Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör
Neueste Posts

Ultras?

17. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Ultras, “hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna “ben takım tutmuyorum Galatasaraylıyım” cevabını vermektir.


Ultras, Sabri Mahir kadar hırçın >>link

sabri-mahir.jpg

Ultras, Aslan Nihat gibi Mücadeleci >> link

NihatBekdik.jpg

Ultras, Metin Oktay kadar Romantiktir.

metin_oktay.jpg

 

Ultras, Gül Babaya sahip çıkmaktır;

 

1481' de II. Bayezid döneminde Galata' nın üstleri, Perşembe Pazarı' nın Voyvoda Konağı' nın yukarılarına düşen bölge, sık ağaçlarla kaplı ve avlanmaya müsait bir bölgedir. Sultan II. Bayezid  mevsim kış olmasına rağmen bu bölgede avlanırken, bir av dönüşünde, günlerini, yetiştirdiği gül fidanları arasında ibadetle geçiren Gül Baba' ya rastlar. Gül Baba' nın kendisine sarı ve kırmızı güller sunmasından memnun olan Sultan, kendisinden dileğini sorar. Adını yetiştirdiği güllerden alan Gül Baba, bahçesinin ilerisindeki tepeyi göstererek, "Bu tepeye, mekteb-i irfan tesis ile, orada okuyup yazanları hizmet-i hümayununda istihdam eyle, vakti gelince devletine lazım olur" der. Sonuçta devlete görevli yetiştirmek amacını güden Galata Sarayı kurulmuş olur.

GulBabaHeykeli.JPG

 

Ultras, üç beş kuruş yüzünden kulüp değerlerini ayaklar altına alanlara karşı sonsuza dek mücadele vermektir!

noal.jpg

Weiterlesen

"O" Akşama Cevabını Verecekmiş

16. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Çamur at izi kalsın, attı çamuru şimdi izini sürüyor. “O” Akşama vereceği cevabı düşüne dursun en güzeli burada verilmiş >>> link daha ötesi yoktur fikrimizin değişmeyeceği gibi, her daim.

erman-toro-lu.jpg

Şu fani dünyada misafiriz ve bir gün hayatımızın parçası olan gerçekle tanışacağız. “Ruhuna Fatiha” yazacak soğuk taşın üzerinde, hemen kısa künyenin altında. Boşa dememişler “dünya malı fani” diye, en büyük servetimiz Fatihalar olacak soğuk toprağın altında yalvaracağız gelen geçenden fani dünya dilencileri gibi. Ne mutlu nasip olanlara, Allah göstermesin amonyak şölenine dönüşebilir. Malum, soğuk geceleri ısıtan güzel Marmara şarabının yan etkilerinden kaçınılmaz evvel Allah.


El Fatiha  

Weiterlesen

Yeni Besteler !

16. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Dostlar sağ olsun dün gece Galatasaray tribün emektarlarının yeni bestelerinden bir demet yollamışlar. Tek kelimeyle hepsi mükemmel olmuş, malum işin içinde hayatını Galatasaray tribünlerine adamış Edip Gürman varsa gerisi teferruat. Tabii diğer Arkadaşların da emeklerini yabana atmamalıyız hepsinden Allah razı olsun!

  

Bestelerin hepsi güzel, benim hoşuma giden ikisini buraya ekliyorum. Umarım en kısa zamanda tüm besteler tribünlerimizde yayılır ve o özlediğimiz eski coşkulu günleri tekrar yeniden yaşarız!

 




Weiterlesen

Tessera del Tifosi

15. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Sezonunun başlamasıyla birlikte İtalya’da taraftar kartı resmen yürürlüğe koyuldu. İç ve dış sahada takımlarını desteklemek isteyen futbolseverler mutlaka bu kartı almak zorundalar. Karta sahip olmak öyle sanıldığı gibi kolay değil, taraftarlar kulübe ve emniyet müdürlüğüne birer dilekçe vermeleri gerekiyor. Eğer sicilleri temiz ise kart belirli bir ücret karşılığında bir günde çıkıyor, şayet önceden stat yasakları vb. cezalara çarptırılmışlarsa sade iç saha maçlarına gitme haklarına sahipler, deplasmana gidemiyorlar.


