilk gerçek taktik devrimini yapmıştı. Avrupa'daki antrenörler maçı yakından incelidiler ve geleceği gördüler. Dönüş, zeka ve hareket kas gücünün yerini almıştı. Sahte dokuz doğdu. Kollektif futbolun tohumları ekilmişti. O geceden itibaren İngiliz üstünlüğünün efsanesi bitti ve futbolda yeni bir gerçek hakim oluştu. Futbol artık daha hızlı düşünene, daha akıllı hareket edene ve başkalarının göremediğini görene aitti. Ancak, o gece efsaneleşen Macaristan bir yıl sonra, 1954 Dünya Kupası finalinde, savaştan yerle bir olmuş Almanya’ya karşı 3:2 mağlup oldu. Macaristan, 1938 yılında ilk finalini İtalya’ya kaybetmişti.
Brezilya + 4-2-4 + Ginga = Joga Bonito
Macaristan dünyaya mümkün olanı gösterirken Brezilya bundan muthiş etkilendi. Muhteşem Macar akışkanlığı onları adeta büyüledi. Oyuncular dansçılar gibi dönüyor, defanslar orta sahaya kadar çıkıyor, forvetler savunmaya yardıma geliyordu. Brezilya, bu güzel oyunun disiplin ile birleştirilince mükemmel şeylerin ortaya çıkacağını anladı. Kaosun koreografiye ihtiyacı vardı. Bu fikri alarak dengeli hale getirdiler. İki orta saha savunmaya destek için, dört forvet oyun yaratıcılığı için. Sonuç 4-2-4 samba eşliğinde simetri yapı, Ginga’nın doğuşu. Avrupa mantığından ve Güney Amerika ritminden ortaya çıkan futbolun ilk gerçek modern sistemi Brezilya, 1958'de bu oyunu mükemmelleştirmiş haliyle dünyaya sundu. İsveç'te dünya bir başyapıt izliyordu. Pelé, daha 17 yaşında altı gol atıyor, yarı finalde hatrik ve finalde fizik kurallarını hiçe sayan bir vole golü. Garrincha ise uçan iki bacaklı kanat oyuncusu, defansları dona kalmış bırakacak kadar çalımlarla aşağılıyordu. Didi, sakin ve asil, her hücumu derinlerden bir maestro gibi sopayla yönetiyordu. Yanında Zito savunma hattını kalkan gibi koruyordu, pozisyon ve sabrın metronomu. Önde Vavá ve Pelé de her hareketi cerrahi kesinlikle bitiriyordu. Brezilya finalde ev sahibi İsveçi 5:2 yenerek kupayı kaldırdı. Ve bu sadece zafer değildi, sanki bir vahiydi. İlk kez bir takım özgürlük ve kontrolle büyük bir turnuva kazandı. Her hat bağlı. Beklerin pozisyonlarında disiplinli kalması. Orta sahanın tempo yönetimi. Ve ileri dörtlünün oyuna hareket katarak, koreografik ve canlı bir şölen hissi veriyordu. 4-2-4 sadece etkili değil, rönasans tablosu gibi güzeldi. Futbol bir zamanlar kaos ve çarpışmalarla ilgiliydi şimdi ritme göre hareket ediyordu “Joga Bonito”. Dünya anında karşılık verdi. Avrupa'dan Güney Amerika'ya antrenörler eski taktikleri kenara bırakıp bu yeni oyunu taklit etmeye başladı. 4-2-4 yeni futbolda yeni çağın müjdesiydi, sanat ve mimariyi birleştiren bir şekil. Brezilya zaferi 1962'de tekrarladı, bunun şans olmadığını tüm dünyaya kanıtladı. Hücum ve savunma artık ayrı dünyalarda yaşamıyor, uyum içinde iş birliği yapıyordu. Ders ebedi. Denge sıkıcı değil ölümcül. 4-2-4 Brezilya'ya sadece Dünya Kupası kazandırmadı, futbolun DNA'sını sonsuza dek yeniden yazdı.
Catenaccio, Demir Duvar.
Savunma ağırlıklı ve kontra atağa dayalı bu katı oyun sistemini ilk bulup ortaya çıkaran Avusturyalı hoca Karl Franz Josef Rappan. Avusturyalı hoca 1938 DK’da İsviçvre ile (o dönem Almanya, Avusturya’yayı topraklarına kattıktan sonra iki ülke birleşerek tek takım olarak çıktı) Büyük Almanya İmparatorluğu takımına karşı ilk maçta 1:1 berabera kaldı. İkinci karşılaşmada İsviçre, Almanları 4:2 yenerek çeyrek finale çıktı. İsviçvrenin aldığı bu büyük başarının mimarı Rappandı. Güçlü Alman rakibine karşı 3-1-3-3 dizilişiyle çıktı. Üçlü defansın önünde süpürücü, onun önünde üçlü orta saha, bunlardan ikisi kanat bek. İleri üçlüde ise iki açık kanat ve ortalarında çakılı 9 numara. Bu sisteme dönemin futbol ulemaları “Schweizer Riegel (İsviçre kiliti) adını verdiler. Defans üçlüsünün önünde “süpürücüye” ilerleyen yıllarda İtalyanlar “Libero” adını verecekti.
1960'larda İtalya güzelliği takip etmedi, direnci mükemmelleştirdi. Diğer uluslar gol hayali kurarken İtalya kontrol hayali kuruyordu. Strateji ve hayatta kalma ile tanımlanan bir ülkede futbol ulusal karakterin uzantısı haline geldi. Inter Milan'da menajer Helenio Herrera bu sistemin büyük mimarı oldu. Yaratımı Catenaccio, kapı kilidi sadece bir taktik değil, bir doktrin. Libero, dört adam markörünün arkasında süpürüyor tehlikeyi gelişmeden çözüyordu. Çim sahanın her santimi planlanmış, her pas öngörülmüştü. Herrera için futbol sprint hızında bir satranç maçıydı. Askeri hassasiyetle futbol oynatığından dolayı Inter taraftarı ona La Grande adını verdi. Tarcisio Burgnich sağ tarafı kilit gibi koruyor. Giacinto Facchetti, sanarsın komple defans gibi koşan bir defans oyuncusu. Alan açılınca ileri fırlıyor top rakibe geçince anında geriye dönüyor. Merkezde Armando Picchi libero olarak çalışıyor, demir duvarın sessiz beyni, her hatayı temizliyordu. Luis Suárez, İspanyol oyun kurucu, açık alanları kesen kontrataklar başlatıyor, dizilişler değişmiyordu. Plan belliydi, derin savun, sabırla bekle ve fırsat geçtiğinde ölümcül vuruşla sonuca ulaş. 1964 ve 1965'te Inter art arda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupalarını kazandı ve süreçte sadece dört gol yedi. Her zafer kaçınılmaz, soğuk, verimli, acımasız hissediliyordu. Eleştirmenler kızgın, buna anti-futbol diyorlar, Herrera'yı yaratıcılığı öldürmekle suçluyorlardı. Ama o geri adım atmadı. Daha fazla gol atarak kazanmıyorsun, diyordu, daha az gol yiyerek kazanıyorsun. İtalya'da bu oyun gelenek haline geldi. Catenaccio korkaklık değil, hesaplamaydı. Her bir sıfır zafer kontrol sanatı eseri gibi, her gol yemeden geçen maç ustalık başyapıtı gibiydi. Hayranlar bayılıyor, antrenörler korkuyor, rakipler nefret ediyordu. Sistemin etkisi Milano'nun ötesine yayıldı. Nereo Rocco onu AC Milan'da uyguladı. Juventus taklit etti ve İtalyan futbolunda bu taktik ustalığı ekol haline geldi. On yıllar boyunca savunma futbolu İtalya’nın kaderi oldu. Catenaccio futbolun ruhunun sadece parıltıda olmadığını kanıtladı. Disiplin, hassasiyet ve sessizlikte de zaferler kazanılırdı. Herrera'nın dünyasında goller opsiyonel. Ama zafer kanundu.