Devletin getirdiği kanun İtalya’da Ultras hareketini ikiye böldü. Bir yandan Milano tribünleri uygulamaya boyun eğdiler diğer yandan 50 km doğuda bu karta karşı tepkiler gittikçe büyüyor. Her sene Bergamo’da düzenlenen geleneksel “Berghem” şenliklerinde Atalanta tribünlerinin Ultra oluşumu Curva Nord devletin yürürlüğe koyduğu taraftar kartına karşı tepki gösterdi. Şenliklere ünlülerde davetliydi, bunların arasında İtalya içişleri bakanı Maroni’de vardı. Yaklaşık 700 taraftar düdüklerle Maroninin konuşmasını protesto etmeyi planlıyorlardı, akılıca düşünülmüş eylem maalesef planlandığı gibi gelişmedi. Curva-Nord oluşumunla alakası olmayan başka grup beklenmedik anda içişleri bakanına maytaplar atıp arabaları ateşe vererek olayların çıkmasına neden oldu. Atalanto tribün liderlerinden Claudio Galimberti La Repubblica gazetesine verdiği demeçte olayların nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor.”Yürüyüş esnasında ben polislerle konuşuyordum, tam onlara tanımadık bir grubun içimize sızdığını anlatırken kortejin en arkasında olay çıkarmaya başladılar.” Cladionun tepkisi boşa, çünkü her zaman birileri çıkıp barış içinde geçmesi planlanan bu tarz yürüyüşleri mutlaka sabote edecektir. Zaten hep böyledir, tribüncüleri toplumdan dışlanmış aşağılık mahlûklar gibi görür kuleden bakanlar ve böyle kalması içinde her türlü yola başvururlar, bu İtalya, Almanya, Türkiye hiç fark etmiyor.

 

No_alla_tessera_del_tifosogr.jpg

Geçtiğimiz son yıllarda İtalya tribünleri ciddi devlet baskısı altında. Pankartlar, megafonlar, meşale yasaklarının yanı sıra pahalı bilet fiyatları tribünlerde özgürlüklerini büyük ölçüde azalttı. En son çıkan taraftar kartı bardağı taşıran son damla oldu. Bu karta sade taraftarlar değil, İtalya’da tüm sivil toplum örgütleri ve hukukçularda tepki verdiler. Romalı ünlü avukat Lorenzo Contucci bu uygulama halkın serbest dolaşmasını engellediği için resmen insan haklarını ihlal ettiğini vurguluyor. Her suç işleyen kişi cezasını çeker ve siciline işlenir, bir süre sonra şayet kanunları ihlal etmemişse sicili temize çıkar. Statlarda şiddeti önleme amaçlı çıkarılan yeni yasada böyle bir uygulama yok maalesef. Bir kere stat yasağı alan taraftarlar ömür boyu fişleniyor ve süresiz o suç sicillerinden silinmiyor. Ne hikmetse bu saçma kanun sade tribüncüler için geçerli. Katiller, teröristler, sapıklar, vergi kaçıranlar, kara para aklayanlar, uyuşturucu satan vb. suç işleyenler yasanın dışında kalıyor. Onlar önemli mutlaka rehabilite edilip tekrar topluma kazandırılmalı, tribüncüler zaten insan olarak görülmüyor(!)


Geçen sene Kasım ayında tüm taraftar oluşumları bir günlüğüne husumetlerini kenara bırakıp Roma’da tek yumruk olarak bu karta karşı protesto etmişlerdi. >>  Roma'da Protesto Yürüyüşü !   Büyük ses getiren yürüyüş, ne yazı ki resmi makamları kararlarından vazgeçirmedi. Farklı renklere gönül veren taraftarlar ne kadar böyle ciddi konuda ortak dayanışma gösterseler de, çoğu çaresizce kanunlara boyun eğmek zorunda kaldı. İnter, Milan, Juventus, Fiorentina tribünleri kartı satın aldılar. Sampdoria, AS Roma, Lazio, Napoli tribünleri kart almayarak yasaya karşı tepkilerini sürdürüyorlar. Bu kanun maalesef 14 Kasım 2009’da ortak noktada buluşan farklı taraftar oluşumları arasını böldü. Ve ağustos ayında başkent Roma’da oynan süper kupa finalinde Romalı taraftarlar bunu bir pankartla açıkça dile getirdiler;”Interista tesserato,servo dello stato”, Türkçesi “Taraftar kartlı İnterliler, devletin uşakları”.

roma.jpg

Tepkiler pankartlarla sınırlı kalmadı, sezon başında yasayı kesinlikle kabul etmeyen Terni tribün oluşumu Ultras07 kendini fesih etti, tabii ne kadar doğru eylem tartışılır. Bence çok yanlış, sonuna kadar yılmadan, usanmadan endüstriyel futbola karşı direniş gösterilmelidir!

 

                          Kahrolsun endüstriyel futbol !

Weiterlesen

Horst Wein Röportajı Ve Altyapı!

14. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Horst Wein’dan önceleri bahsetmiştim hatırlarsanız >>  Oyun Zekâsı ve Horst Wein Yöntemi   Sokak futbolu ile Kulüp futbolunu kaynaştırıp tasarladığı yeni tekniklerle tüm dünyanın futbola bakış açısını değiştirdi, hatta ben bir adım ileri giderek futbolda devrim yaptı diyorum.

 

FUNino, 1990 yılında Horst Wein tarafından, geliştirilmiştir. Amaç, her oyuncunun topa temas sayısını ve dolayısıyla oyun keyfini artırmak. Wein'nın bulduğu bu antrenman yöntemi 1992 yılında Barcelona ve İspanya futbol milli takım altyapılarında uygulanmaya başladı. Tasarladığı model sade İspanya'da değil kendi ülkesi Almanya olmak üzere bütün dünyada başarıyla uygulanıyor. Horst Wein futbolcuların oyun zekâlarını geliştirecek bir model ortaya çıkarmıştır. Oyun zekâsı öğretilecek bir şey değil, tamamen futbolcunun doğal yetenekleri ve hayal gücünün birleştiğinde kendiliğinden ortaya çıkar.

 

Horst Wein tasarladığı yeni model ile futbolcuların oyun zekâlarını tetikleyip daha çok geliştirmesi, destekleyici yönde. Bu tekniğin ne kadar önemli olduğunu Mesut Özil geçen sene Alman Futbol dergisi 11 Freunde ile yaptığı söyleşisinde değiniyor.

 

soru: Oyun tarzınızın ne kadarı Türk, ne kadarı Alman?

Mesut Özil: Türk olan yanı tekniğim ve top kullanışım. Alman yönü disiplin, kafa yapım ve sürekli gaz verip oyundan kopmamam.

soru: Bunların hepsini, kendi tabirinle söylediğin "Maymun Kafesleri" içinde yani mahalle arası toprak sahalarda mı öğrendin?

Mesut Özil: Evet doğru orada öğrendim. Sürekli yaşımdan büyüklere karşı maç yapardık, çoğu ağabeyimin arkadaşlarıydı. Orada üstün teknik gerekli, ikili mücadeleler sert geçerdi karşı tarafa kendimi kabul ettirmeliydim. Şimdi bunun çok faydasını görüyorum.

 

Devamını buradan okuyabilirsiniz >>>  Mesut Özil Röportajı; "Futbol Hislerim Türk"

 

Fazla uzatmaya gerek yok, eğer altyapıda ciddi bir revizyona gidilecekse Horst Wein modeli dikkate alınmalıdır! 2007 senesinde Avustralya’da yaptığı röportajın 4 bölümünü yazının sonuna ekliyorum, söyleşi İngilizce ama ortaokul dil bilginiz yeterli anlamakta zorluk çekmezsiniz. Horst Wein’nın söyleşisinde öne çıkan önemli sözler;

 

“Kendini kontrol edemeyen futbolcu rakibi de kontrol edemez”

“Einstein soru sormaktan bıkmayın der, zeki futbolcular sürekli sorgulamalıdır”

“Genç olsam orta Avrupa yerine bir Akdeniz ülkesinde futbol oynamayı tercih ederdim

 

Horst Wein Röportajını yazının sonuna ekliyorum;

Weiterlesen

Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #3

12. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Türk Futbolu ciddi altyapı sorunu ile karşı karşıya demiştim son olarak. Haksızlık yapmamak lazım, yirmi sene önce kurulan model şükür hala işliyor yalnız ne kadar sağlıklı çalıştığı muamma. Oyuncular hangi kıstaslara göre seçiliyor? Aldıkları eğitim çağımız futboluna göre uygun mu? Futbolcular profesyonel olma yolunda aksaklıklara uğradıkları taktirde, hayatlarını düzgün şekilde devam ettirmelerine yönelik gerekli tedbirler alınıyor mu? Örneğin, okul ve meslek eğitimi futbol eğitimi ile paralel mi yapılıyor? Genç bir oyuncu profesyonel olamadı mı yüksek okul diploması ya da herhangi bir meslek dalında yaşamını devam ettirme imkânları sunuluyor mu? Veliler çocuklarını futbol kulüplerine verdikten sonra doğru eğitim alıp almadıklarının peşindeler mi? Yoksa “eti senin kemiği benim” mantığında mı hareket ediyorlar? Bakın bu çok önemli, veliler çocuklarını teslim ettikleri kulüplerin altyapı tesislerinin yeterli olup olmadığını mutlaka kontrol etmeli. Atıyorum, “Galatasaray büyük kulüp” değip geçiştirmemeli, elbette büyük kulüp bunu inkâr etmiyorum ama tesisleri yeterli mi, sağlık kurumunun durumu, doğru beslenmesi, okul ve meslek eğitimi ile futbol aynı anda mı sürdürecek vb. önemli unsurları göz önünde bulundurmalılar. Çocuklarınla sürekli irtibat halinde olmalı onları yalnız bırakmamalılar.