Total Futbol
Total Futbolun çıkışı Hollanda. Ancak, Catenaccio da benzeri bu sistemin de bulucusu bir Avusturyalı. Ernst Happel. Viyana doğumlu hoca 1962 yılında henüz 36 yaşında, Rapid Wien’de profesyonel kariyerini bitirdikten sonra Hollanda’nın sıradan kulübü Addo Den Haag başına TD oldu. Den Haag’ı ilk sezonunda Hollanda Kupası finaline taşıdı, altı yıl içinde kronik küme düşme adayı kulübü şampiyon adayları arasına soktu. Den Haag 1968'de kupayı kazandı ve Happel ülkede aranan adam oldu. Bir yıl sonra Feijernoord Rotterdam’ın başına geçti. Happel, Feijenoord ile Avrupa Şampiyon Kulüpler kupasını, peşine dünya kulüpler kupasını kazanan ilk Hollanda kulübü oldu. Total Futbol, Happelin oynattığı 4-3-3 dizilişi ile ortaya çıktı. Sistemi mükemmelleştiren ise bir başka usta hoca oldu. Rinus Michels.
Rinus Michels, eski bir okul öğretmeni ve bir vizyoner. Futbolun katı şekillerine baktı eksik olduğunu gördü ve değiştirmeye karar verdi. Ajax takımı yaşayan bir organizma gibi hareket ediyordu. Her oyuncu bir sonrakiyle ritim içinde nefes alıyor, biri bir alanı terk edince, diğeri anında dolduruyordu. Biri ileri basınca, diğeri geriye kayıyordu. Amaçlı hareket, koreografili kaos ve hepsinin merkezinde 14 numara formalı Johan Cruyff. Orkestrayı yönetirken melodiyi kendisi çalan kondüktör. Cruyff, maçlara genelde forvet olarak başlıyor ama hareketsiz kalmayı reddediyordu. Bir an orta sahaya geliyor, sonraki an kanada sprint atıyor, sonra bir merkez defans kadar derine dönüp hücumu başlatıyordu. Defanslar onu marke etmeye çalışıyordu ama nafile, sadece gölgesini markeliyorlardı. Ajax 1971 ile 1973 arasında art arda üç Avrupa Kupası kazandı. Takımlar yeni oluşan bu formasyona tepki veremediği için daha hızlı düşünen Ajax oyuncuları rakiplerini adeta parçalıyordu. Takım ilerde basıyor, arkadan oyun kuruyor ve dalgalar halinde hücum ediyordu. Her pozisyon geçici, her hareket bilinçli. Kaleci Heinz Stuy bile kısa paslarla oyuna katılıyordu. Bir zamanlar statik olan futbol aniden canlandı. Rakipler ise kafa karışıklığı altında eziliyordu. Adam markaj sistemleri oyuncular markörlerini pozisyondan çekip arkalarında boşluklar açtığı an çöküyordu. Hollanda total futbolu 1974 Dünya Kupasına taşıdı. İleride basıyor, dönüyor, boğuyordu. Arjantin'i ezerek 4:1, Brezilya'yı sert geçen oyunla yarı finalde 2:0 mağlup ederek finale kaldı. Finalde Batı Almanya'ya kupayı kaybetsede önemli değildi, dünya zaten geleceği gördü. Hollandalılar savaşı kaybettiler ama felsefeyi kazandılar. Her oyuncu savunuyor ve hücum ediyordu, bu bir inanç ve tutkuydu. Michels ve arkadaşları taktikleri düşünceye dönüştürmüştü. Zeka, içgüdünün, uyum katılığın yerini aldı. İlk kez futbol nerede durduğunuzla ilgili değil nasıl hareket ettiğinizle ilgili hale geldi. Total futbol, oyunu hayal gücünün hızında oynanan sanata dönüştürdü. Amsterdam'dan Barcelona'ya, 1970'lerden şimdiye, DNA'sı hala her modern sistemi şekillendiriyor.
Sacchi'nin Önde Baskı Devrimi.
1980'ler. İtalya savunmaya taparken Sacchi AC Milan'a göreve geldi ve tüm gelenekleri yıkmaya karar verdi. Arkada süpüren libero yok, sahada adam markaj eden yok, yüksek baskı korkusu yok. Bir 4-4-2 inşa etti. Birlikte hareket eden, yaşayan, nefes alan bir organizma 25 m derinliğinde. Her oyuncu görünmez iplerle bağlı. Biri basınca, hepsi basan. Biri geriye adım atınca, hepsi geri çekiliyordu. 11 oyuncudan kurulu takım değil, sanki bir kalp atışı. Sacchi buna kolektif adını verdi. Rakipler boğulma diyordu. Sacchi'nin Milan'ı sade kaleyi değil etrafında alanı da savunuyordu. Takımı ileri iterek göbekten oynamaya çalışan her takımı kapana sıkıştırıp kaosa sürüklüyordu. Sacchi, antrenmanda oyuncuları topsuz hareket ettirerek, senkronizasyonu kas hafızası yükselene kadar çalıştırıyordu. Top herhangi bir oyuncudan daha hızlı hareket ederken sanki onlara bir şeyler söylüyordu, biz her hamleden önce hareket ederiz gibi. Sonuçlar rakipler için korkunçtu. Real Madrid 1989'da San Siro'da bunu canlı yaşadı. Sıkı mücadele beklerken katliama uğradı. 90 dakika sonucu, 5:0. Tüm Dünyaya yayınlanan taktik bir infaz. Birkaç hafta sonra Avrupa Kupası finalinde Steaua Bükreş’i 4-0 skorla sahadan sildiler. Steaua, Milan'ın kızıl fırtınası altında ezildi. Her rol yeniden tanımlanmıştı. Franco Baresi çizgiyi orta sahada tutarak, ofsayt tuzağını metronomik kesinlikle zamanlıyordu. Paolo Maldini top gelmeden pas yollarını kapatıyor. Ruud Gullit ve Marco van Basten yarım alana atılan topları saniyeler içinde gollere çeviriyordu. Milan tehlikeyi geride durarak beklemiyordu.Tehlikeyi sezerek fırsata çeviriyordu. Sacchi katı savunmanın pervasız olmadığını kanıtladı. Sacchi devrimini tüm Avrupa izledi ve öğrendi. Riskten korkarak büyüyen antrenörler Sacchi'nin baskı geometrisini incelediler. Bölgesel savunma gelenek haline geldi. Geride süpürücü kayboldu. Futbol adam adama markajdan alan savunmasına evrildi. Sacchi, baskıyı çaresizlikten tasarıma, reaksiyondan kontrole dönüştürdü. Milan'dan sonra önde baskı sadece bir taktik değil, modern futbolun kalp atışı oldu. Amansız, zeki ve vahşiliğinde güzel.