Sorularıma sade ben değil hepiniz cevap arıyorsunuz, fakat haksızlık yapmayalım o kadar geri kalmış ülke değiliz, mutlaka Türkiye’de de yukarıda sıraladığım soruların içinde bulunan unsurlara dikkat ediliyordur. Yirmi yıl öncesinde de kulüplerimizin altyapıdan büyük oyuncular çıkardığını unutmayalım. Mesela aklıma gelenlerden bazıları; İnegöl spor, Sakarya spor, Kocaeli spor, Göztepe, Altay, İzmir spor, Vefa, İstanbul spor, Bursa spor, Eskişehir. Dört büyüklerden Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon spor. Bu kulüplerimizin hepsi Türk futboluna yetenekli oyuncular kazandırmışlardır. Piontek ve Terim zamanında kurdukları model ile Türkiye altyapısının daha iyi organize olmasına yönelik öncülük etmiş, yeni bir sistem getirmişler. Türk Futbolunun altyapısını yakından takip etmek buradan zor, illaki edenler vardır ama genelde baktığımızda başta medyamız bu konuya fazla değinmiyor halkı aydınlatmıyorlar, daha çok reyting ve sansasyonel haberlerin peşindeler.


Ben Türkiye’de futbol altyapı eğitimini kafamda şöyle canlandırıyorum. Başarılı bir ilkokul talebesini alıp direk Üniversiteye sokarak o çocuktan Doktor, Hâkim, Mühendis çıkması bekleniyor. Olmadı mı tersine başvurarak Üniversite profesörünü ilkokul talebelerinin başına getirip onlardan uzman eğitmesi isteniliyor. Mümkün mü? İmkânsız, ama diğer taraftan “ya tutarsa” mantığı var, işte benim açımdan Türkiye’de altyapı eğitimi son yıllarda bu yönde işliyor. Kumar oynuyorlar, tabii buradan sallaması kolay diyeceksiniz de, futbolun içinden geldim ve Alman altyapısında yetiştim hangi şartlar altında oyuncu yetiştirildiğinin gayet iyi bilincindeyim. Fazla ahkâm kesmeye gerek yok, hatırlayın birkaç ay önce Arda Turanın tam saha dergisine verdiği röportajda “ben sahada nerede duracağımı milli takımda öğrendim” demişti. Geçen hafta bir spor gazetesiyle yaptığı söyleşide “altyapılarda duran top çalışmaları yapmazlar” dedi. Sonra Ömer Erdoğan’ın pubis sakatlığı üzerine yaptığı yorumda dikkate alınmalı, zamanında İsviçre’de tedavi olduğu doktor “bana gelen hastaların %80’i Türkiye’den” demesi altyapımızda bazı işlerin doğru gitmediğini gösteriyor. Bu iki oyuncunun yaptıkları yorumlar buzdağının ucu, biraz daha irdelesek kim bilir neler ortaya çıkacak(!)


Beğeniriz, beğenmeyiz o konuya girmek istemiyorum. Yalnız, 2003 yılında Şenol Güneşten görevi alan Ersun Yanal 20 sene önce kurulan sistemi geliştirecek doğru kişiydi de, maalesef medyanın gazına gelerek başta “biz Galatasaray Taraftarları” onu kolayca harcadık. Şimdi tekrar göreve getirildi, bu sefer altyapı sorumluluğu yapıyor, bence en doğru isim inşallah bu sefer mantıklı hareket edip kolayca harcamayız. Fatih Terimin ikinci döneminde ilk başta başarılı olamaması ama sonradan ustaca durumu idare ederek, tüm olumsuz şartlara karşı milli takımı Euro2008 finallerine götürüp yarı final oynatması sorunlarımızı bir süre erteledi. Çünkü yıllar önce büyük emeklerle kurduğu sistem hala ortada dursa da ne yazık ki iflas etmişti. Gerçi havuzun içinde yığınla oyuncu vardı ama hiç biri doğru eğitilmemiş, çoğu takımlarında yabancı kuralına takılmış yedek oynuyorlardı. Yinede elindeki malzemeden en iyisini yapmaya çalıştı da, 2010 dünya kupasına gidemememiz iki yıl önce ertelediğimiz sorunların patlak vermesinden kaynaklanıyor. At gözlüklerini takan medya, skora endeksli ve bir o kadar futboldan uzak yeni oluşan taraftar profili gerçek sorunları görmemezlikten gelerek Fatih Terim’i bahane edip milli takıma düşman kesildi. Şimdi sırada Hiddink var, demin bahsettiğim örnekteki gibi. Üniversite hocasını ilkokul talebelerinin başına getirdiler kenara çekilip ondan uzmanlar yetiştirmesini bekliyorlar.

 

Peki, nereye kadar?

 

Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler !!!

Weiterlesen

Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #2

11. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Euro2000’de çıktığımız çeyrek final müsabakasında Portekizler bizi 2:0 yenerek yarı finale yükseldiler. Yine o kronik haline gelmiş savunma hatalarımızın nüksettiği maç olmuştu, bir türlü durduramadığımız kanayan yara oluk gibi akıyordu. Alpay’ın erkenden oyundan atılması, Arifin kaçırdığı penaltı takımın moralini bozdu,”buraya kadarmış” dedik ve hep beraber gelecek maçlara gözlerimizi diktik. Yinede ilerisi için umutluyduk, çünkü Türk Futbolu 2000 yıllarında sade Milli takımlarınla değil kulüp takımlarınla da Avrupa’nın zirvesine oturmuştu. Galatasaray 1999 yılında büyük gururla maketini tanıttığı modern stadının temelini atmadan 2000 yılında UEFA Kupasını kazandı, bunun tesadüf olmadığını birkaç ay sonra oynayacakları Süper Kupa finalinde Real Madrid’i 2:1 mağlup ederek kanıtladılar. Rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş henüz böyle bir zaferlere ulaşamamışlardı. Fenerbahçe, Galatasaray’dan önce stadını dikerek Türkiye’de oturtulmak istenilen endüstriyel futbolun rol modeli oldu. Kurumsallaşma ve Altyapı kelimeleri girdi hayatımıza o yıllarda, hadi kurumsallaşmayı anladım da Altyapı diyerek neyin kast edildiğini daha hala çözemedim.


Galatasaray’ın üst üste kazandığı zaferler birilerini fena halde rahatsız ediyordu çünkü kazanılan iki kupada yabancılar kadar yerlilerinde büyük katkısı vardı. Fatih Terim, Sepp Piontek ile beraber kurduğu altyapı modelinin aynısını Galatasaray’a da yerleştirmişti. Yetenek dolu havuzdan yararlanıyor, altyapıdan A takımına aldığı gençler yabancılık çekmeden kolayca takıma uyum sağlıyorlardı. Rahatsız olan rakipler Galatasaray’da işleyen sistemi kendilerine örnek almak yerine bu düzeni bozmaktan yanaydılar. Dört sene üst üste gelen Şampiyonluk, yanına bir UEFA ve birde Süper kupa diğer yandan camialarının baskısı onları iyice bunalıma sokmuştu. Mutlaka Galatasaray durdurulmalıydı yoksa uzun yıllar sportif başarısızlığın altında ezileceklerdi. Maalesef Galatasaray’la birlikte Türk Futbolu da endüstriyel futbol rol modeline yenik düştüler(!) Birer, birer havuzun içinden genç yetenekler büyük paralarla satın alındı. Hiç bir zaman bu gençleri kazanmak olmadı, onların amacı başkaydı.


( Sepp Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu altyapı modeli ikinci dünya savaşından sonra Almanya’da kurulanın benzeriydi. Alman Futbol federasyonu o yıllarda ülkenin her eyaletinde şubeler açarak ufak futbol federasyonları kurdu. Bu federasyonlar(Fussballverbaende Deutschland) bölgede amatör kulüpleri bir çatı altında toplayıp ligler oluşturdular. Bu kulüplerde keşfedilen genç yetenekler Alman Futbol Federasyonunun büyük şehirlerindeki futbol okullarında eğitim altına alındı, sonra eleme sistemiyle büyük kulüplere sunuldu. Almanlar bu modeli yerleştirdikten 20 yıl sonra kulüplere devir ettiler. Bir zamanlar milli takım kulüplere oyuncu buluyor, eğitimini üstlenip hazırlayıp veriyordu. Şimdi ise kulüpler genç yetenekleri keşfedip eğittikten sonra milli takıma sunuyorlar. Detmar Cramer memoirlarında geniş çapta bu konuya değiniyor, okumanızı tavsiye ederim. Almanlar bizim kadar avantajlı değildiler çünkü onların yurtdışında milyonlarca yaşayan vatandaşlarının çocuklarından faydalanma imkânları yoktu. Bu Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu modelin ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarıyor. Yurtiçinde kurulan sistemin aynısı Yurtdışında da oturtuldu, Almanya’nın Köln kentinde TFF bir şube açarak Avrupa’nın dört bir yanında yaşayan yetenekli Türk gençlerini Türk futboluna kazandırdı. Allahtan bu sistem dimdik ayakta, lakin yurtiçinde iflas eden altyapı sistemimiz son yıllarda tüm umutlarını yurtdışından çıkan yeteneklere bağladı, bununda tek sebebi Avrupa’nın sağlam altyapı eğitiminden kaynaklanıyor. Tüm emeklerin cefasını çeken Avrupalar bize sade kaymağını yemek düşüyor, doğrusu hazıra konuyoruz.)


Şimdi ben Galatasaraylıyım ya, konuyu dönüp gönül verdiğim renklere getiriyorum ya. Parantez içinde yazdıklarım oluşan ön yargıları biraz olsun ortadan kaldırmak amaçlıydı.