Tiki-Taka.
Barcelona futbolu yeniden icat etmedi, kontrolü yeniden tanımladı. Pep Guardiola, daha 37 yaşında iken Barca B'den genç yaşında futbolun en büyük işlerinden birine adım attı ve o güne kadar bilinen tüm taktik kurallarını altüst etti. Topun, hem kalkan hem kılıç olduğu bir takım inşa etti. Xavi Hernández, Andrés Iniesta ve Sergio Busquets o kadar hassas bir üçgen oluşturdularki, aynı bilgisayar kodlu algoritma gibi işliyorlardı. Her pas rakibin oksijenini kesiyor, her dokunuş boğucu baskı inşa ediyordu. Bir zamanlar bölge ve güce dayalı futbol zaman içinde değişti. Bu oyuncular sade koşmuyor, insanın başını döndürüyorlardı. İki pas 10 olur, 10 50 olur. Rakip çaresiz gölgeleri kovalar ve o yorgunlukta boşalan alan camdaki çatlaklar gibi açılır. Lionel Messi, henüz 21 yaşında, kanattan bir futbol fenomenine dönüşür, defansların ulaşamadığı hatlar arasında kayar. Dani Alves sonsuz bindirmelerle hücuma çıkarken, Henry ve Eto'o acımasız keskinlikle rakip fileleri havaladırır. Guardiola'nın ilk sezonunda Barcelona her şeyi kazandı. La Liga, Copa del Rey ve Şampiyonlar Ligi. Daha çok sanat gibi görünen bir stille oynayarak başardılar. Bu oyun tarzını İspanya milli takımı aldı, kopyaladı ve mükemmelleştirdi. Luis Aragonés ve Vicente del Bosque altında İspanya milli takımı aynı ritmi, aynı geometriyi, aynı sistemi oynadı. Euro 2008, Dünya Kupası 2010, Euro 2012. Üçgenler ve tempo üzerine kurulu bir hanedan. Xavi bir maçta 136 pasla tamamladı. Iniesta dünya şampiyonunu taçlandıran golü attı. Busquets evreni bir arada tutan sessiz metronom oldu. Eleştirmenler buna sıkıcı, robotik, öngörülebilir diyor. Rakipler imkansız diyor çünkü tiki-taka güzellik üzerine değil, zarafetle gizlenmiş kontrol oyunuydu. Her pas zamanı kesen bir bıçak. Her hareket bir tuzak. Topa sahiplik gücü değiştirir, hassasiyet kaosu. 2012'ye kadar futbolun haritası yeniden çizildi. İlerde baskı, pozisyonel oyun, sahte dokuzlar, hepsi Guardiola'nın planına göre düzenlendi. Top artık cesur veya hızlıya ait değil. Sabırlıya aitti. Futbol ilk kez bir senfoniye dönüştü ve Barcelona dünya futbolunu değiştirdi.
Almanya, Gegenpress
Borussia Dortmund'da Jürgen Klopp eski köye yeni bir kural öğretmeye geldi. Topu kaybettiğinde daha hızlı hücum et. Yeniden gruplaşma yok, geri çekilme yok, nefes alacak yer yok. Top rakibin ayağındayken, 10 oyuncu ile mıknatıs gibi o yöne doğru hücum et. Buna gegenpressing denir, diğer adıyla önde baskı ve bu oyun şekli futbolun mantığını baş aşağı çevirdi. Savunma hücum oldu. Rakibin hataları fırsat oldu. Rakipler topa yaklaştığı anda sanki sarı siyah bir sürü onları yutacak gibiydi. Klopp buna heavy metal futbol diyordu. Yüksek sesli, amansız, notalar arasında sessizlik. Onun 2012 Borussia Dortmund’u sabırla oynamaz. Adrenalinle oynardı. Her oyuncu tetikleyiciyi bilir. Kötü bir dokunuş, geri pas, tuzağa düşmüş orta saha, ve tüm takım 3 saniye içinde topu kazanmak için önde patlar. Bayern Münihe karşı 2012 Alman Kupası finalinde Dortmund 5:2 kazandı, toplam koşu süreleri 10 km. Bu kaos değil, delilik gibi gizlenmiş koreografi. Klopp devrimini Liverpool'a getirdiğinde, oyunu farklı boyuta taşıdı. Baskı hareket ile şiire dönüştü. Roberto Firmino sahte dokuz olarak gol avına çıktı. Salah ve Mané ikiz bıçak gibi kapandı. Henderson ve Fabinho ikinci topu acımasız kesinlikle korudu. Liverpool oyunu, topu tutarak kontrol etmedi. Kaosu kontrol ederek kontrol etti. Şampiyonlar Ligi 2019'dan Premier League 2020'ye, Klopp'un oyuncuları koştu, bastı ve kontra yaptı, ta ki rakip kırılana kadar. Analizciler, Klopp'un içgüdülerinin bildiği şeyi kanıtladılar. Hızlı geçişler maçın akışını yönlendiriyordu. Topu önde basarak kazanan takımlar daha fazla gol atıyor, daha az gol yiyordu ve aynı zamanda momentuma hakim oluyorlardı. Gegenpressing topu kaybetmeyi hücum tetikleyicisine çevirdi, psikolojik bir silah haline getirdi. Topu kaybettikten sonraki ilk 3 saniye futboldaki en tehlikeli andır. Bu, dünyada yorgunluk, yoğun baskı ve savunma değil. Harektli topa olan hakimiyeti fırsata çevirmek.
Günümüzün Futbolu ve İçeri dönük bekler.
Pep Guardiola futbolu bir kez daha değiştirdi, bu sefer defansları yeniden icat ederek. Bir yüzyıl boyunca takımlar hücumcu kanatların taşıdığı toplardan gol ararken, Guardiola kanat beklerini ileri çıkarak, topla ya da topsuz, iç alana kat ederek serbest oynattı. O dönem Manchester City topa sahipken, Kyle Walker, João Cancelo veya Oleksandr Zinchenko orta sahaya kaydı, bir anda şekil 3-2-5'e dönüştü. Üç defans geride kaldı. Orta ikili, orta sahaya yakın durdu. Beş hücumcu ise ön hatta konumlandı. Mantıken bakıldığında basit ve acımasız duruyor. Geride üçlü defans bek ortayı kapatır, kontra atakları başlamadan engeller ve topu kapınca atak başlatır. ManCity bugünlerde aynı şekil oynamıyor fakat hala topu merkez orta sahada tutuyor, Guardiola’nın en önem verdiği alan. Amaç, kanatlardan gelen takımları boğmak. John Stones geçici orta sahaya dönüşür. Cancelo Piero ise oyunu dikte etmeye başlar. İstatistiklere bakınca gerçek göze çarpıyor. 2018 ile 2023 arasında City Premier League'de yüzde %65'in üzerinde topa sahip olmakla bir ortalama yaptı ve en az gol yiyen takım oldu. Altı sezonda beş şampiyonluk kazandı, buna 2023'te üç kupa dahil. Bekler yarı saha çizgisine yaklın duruken, kanatlar daha fazla oyunu kontrol eder. Arteta bunu Arsenal'da oynattı, Tuchel Bayern'de. De Zerbi Brighton'da.