Şapkamızı önümüze koyup mantıklı düşünmeliyiz arkadaşlar. Almanlar 1954 yılında ilk kez dünya kupasını kazandılar. Bern’de Macarlara karşı nasıl oynadılarsa Cuma akşamı Berlin’de bize karşı aynısını uyguladılar. Dünya kupasını kazandıktan sonra düzenin hep böyle gideceği rehavetine kapılmadılar, durmadan kendilerini yenileyip geliştirdiler. Oluşturulan modeli örnek alıp başarıya ulaşan kulübü rakipleri ayak oyunlarıyla yıkmadı. Ki, 1965 yılında Bundesliga’ya yükselen ve ikinci sezonunda şampiyon olan Bayern Münih Alman Futbol Federasyonun oluşturduğu sistemden faydalanıp başarıya ulaşan ilk kulüptür. Onları birkaç yıl sonra Borussia M’Gladbach takip etti, tamamen altyapıdan kurulu takımla sade Alman ligini değil Avrupa’yı kasıp kavurdular. Bu örnekleri verirken Hamburg ve Köln kulüplerini unutmamak lazım. Hepsi bir kenara, kulüpler kendi başarılırı yanı sıra esas hedefleri Alman milli takımına yetenekli oyuncular kazandırmak olmuştur ve bu gelenek hala devam ediyor. Almanlar kişisel düşünmezler daha çok ülkelerini yüceltmek için çaba gösterirler, başarılarının altında yatan temel unsur budur(!) İstiklal marşlarında yazdığı gibi “ Einigkeit und Recht und Freiheit sind des Glückes Unterpfand”  Türkçesi “Birlik beraberlik, Adalet ve Bağımsızlık mutluluğun temelidir”. Bizde birlik beraberlik yok boş yere kendimizi kandırmayalım, birisi biraz sivrilsin onu alt etmek için elimizden geleni ardına koymuyoruz.


2000/2003 yılları arasında Türk futboluna başarıyı getiren modeli parçalamak için tüm merciler harekete geçti. İlk başta Galatasaray kulübü kazandığı UEFA ve Süper kupalarını maddiyata dönüştüremediği için amansız eleştiriliyor, bazı kulüp başkanlarının yaptığı aşağılayıcı “tesadüf” açıklamalarıyla Galatasaray taraftarlarını kulüplerinden soğutuyordu. Diğer yandan medyayı da yanlarına alarak dönemin TFF Başkanını yıpratma kampanyası başlatılmıştı, sözde Galatasaray’a hizmet veriyordu. Yaptıkları modern stadı sürekli öne çıkararak sportif başarısızlıklarını kapatmaya çalışanlar genç yetenekleri kazanmak yerine yabancı sınırlamasının kalkması için uğraşıyordu. Olmayınca kendi uydurdukları kanunları direterek büyük paralar harcayıp Avrupa’dan yıldız oyuncular getirdiler. Bu oyuncuların forma satışlarınla taraftarlarını soyuyorlardı. Doğru söylemek gerekirse, Türk futbolu ilk kez tanıştığı Merchandising baya başarılı şekilde uygulanarak futbolseverlere sportif başarısızlıkları unutturdu. İnsanlara futbolda sportif başarının pek önemli olmadığını esas modern statların, ticari gelirlerin, kurumsallaşmanın daha önem taşıdığını inandırdılar.


O yıllarda görevi Mustafa Denizliden devir alan Şenol Güneş hoca sağlam bir yapının içine gelmişti ama onu da rahat bırakmadılar. Kurduğu Galatasaray ağırlıklı milli takım gruptan direk çıkmayı başaramasa da elemelerde Avusturya’yı iki maçta yenerek Japonya ve Güney Kore’nin ortak düzenlediği 2002 dünya kupasına gitmeyi başardı. Milli takımız gruptan çıktı çıkmasına da, yinede şuursuzca eleştirilerek yıpratılıyordu. Eleştiri oklarının hedefinde başta Şenol Güneş, sonra takımı Cuma namazına götürdü diye irticacılık ve cemaatçilik yapmakla suçlanan Hakan Şükür vardı. Tüm bu oluşturulan olumsuz havaya rağmen milli takım yılmadı ve dünya üçüncüsü oldu. Ülkede kahramanlar gibi karşılanan oyuncular ve teknik direktör hala bazı yazarlar tarafından kasıtlı eleştirilerek yıpratılıyordu. Aptalca yapılan eleştirilere kulaklarını tıkayan Şenol Güneş yılmadan görevine devam etti, nede olsa Euro2004 elemeleri başlayacaktı. Bu esnada Fransa’da FİFA’nın düzenlediği CONFED-CUP turnuvasına çağırıldık, turnuvayı fırsat bilen Şenol Güneş bu vesileyle milli takımda yeni yapılanma sürecinin temellerini attı. Gökdeniz, Servet, Volkan Aslan, Tuncay Şanlı, Selçuk vb. genç yetenekleri yakından gördük. Hiçte fena değildiler başarıyla üçüncü oldular ve biz yine gelecek için ümitliydik. Hala 12 sene önce kurulan yapımız kusursuz çalışıyordu ya da biz öyle sanıyorduk, kaynaklarımızın tükendiği aklımızın ucundan geçmiyordu(!) Gruplardan direk çıkamadık ama elemelerde rakibimiz Letonya’ydı, zayıf rakip dedik hafife aldık, maalesef bu bize pahalıya patladı. İlk maçı 1:0 yenildik rövanşta 3:2 galip gelmemize rağmen Portekiz’de düzenlenen Euro2004 finallerine katılamadık. Şenol Güneş istifa etti, zaten onca eleştirilerden sonra görevde kalamazdı.