Artık günümüzde kanat bekler defans yapmakla sınırlı değil. Onlar oyunun mimarları, denge ve alan mühendisleri. Futbolun bir sonraki sınırı nerede durduğunuzla ilgili değil, top hareket ettiğinde nereye adım attığınızla ilgili. Geçmişte, maça başlayan 11 kadar günümüzün futbolunda maçı bitiren 11’de büyük önem kazandı. Pozisyonlar artık yok. Sadece cıva gibi değişen roller var. Yeni hocalar ortaya çıktı. Hoca demek hafif kalıyor, doğru terim mühendisler; Fernando Diniz, Xabi Alonso, Luis Enrique, Andoni İraola, Vincent Kompany, yeni sistemler inşa ettiler. Oyunun adı Anti Pozisyonel futbol, pozisyonsuz oyun oldu.
Futbol, dünya gibi sürekli kendini yeniliyor, değişiyor, ölümsüzleşiyor. Mükemmelleşti dediğimiz an tekrar kaosa dönüşüyor. ASLINDA FUTBOL, BİR DEVRİM….
©ErdalGüngör
Fransa Ligue1, Bir Çöküşün Anatomisi….
Bir zamanlar Fransa’nın birinci ligi, Ligue1 dünyada sürdürülebilir profesyonel futbolun örnek gösterildiği ligdi. Az bütçeler, dengeli harcamalar, altyapıya verilen önem ve buradan Zidane, Trezeguet, Henry vb. dünya yıldızları çıkarmış. 100 yılı aşkın futbol kültürüne sahip, hatta ŞL’nin yeni statüsüne geçtiği ilk şampiyonu olan O. Marsilya gibi örnek ülke, Avrupa'nın en sağlıklı liglerinden biri olan Ligue 1, son 15 yılda nasıl bu duruma geldi?
2000’lerin sonunda, Fransa liginin şampiyonluk yarışları çok heyecanlı ve rekabet içindeydi. 2008’den sonra altı farklı takım şampiyon oldu. Her şey, daha fazla para isteyen UEFA başkanı Michel Platini ile başladı. 2010’da Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Katar Emiri ve Platini’nin bir araya geldiği toplantıda, Emir PSG’yi satın aldı.
Fakat Paris Saint-Germain’in (PSG) Katarlı yatırımcılar tarafından satın alınmasıyla ligde devasa bir finansal dengesizlik oluştu. PSG, ilk sezonda transferlerde 100 milyon Euro zarar etti ve diğer 19 kulübün toplam transfer fazlası sadece 1,9 milyon Euro idi. O zamandan beri eski büyük kulüpler düşüşe geçti; Strasbourg, Lyon, Toulouse, Nice gibi takımlar uzun vadeli başarıya hasret kaldılar. Girondins Bordeaux iflas ederek amatör lige düştü.
/image%2F1393153%2F20241007%2Fob_ed2315_girondins-bordeaux-logo.jpg)
Bir endüstriyel futbol kurbanı, Girondins Bordeaux - Blog von Erdal Güngör
Altı kez Fransa şampiyonu olan Girondins Bordeaux sıfırdan başlamak zorunda. Profesyonel lisansı olmadan, bir gençlik akademisi olmadan, bir kimliği olmadan. Suçlu, hasta bir sistem. Endü...
https://ultras-istanbul.over-blog.de/2024/10/bir-endustriyel-futbol-kurbani-girondins-bordeaux.html
PSG, Fransa’da ligin tartışmasız lideri oldu, Neymar ve Mbappé’yi transfer etti. Kulüp gelirleri artarken, Ligue 1’in TV anlaşmaları büyük sıkıntılar yaşadı. Ligin geleneksel yayıncısı Canal+ yerine Mediapro ile anlaşma yapıldı. Mediapro, yılda 800 milyon Euro ödemeyi taahhüt etti fakat pandemide ödeme yapamadı ve iflas etti. Bu arada şu detayı kaçırmayalım. İspanyol yayıncı Mediapro söz verdiği 800 Milyon Euroyu toplaması, kulüplere dağıttıktan sonra kara geçmesi için aylık 25 euro ücretle 4 Milyon abone toplaması gerekiyordu. Gerçekte ilk yılda sadece 600.000 (altı yüz bin) abone topladılar. Yayın haklarının değeri ciddi biçimde düştü; Amazon Prime hakları çok daha düşük bir fiyata aldı. Canal+ ise ligin kalan maçları için daha fazla para ödemek zorunda kaldı ve bu adaletsiz dağılım ligdeki huzursuzluğu artırdı.
Fransa yayıncı Canal+ için ayrı parantez açmalıyız. Canal+ TR’de yabancı değil, 90’lı yılların sonunda Cine5 ile ortak Süperlig yayın haklarını satın almışlardı. Canal+ Fransa ligine o dönem ödediği yıllık yayın hakları ücreti 500 Milyon dolardı ve zarar yapıyordu. Benim naçizane fikrim, Canal+ ve Fransa futbol federasyonu kulüplerin sürdürülebilir modelini desteklemek amaçlı bir nevi maddi yardım ediyorlardı. Yoksa, kar üzerine kurulmuş bir ticari şirket zarar yapacağını bildiği halde neden böyle büyük bir riske girsin? Ancak, taktir etmeliyiz kulüpler yayıncı kuruluşundan aldıkları yüksek gelirleri ile savruk harcamalar yapmadılar daima ölçülü gittiler, karlarını altyapıya yatırdılar, ta ki aç gözlü PSG işin içine girene kadar!
2020’den sonra, TV gelirlerinin beklendiği gibi artmaması, yatırımcıların ilgisinin azalmasına yol açtı. Birçok kulüp, borçlarını ödemek için acil gelir arayışına girdi, bazıları bankalardan kredi aldı, bazıları ise oyuncu satmak zorunda kaldı. 2021-2023 arası sadece üç kulüp kâr ederken, diğerleri ciddi borçlar biriktirdi. Ayrıca, CVC gibi yatırım şirketlerinden alınan avanslar nedeniyle kulüpler uzun yıllar gelirlerinin %13’ünü bu yatırımcılara vermek zorunda kaldı. Yarıdan fazlası çok kulüplü sahipliklere geçen kulüplerde finansal çöküş yaşanıyor. Chelsea, City Group, INEOS gibi şirketler birçok Fransız kulübünü satın aldı. Küçük kulüpler, büyük takımların genç oyuncu fabrikalarına dönüşerek İngiliz PL’ne futbolcu yetiştiriyorlar.
2024’te yeni bir TV anlaşması yapıldı ama gelirler son 19 yılın en düşük seviyesinde. PSG şampiyon olursa sadece 22 milyon Euro alacak. Diğer kulüpler daha da az gelir elde edecek. Sonuç olarak, Ligue 1 büyük bir ekonomik krize girdi ve eski heyecanı, rekabeti ve finansal güvenliğini kaybetti. Şimdi Ligue1 Avrupa’nın en büyük ligleri arasındaki yerini kaybetme riskiyle karşı karşıya.
Çözüm ne olmalı?
Futbolun sahibi Fifa/Uefa ve diğer federasyonlar, örneğin Avrupa’da sade FFP uygulaması ile önlem alması mümkün değil. Her şeyden önce kurumların başında duran, yöneten şahısların liyakat ilkelerine aykırı davranışları devam ettiği süre içinde bu zalim düzenin değişmesi de mümkün değil.
Çözüm basit, 2000’li yılların başında Fransa Ligue1 de uygulanan sürdürülebilir modeli esas alarak, tüm harcamalara (transfer ve menajerlere ödenen ücretler, oyuncu maaşları, imza paraları vs.) kalıcı sınırlama getirilirse, kulüpleri daha dikkatli harcamaya yönlendirilir, kontroller sıkılaştırılır uymayanlara ağır yaptırımlar uygulanırsa bu zalim düzen düzeltilir. Maalesef, bahsi geçen futbolun sahipleri dediğimiz kurumlar tam tersini uyguluyorlar. Futbola daha fazla kirli para sokarak taraftarları sömürme peşindeler.
İşin aslına bakarsak suçun büyüğü biz taraftarlarda. Hepimiz birer tüketim zombisine dönüştük, halimizden memnunuz “arz talep meselesi” gibi “öğrenilmiş çaresizlik” sloganlarınla kandırılmışız……
Guardiola'nın alternatifi, Fernando Diniz
Ya da Brezilya 2026 DK'da neden tamamen farklı oynayacak?
Brezilyalı futbol severler, 2025 yılında milli takımın başına geçen Carlo Ancelotti'yi merakla ve heyecanla nasıl futbol oynatacağını bekliyor. Ancak onun yerini geçici dolduran Fernando Diniz, o gelmeden daha da büyük bir coşku uyandırdı.
Brezilya bilindiği üzere rekor dünya şampiyonu. Bu nedenle, Seleçao (Brezilya milli takımına verilen isim) dünya futbolunda hala özel bir konuma sahip, ancak bu durum yalnızca sınırlı ölçüde geçerli. Sonuçta, 2002'den beri başka bir şampiyonluk kazanamadı. Daha çok, Sambacı sihirbazlarının ulaştığı oyun kalitesi, Brezilya'yı futbolun anavatanı yapmamış, ancak bir anlamda güzel futbolun anavatanı haline getirmiştir.
Brezilya’nın bugüne kadar en çok alkışlanan dünya şampiyonu kadrosu 1970 yılı kupayı Meksika'da kaldıran takımdı. Güzellik ve başarının zirveye ulaştığı o günlere şahit olan Brezilyalı futbol severler hala unutamıyor, ancak artık Seleçao'yu desteklemiyorlar. “Felsefe çok pragmatik” diye şikâyet edenler var. "1982'de kaybetmiş olmamızın bir önemi yok. Sonuçta kimse 1994 takımından bahsetmiyor" diyenler var.
1982 dünya kupasında Zico ve Socrates başarısız olunca, Brezilya'nın oyun tarzı kökünden değişti. 1980'lerde Zico, Socrates ve arkadaşlarının 1970'lerden daha güzel oynadıkları, ancak güzellikleri ya da naiflikleri nedeniyle başarısız oldukları iki dünya şampiyonası, Brezilya milli takımının futbolunu kalıcı olarak değiştirdi. Sonuç olarak, Seleçao (okunuş: Selesau) daha disiplinli, daha temkinli ve daha defansif oynamaya başladı. Daha az özgür, daha az heyecan verici, daha az güzel. Daha az Brezilyalı, daha fazla Avrupalı.
1994 ve 2002 yıllarında yeni oyun yaklaşımı iki defa daha Dünya Kupası şampiyonluğu getirdi, ancak bu takımlar futbol tarihine pek de iz bırakamadılar. Futbol kimliğinin kaybolmasıyla birlikte, Brezilya'da çok sayıda bulunan futbol tutkunları giderek milli takımdan uzaklaşmaya başladı. Başarı, Brezilya'da da pek çok şeyi haklı çıkarıyor, ancak 20 yılı aşkın süredir başarı elde edilemiyor. Katar'daki Dünya Kupası'nda da yine çeyrek finalde elenildi.
Günümüz Avrupa futbolunun en iyi antrenörleri arasında sayılan Real Madrid'in eski hocası Carlo Ancelotti, en az katı sistemi uygulayan isimdir. Bireysellik üzerine kurulu oyun tarzı, takımlarını başarıya taşıyan unsurdur. Seleçao, 2025'ten itibaren onun hizmetlerinden yararlanacak. O gelene kadar geçici bir çözüm devreye girdi. Adı Fernando Diniz. Bazı safkan taraftarların dediği gibi, “kurtarıcının adı.” 49 yaşındaki eski birinci lig oyuncusu Diniz, bir buçuk yıldır Rio'nun geleneksel kulübü Fluminense'ye, Brezilya'nın üst liginde uzun süredir görülmemiş bir futbol oynattı. Anılar canlanıyor. 1982/86 da olduğu gibi güzel oynayıp tekrar kupayı kazanmak? Neden olmasın.
Fernando Diniz, Güney Amerika'nın en iyi antrenörlerinden biri. Avrupa'nın en ünlü futbol dehası Pep Guardiola'nın tam tersi bir yaklaşıma sahip. Katalan antrenör, tesadüfleri ve istenmeyen olayların olasılığını en aza indirmek için mutlak kontrol peşindeyken, Diniz tam tersini istiyor: Kaos. Kontrolsüzlük. Yeni oyunun adı “Dinizismo”da, oyunun öngörülemezliğinden avantaj elde edilmesi amaçlanıyor.
“Hiçbir risk almayanlar, en büyük riski alırlar” diyor Diniz. Çalıştırdığı takımları 4-2-3-1 veya 3-1-4-2 gibi sayı diziliş formasyonlara sıkıştırmak neredeyse imkânsız. En büyük görsel fark: yapılanma. Ya da daha doğrusu: yapılanma olmaması. Sürekli değişen bir yapı. Diniz, Guardiola'nın pozisyon oyununa karşıt olan ilişkisel yaklaşımın umut vadeden temsilcisi olarak övülüyor. Önemli olan önceden belirlenmiş alan dağılımı değil, oyuncular arasındaki ilişki ve akış. Neymar teknik direktör Dizin'i övüyor: “Tamamen farklı bir futbol tarzı”
Diniz ‘in oynattığı futbolda bazı alanlar genellikle boş kalır. Sağ kanat oyuncusu, sol kanat oyuncusunun yanında aniden ortaya çıkar, çünkü o anda ikisinin birlikte oynaması bu oyuncuların sözde pozisyonlarıyla ilgisi olmayan bir alanda üstünlük sağlamak için en umut verici seçenek olarak görülür. Bazen takımın yarısı, böyle bir avantaj elde edebilecekse, on metreye on metrekarelik bir alanda toplanır.