  

Ersun Yanal ve ikinci Fatih Terim dönemlerine girmeyeceğim sizleri fazla sıkmak istemiyorum, o günleri benden daha iyi biliyorsunuz. Türk Futbolu ciddi bir altyapı sorunuyla karşı karşıya. Şu anda tamamen, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da yaşayan Türk kökenli gençlere bağımlıyız. Fakat Mesut Özil ve Avusturya milli takımı örnekleri bu işlerin artık eskisi gibi kolay olmadığını açıkça ortaya seriyor. Ülkemizde altyapı ne durumda olduğunu buradan kestirmek mümkün değil, yalnız bazı oyuncuların yaptığı açıklamalarını ele alırsak pekte iç açıcı olmadığı anlaşılıyor Bu konu üzerine son bölümde yazacağım.


Devam edecek.

Weiterlesen

Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #1

9. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Türk futbolunun zaafını ben biliyorum, 12 yaşında ufak oğlum biliyor, eşimde farkında, sizlerde biliyorsunuz, sokakta beş yaşında çocukta haberdar. Edirne’den Şırnak’a, Sinop’tan Antalya’ya 70 milyon Türk futbolumuzun kanayan yarasını görüyor, acısını her mağlubiyetten sonra içinde hissediyor. Yetkililerde farkındalar, üst yöneticilerinden tutun Teknik Direktörler sorunları harfiyen noktasına virgülüne kadar tespit etmişler, bilincindeler. Ama maalesef kimse kötü gidişe dur demiyor, ya da ne biliyim belki dur demek istemiyor halden memnun, belki gücü yetmiyor kim bilir? Bilmek yeterli değil mutlaka bir şeyler yapılmalı, çünkü yara gün geçtikçe büyümeye devam ediyor.


Milli takımı takip ettiğimden bu yana aklıma gelen hocalar, Metin Türel, Sabri Kiraz, Tınaz Tırpan, Mustafa Denizli, Sepp Piontek, Fatih Terim. Sorunlardan onlarda farkındaydılar ama önlem alamadılar, alsalar da yeterli olmadı değişik yöntemlerle bu zaafları telafi etmeye çalıştılar. Peki, sorunlar nerde yatıyor? Oyuncularımızın fizik yapıları ve maç kondisyonları yetersiz, kolektif oyunu beceremiyorlar, bu nedenle orta sahada iyi organize olamıyoruz. Takım halinde savunma yapamadığımız gibi savunma oyuncularımızın duran toplarda kademe hataları üzerine 5 cilt ansiklopedi yazılıp iki belgesel filmi çekilir, hatta Hababam sınıfı benzer komedi filmi bile yapılır. Topsuz oyun, sürekli yer değiştirip boş alan yaratma konusuna hiç girmeye gerek yok, çünkü ne anlama geldiğini çözememiş yiğitlerimiz, belki çok yorucu olduğundan kimse fazla üzerinde durmuyor! Top tekniklerinin tarifi zor, eğer vasat altının ölçüsü varsa okyanus dibi örnek olarak alınabilir, uçsuz bucaksız. Forvetlerimiz kâh başarılı, kâh beceriksiz, gerçi Türkiye Birinci futbol ligi gol kralı sıralamasına göz attık mı Türk forvetlerinin olmadığını görüyoruz.


Tabloya baktığınızda,” yahu arkadaş o zaman bu adamlar top oynamasını bilmiyorlar mı?” diye soracaksınız. Durum sandığımız kadar vahim değil hepsi şahane topçu. Halı sahada gelenin gelmişine, gelmeyenin geçmişine okuyorlar fırtına gibiler maşallah. Çünkü halı sahada uyulması gereken oyun disiplini yok, kenarda taktik veren hoca olmadığı gibi, kafana göre takıl bildiğin serbest güreş istediğin yerden dal çık. Üstelik ufacık saha yeter de ne gerek var kocaman stada, niçin fazla yorulsunlar garibanlar. Hem yorulduklarında dinlenme fırsatları da var geç otur kenara biraz laklak yap, eğlen coş keyfine bak. Bu sefer şaka bir yana demeyeceğim, dersem acı gerçeklerin üstünü örtmüş olurum durum vahimden de ötesi kötü!