Diniz'in takımlarındaki yapılanma, sahaya değil topa odaklanıyor. Oyuncuları belirli alanlarda uygun anı beklemiyorlar, belirli bir anda uygun alanlara hareket ediyorlar. Başka oyun durumlarında boş kalan alanlar. Guardiola’yı çıldırtan durumlar.
Brezilya milli takımı, geçmişte çok görülen ve futbol oyununun temel unsurlarından biri olan klasik çift pas oynayacak. Fakat, her şeye rağmen Diniz felsefesinde “dışarı çıkın ve futbol oynayın” tarzı futbol böyle işlemiyor. Elbette oyuncularını kendi başlarına bırakmıyor. Öyle yaparsa gereksiz hale gelir. Alanları manipüle etmemek için, ancak durumları ve fırsatları manipüle etmek için temel prensipleri ve belirli süreçleri inceliyor. Sonuçta o da topu ve oyunu domine etmek istiyor.
Örneğin çift paslar. Genellikle ilk pas veren, ikinci pas alan oyuncudur. Bu, bazen en organize savunma hatlarını bile alt üst eder, çünkü bu hatlar, ilişkisel yaklaşımda spontane hareketlerle yeniden oluşan düzenlemelere o kadar hızlı tepki veremezler. Ya da üç oyuncu diyagonal olarak arka arkaya bir sıra halinde pozisyon aldıklarında Brezilyalıları tanımladığı “Escadinha” (Türkçe'de merdiven veya basamak anlamına gelir). Topu sürmek ve hatları aşmak için harika bir stil aracıdır. Ve çift paslar içinyeni durumlar yaratan bir yöntemdir.
Diniz ‘in oyununda, aniden ortaya çıkıp tekrar kaybolan, neredeyse hesaplanamaz olan “kısa süreli yapılar” gibi yapılara rastlanmaktadır. Pozisyonlar, daha doğrusu roller vardır, ancak bunlar nadiren belirli bölgelere bağlıdır. “Diniz de oyunun ilkelerini inceler ve bunların uygulanmasını ister aksi takdirde o da dışarıdan bağırır ve bunu sık sık yapar” diyor Neymar ve ekliyor “Onun oyun tarzı Seleção'ya çok uyacaktır.”
Brezilya'nın geçici milli takım teknik direktörü farklı bir spor dalını oynatmıyor. Ancak, Avrupa'nın pozisyon oyununu benimsemiş olan futbol dünyasının büyük bir kısmından oldukça farklı bir şekilde yorumluyor. Bu, Tite yönetimindeki Seleçao için de geçerliydi; Katar'daki Dünya Kupası'nda Luis Enrique'nin İspanya'sını anımsatan bir alan dağılımı sergiliyorlardı. Şimdi ise 180 derecelik yeniden yapılanma söz konusu.
“Günümüz futbolunda artık her şey taktikle ilgili. Dörtlü savunma, derin bloklar, orta bloklar... İnsanlar bu terimlerin yarım düzinesini ezberliyor ve futbol hakkında konuşma şeklini değiştiriyorlar,” diyen Diniz, son zamanlarda çağımızın standardına atıfta bulundu: “Gerçek futbolun özünü kaybediyoruz.” Diniz’e göre gerçek futbolun tanımı ilişkicilik, bağlantıların gücü, öngörülemezliğin spontane kullanımı.
Diniz, kendi öz bu oyun tarzıyla başarılı oldu ve şimdiye kadar oldukça farklı sonuçlar ortaya çıktı. En azından Fluminense'de, büyük mali kaynakları olmayan ortalama bir takımı nefes kesici bir futbolla ligde üçüncü sıraya ve Rio'daki eyalet şampiyonluğuna taşıdı.
En üst düzeyde bu kadar benzersiz olan futbolu görünüşe göre sadece buna uygun oyuncularla oynanabilir. Örneğin Brezilyalı sokak futbolcularıyla. Neymar ile. Ancelotti'nin Real Madrid'inden Vinicius Junior veya Rodrygo ile. Ancak dikkatli olmak lazım “Dinizizm” risklidir. Bazen savunması sağlam rakipler diş söktürür. Boş alanları değerlendirip temiz kontrataklar yapabilen takımlara karşı savunmasızdır. 80'lerde bu oyun tarzının çöküşü tam da bu şekilde başlamıştı.
Ancak, bugün Brezilyalı futbol severlere sorsanız 94 ve 2002 de kazanılan dünya şampiyonluklardan pek fazla konuşmazlar. Onlar hala 1982/86 da sergilenen oyundan bahsederler ve yine o günlere dönmek isterler. Aynı biz Galatasaraylılar gibi. 2023/24 sezonunda ŞL’ de Bayern Münih’e karşı Okan Buruk hocamızın ortaya koyduğu oyun, hele ilk maçın 70 dakikası, hala GS’lı futbol gurmelerinin tadı damağında kalmıştır.İki maçı da kaybetmiştik ama unutulmayacak hala konuşulan bir oyun sergiledik.
Sonuçta futbol bize her türlü duyguları yaşatan güzel bir oyun değil mi…?
Jose Mourinho: Ben Özel Biriyim
İnter Milan, 2024/2025 sezonu ŞL Finali maçını PSG karşı 5:0 mağlup oldu. Gelmiş geçmiş en kötü Şampiyonlar Ligi finali mağlubiyeti. Sadece 3 yıl içinde ikinci kez aşağılandılar.
Ama 2010'da bir adam onları ilah yapmıştı. Bu adam Jose Mourinho’dan başkası değildi.
Mourinho üzerine çok yazıldı, konuşuldu, her dilde. Türkçe de çok yazılar var, bu da benden olsun.
Bu öykü, Mourinho'nun 11 adamın zihinlerini nasıl hacklediğini ve kontrol, inanç, güce dönüştürdüğünü anlatacak. Başlıyoruz;
O, hiç profesyonel futbol oynamadı. Sadece Portekiz'de amatör bir orta saha oyuncusuydu. Taktiksel olarak bir deha idi ama daha tehlikeli bir şeye sahipti. Keskin bir zekâ, daha keskin bir dil ve kendi efsanesini yazma konusundaki cüreti. O, Sadece takım kurmuyordu. O, aynı zamanda bir efsane inşa ediyordu.
Yükselişi sadece bir futbol hikayesi değil, gerçekliği kendi isteğine göre bükmenin bir planını oluşturan kişi. Kariyerinde ego, kimlik ve anlatı kontrolünde ustalık sınıfı ulaşmış bir karaktere sahip. Ve her şey FC Porta ile ŞL ligini kazanıp İngiltere PL kulübü Chelsea’ye transfer olduğu gün basın toplantısında o meşhur sözleri ile başladı;
“Ben şişeden çıkmış biri değilim. Kusura bakmayın belki size ukalaca gelecek, ben Avrupa kupasını kazandım bir şampiyonum “I AM SPECIAL ONE (ben özel biriyim”
Bu sadece ego konuşması değildi bir marka oluşturmaktı. Kişilik yaratma. Kimse kalemi eline almadan önce o kendi efsanesini yaratmıştı bile. İşte dahice olan da bu. Dünya onun hikayesini sorgularken, farkında olmadan efsanenin içinde yaşıyorlardı. Oyunculara hocalık yapmadı, onları yeniden programladı.
“Kaybedecek bir şeyiniz yok.”
“Hepsi yok olmamızı istiyor.”
“Buraya ait olmadığınızı düşünüyorlar.”
“Size fazla baskı yapmak istemiyorum, kabul ediyorum kazanamayız ama asla mağlup olmamalıyız, bunu hiçbirimiz hak etmedi”
Oyuncularına senaryoyu verdi ve kahraman olduklarına inandırdı. Böyle bir yeteneği vardı.
Şampiyonlar Ligi yarı finaller 2010. Inter Barcelona'ya karşı. Messi sahada. Inter maçın büyük bölümünde 10 kişi oynadı. Dünyanın en iyi takımına karşı. Ama maçtan önce Mourinho baskıyı yakıta dönüştürdü ve Barcelona'ya beklentilerin ağırlığını omuzlarına yükledi. Maçtan önce verdiği basın toplantısında söyledikleri güçlü rakibini adeta zihnen çökertmişti;
“Bakın, oyuncularıma şunu söyledim. Siz, bir hayalin peşindesiniz finale kalmak, orada oynamak, kupayı kazanmak yıllarca rüyalarınızı süslüyor. Ama onlar için bu bir tutkuya dönüşmüş. Neredeyse her sene final oynuyorlar ve onlar için bu sıradan bir maç.”
Ters psikoloji diyebiliriz ve bize aynı zamanda futbolun sadece kâğıt üzerinde diziliş, taktikten ibaret olmadığının kanıtlıyor. Almanya’da futbol oynadığım yıllarda bir keresinde hocamız bize şöyle demişti; “her şey iki kulağınız arasında 15 cm’lik alanda başlıyor bitiyor” bahsettiği beynimizdi. Futbol kafayla oynanır, basit bir oyundur ama esas olan basiti oynamaktır ve buna yüksek zekâ gerektirir.
Skoru iyi savundular. Tam bir psikoloji ve taktik başyapıtıydı. Cesaret, inanç, hayal, kader, hepsi imkânsız bir gecede çarpışmıştı. Son düdük çaldığında, Mourinho sahada tarihi değiştirmiş bir adam gibi sahada çılgınca koşuyordu. Finale çıktılar ve kazandılar. İkinci Şampiyonlar Ligi kupasıydı, ardından gelen 24 kupadan biri. Mourinho sadece taktik oluşturmadı. Ruh ameliyatı gerçekleştirerek inancı yeniden yapılandırdı. Yılların şüphesini ortadan kaldırdı ve çok daha tehlikeli bir şey yerleştirdi: inanç.
Geçmişte Chelsea kaptanlığı yapan John Terry bir röportajında eski hocasını şöyle tarif ediyor;
“Bize, birinin hayatlarını değiştirebilecek bir sırrı paylaşmasının heyecanıyla hitap ederdi”
“Size inanmıyorlar mı? "Güzel, bu da bizi dünyanın en tehlikeli takımı yapıyor."
Terry, devamında dedikleri yabana atılacak gibi değil ve Mourinho’nun dışta göründüğü ukala, kibirli bir karaktere sahip olmadığını ortaya koyuyor;
“Onun için her şeyi yaparım. Tabi bu oynadığım kulüp içinde geçerli fakat Mourinho başka biri. Gerekirse tek bacağımla oynarım, sahadan tabutla çıkana kadar mücadele ederim. Bize asla aşağılayıcı konuşmadı ya da satranç taşları gibi davranmadı. Mantığın ötesine, yaraların ötesine, umudun hala yaşadığı yere doğru konuştu. Ve bu simyayla ilgili içimizde bir şey bir düğmeyi çevirdi. Güven kolektif hale geldi. Gerçekliği bükecek kadar güçlü ortak bir hayale dönüştü.”
Ancak asıl oyun basın toplatılarında oynanıyordu. Bunlar sıradan röportaj değildi, satranç oyunu gibi sahnelenen basın toplantılarıydı, göz önünde yapılan psikolojik savaşlardı. Mourinho’yu “özel” yapan özelliklerden biri.
Hakemler kötü adamlara, oyuncuları mağdurlara dönüşür, yenilgiler komplo olarak yeniden yazılır, düşmanlar yoktan var edilir. Paranoyak gibi duruyor değil mi? Hayır, değil. Bana sorarsanız deli maskesi takmış bir deha. Evet, futbolda böyle psikoloji oyunlar var ve olmaya devam edecek. Futbolu dünyada cazibeli oyun haline getiren unsurlardan bazıları. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz orası size kalmış.
Hiçbir zaman oyuncuların sevgisini istemedi çünkü sevgi baskı altında parçalanır. Sadakat istedi, öyle bir sadakat ki rahat anlarda teslim edilen değil, fırınlarda dövülen türden. Mottosu hep aynı “Dünyaya karşı biz”, dünya gerçekten bıçaklarını bilediğinde paranoya olmaktan çıkar. Diğerleri ellerinde tahtalarıyla uğraşırken onun anladığı şey şuydu: “İnanç her seferinde stratejiyi yıkar.” Taraftar taktiksel oluşumlardan hoşlanmaz. Gerçek futbolseverler daha çok kaderi, dramayı, kendilerinden daha büyük bir şeye tanık oldukları hissi severler.
O, hiçbir zaman “Belki bir yolunu buluruz” demedi. Her zaman, ertesi günkü gazeteyi okuyan birinin kesinliğiyle “Başaracağız” dedi. İnanç bu yoğunluğa ulaştığında, skor tabelası önemsiz hale gelir. Oyuncular sanki sonları kalıcı mürekkeple yazılmış gibi oynarlar. Bu aynı zamanda göz önünde gizlenen bir iş dersidir: Mükemmel çalışan bir ürün yaratabilirsiniz ya da Ürününüzü gerçekleşmiş bir kehanet gibi hissettiren bir mit inşa edebilirsiniz. Mourinho mitolojiyi seçti. Önemli olan her şeyi kazandı.
İnsan, ister istemez kendine soruyor “Mourinho nasıl bu hale geldi?” Cevap: ZAMAN! Birgün karşına Okan Buruk gibi pırlanta bir genç hoca çıkıyor ve sen artık sahneden çekilmenin zamanı geldiğini anlıyorsun.
Kabul edin ya da etmeyin, Mourinho futbol tarihine dünyanın en iyi Hocaları arasına çoktan adını yazdırdı, aynı Fatih Terim gibi. Ve kendisi de defalarca dile getirdi kendine rol model seçtiği Hocalardan biri de Fatih Terim.
Yazının sonunu Mourinho’nun sözlerinle bitirelim;
“Hikayenizi yeniden yazmak ister misiniz?
Kendinize güvenmek için beklemeyin.
Önce efsaneyi yazın. Her şey gerçekmiş gibi davranın.
Çünkü güven kaybolur. Başarı unutulur.
Ama harika bir hikâye? Her şeyden daha uzun ömürlüdür.
Anlatmadan duramayacakları bir hikâye olun.
İsterseniz sessizliği gürültüye dönüştürebilirsiniz…….”
Futbol Nasıl Pazarlanır, Bir Ryan Reynolds Serüveni
Ryan Reynolds?
Şu, Hollywood aktörü Ryan Reynolds?
EVET, ta kendis!
Sıradan bir Hollywood aktörü (multi milyoner aktöre de sıradan demek..neyse) Reynolds’u canlandırdığı Marvel kahramanı Dead Pool film dizilerinden tanıyoruz. Dünyaca ünlü ve bir o kadar da zengin ABD’li film aktörünün futbol ile ne alakası olabilir?
Geçmişte benzer örneği var İngiliz Rock yıldızı Sir Elton John 1970 ve 80’li yıllarda İngiliz kulübü FC Watford’u satın aldı ve efsane TD Graham Taylorla “Watford for ever” parolası ile yola çıktılar. En alt ligden aldıkları kulübü tarihinin en büyük başarılarına taşıdılar ve aynı zamanda Watford şehrini tüm Dünya’ya tanıtarak maddi ve manevi sıkıntılarından kurtardılar.
/https%3A%2F%2Fichef.bbci.co.uk%2Fnews%2F1024%2Fbranded_news%2F8EAC%2Fproduction%2F_130942563_gettyimages-1149018027-1.jpg)
Elton John at Watford: 'Graham Taylor was like a brother to me'
Sir Elton has been talking about his relationship with former manager Graham Taylor.
https://www.bbc.com/news/uk-england-beds-bucks-herts-66664549
Ryan Reynolds ve meslektaşı Rob McElhenney benzer yoldan yürüdü ve tüm dünya aleme “sürdürülebilir profesyonel futbol” nasıl yapıldığını gösterdiler. Reynolds, meslektaşları gibi geri çekilip bir sonraki film rollerini beklemedi, o ticarete atıldı. Alkollü içecekler (Aviation Gin) ve Telekomünikasyon (mint Mobile) pazarlayarak ticarette başarılı olduğunu kanıtladı.
Reynolds, 5. ligde mücadele eden Galler futbol kulübü Wrexham AFC'yi satın almak için aktör Rob McElhenney ile bir araya geldi. Hollywood yıldızları neden küçük bir Galler sanayi kasabasında takım satın alsın ki? Herkes onların deli olduğunu düşünüyordu. Ama Reynolds ve McElhenney sadece bir takım satın almıyorlardı, onlar şehrin kalbini satın alıyorlardı.
1864'te kurulan Wrexham AFC, dünyanın en eski 3. profesyonel futbol kulübü. Kasaba Halkı, takımıyla yaşıyor ve takımıyla nefes alıyor. Reynolds ve McElhenney kulübün uzak sahipleri olarak kalmak yerine işe balıklama daldılar. “Wrexham'a Hoş Geldiniz” belgesel serisini yaratarak bu küçük Galler halkına tüm dünyada büyük ilgi gösterilmesini sağladılar. Takımın altyapısına, oyuncularına ve kasaba Halkının sosyal programlarına milyonlarca yatırım yaptılar. Bu sadece bir iş değildi. İlişki kurmaktı.
Samimi ve gerçekçi yaklaşımları onlara şüpheyle bakan taraftarların kalbini fethetti. Maçlara geldiler. Galibiyetleri kutladılar, mağlubiyetlerin yasını taraftarla birlikte tuttular. Yerel halkla sıradan vatandaş gibi pub’da oturup karşılıklı içki içtiler. Fotoğraf çektirmek için paraşütle inen Hollywood yıldızları değillerdi. Wrexham'ın bir parçası oldular.
Sonuç mu? Olağanüstü demek hafif kalıyor.
Nisan 2023'te Wrexham Ulusal Lig şampiyonluğunu kazanarak Lig 2'ye yükseldi. Kulüp 15 yıl sonra ilk kez İngiliz Futbol Ligi'ne geri döndü. Belgesel hit oldu. Ürün satışları dünya çapında patladı. Wrexham'daki ziyaretçi harcamaları 2022'de %51 ve 2023'te %20 daha arttı. Küçük Wrexham kasabasına ekonomik etkisi çok büyük oldu.
Kulübün değeri kısa sürede birkaç kat arttı. Reynolds'ın Wrexham ile yaptığı sadece akıllıca bir iş değildi. Dokunduğu her şeye yaratıcılık, özgünlük ve mizah katıyordu. Örneğin 2023 yılında Reynolds, Mint Mobile'ı T-Mobile'a 1,35 MİLYAR $ karşılığında sattı.
Reynolds’a yeni Steve Jobs diyorlar, doğrudur asla tartışmam. Beni bu serüvende etkileyen, 20 yıldan fazla insanlara futbolun sıradan bir sanayi ürünü gibi pazarlanması mümkün olmadığını anlattım. Blogda, bu konu hakkında yaklaşık bin (1000) sayfa yazım var. Ryan Reynolds yıllarca yazdıklarımı doğruladı!
Futbolu pazarlamanın formülü sade sportif başarılara dayalı değil. Futbolda en önemli faktör Taraftardır! Kulüp ve Taraftarı birebirine dokunup hissetmelidir. Kulüpler, taraftarının vazgeçilmez ve en önemli parçası olduğunu daima yaşatmalı ve hissettirmelidir. Pahalı yıldız transferler yaparak “gel kombine al, forma/ürün satın al” demekle kulüpler taraftarlarına müşteri muamelesi yapmamalı…
/image%2F1393153%2F20260227%2Fob_177019_money-premier-league-800x445-307308043.png)
/image%2F1393153%2F20260201%2Fob_c837e6_sportswashing-7f34f.jpg)
/image%2F1393153%2F20251222%2Fob_64b525_filipe-luis.jpg)
/image%2F1393153%2F20251218%2Fob_ecd2f2_fernando-diniz.jpeg)
/image%2F1393153%2F20251218%2Fob_fca2b0_rydstro-m.jpeg)
/image%2F1393153%2F20251216%2Fob_8d1c78_2-3-5-soccer-formation.jpg)
/image%2F1393153%2F20251216%2Fob_0ff7f6_wm-taktigi-3680167013.jpg)
/image%2F1393153%2F20251216%2Fob_b164af_webpc-passthru-1104320885.png)
/image%2F1393153%2F20251021%2Fob_4ac598_oip-3359700788-o-rwb88ommecxht35ikxbwh.jpg)
/image%2F1393153%2F20251021%2Fob_d798be_8166055102865363.jpg)
/image%2F1393153%2F20250725%2Fob_768add_diniz.jpeg)
/image%2F1393153%2F20250725%2Fob_0ebcaf_selecao.jpeg)
/image%2F1393153%2F20250620%2Fob_023fc6_gswxcdmwqaa6h8p.png)
/image%2F1393153%2F20250501%2Fob_76163e_gpyitz4ayaaujsv.jpeg)
/image%2F1393153%2F20250501%2Fob_66b0a7_gpyhznkawaamjot.jpeg)