Yukarıda saydığım değerli hocalarımız aslına bakılırsa, tüm sorunlara rağmen hiçte başarısız sayılmazlar. Metin Türel ile 1978 dünya kupasına katılmayı kıl payı kaçırdık, şu meşhur İzmir Atatürk stadında yüz bin kişi karşısında oynadığımız, Avusturya’ya 0:1 mağlup olduğumuz maç, kazansak biz gidecektik. Sabri Kirazla 1980 Avrupa Şampiyonasını, Tınaz Tırpanla 1990 dünya kupasını son anda kaçırdık. 1990 yılında Piontek göreve getirildi yardımcısı Fatih Terim oldu, bu defa eleme maçları öncekileri gibi iddialı geçmedi, tam bir hayal kırıklığı yaşasak da geleceği kazanmıştık. Piontek ve Fatih Terim ikilisi önemli işlere imza attılar, tüm yurdu karış, karış gezerek genç yetenekleri ortaya çıkarıp bu gençlerden bir oyuncu havuzu oluşturdular. Altyapı hocalarının çağımıza uygun eğitimden geçirilmesine öncü olarak, böylece yeni antrenman programlarınla genç yeteneklerin doğru yetiştirilmesini sağladılar. Alman hoca görevi Fatih Terim’e devir ettiğinde gözü arkada kalmayacağını vurguluyordu, nitekim haklı çıktı 1996 yılında 45 yıllık hasretimiz sona erdi ve Euro96’da bizde vardık. Sıfır çekip bir gol dahi atamadan döndük, gene de gelecek için umutluyduk. Fatih Terim Galatasaray’ın başına geçtikten sonra boşalan yerine ikinci kez Mustafa Denizli görevi üstlendi. Yeni yapılanma süresi olacaktı,  bu vesileyle 1998 dünya kupasına katılmaktı, olmadığı takdirde mutlaka hedef Euro2000’di. Fransa 98’e gidemedik ama Euro2000’de birazda şansla çeyrek final oynadık.


Mustafa Denizli ile başlayan yeni yapılanma süremiz kolay geçti çünkü Türk Futbolunun artık bir sağlam yapısı vardı. Defansta hatalar hala sürüyordu ama biz bu hataları orta sahada iyi organize olup çok koşarak, diğer yandan forvetlerin katkısıyla mücadele gücümüzü ve en önemlisi yüreğimizi ortaya koyup telafi ediyorduk. Türk Futbolu 1996/2002 yılları arası yaşadığı altın çağının doruğundaydı, hiç bitmeyecek sanıyorduk(!)


Devam edecek....

 

Weiterlesen

Geçmiş Olsun Kaptan !

7. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Üzme tatlı canını Kaptan buda geçecek daha yaşanacak o kadar çok şeyler var ki. Allah büyük, pek yakında eskisinden güçlü döneceksin sahalara. Avrupa Kupasını kaldırmadan bir yere gitme yok genç adam dualarımız seninle.

 

arda-turan.jpg

Weiterlesen

Nafile!

6. Oktober 2010 , Geschrieben von Erdal Güngör

Artık bu saatten sonra bir şeyler anlatmanın anlamı kalmadı, boşa zaman kaybı. Nafile, çünkü birileri çoktan düğmeye basmış >>> link , taraftar olarak elli kolu bağlı bu vahim sürenin sonunu beklemekten başka çaremiz yok. Dün bir spor kanalında, üstelik Galatasaray taraftarının çok sevdiği Ahmet Çakır ağabeyin yaptığı ilginç açıklamalarının ardından, aynı akşam yayıncı kuruluşta gösterilen programda medyanın Galatasaray’a karşı art niyetli tutumunu açıkça ortaya seriyor. “Düşene bir tekmede sen vur” zihniyette mahluklara fırsat veren büyüklerimize buradan selamlarımı iletirim, susmaya devam edin nasıl olsa yakında sıra size de gelecek(!)


Görüntüler her şeyi anlatıyor ustaca yapılmış manipülasyon, yıllardır Türk halkı böyle saçmalıklarla kandırıldı ama hala akıllanmadı, bize müstahak. Öyle sinsice art niyetli yapılmış ki, ilk bakışta görüntüleri üst üstte koyduğunuzda “vay be adamlar haklıymış” diyorsunuz fakat madalyonun diğer yüzüne baktığınızda kötü günler geçiren koskoca camianın değerleri nasıl ayaklar altına alındığının farkına varıyorsunuz. Neymiş efendim Rijkaard’tın babası ölmüş, oyuncular neşeli vurdumduymaz haldeymişler. Evet, görüntülere bakıldığında gayet doğru tespitler, yalnız kesin kanaat getirmek için önce Rijkaard gibi orta Avrupalıları yakından tanımak lazım. Yaklaşık 40 yıldır Almanya’da yaşıyorum, bu insanların çok farklı ve bize göre ters gelen karakter yapıları olduğunu belirtmeliyim. Özel hayatları kutsaldır Avrupalıların böyle ölüm, ayrılık gibi durumları ailesi içinden olmayan çevresindeki insanlarla paylaşmayı sevmez ve pekte samimi bulmazlar. Örneğin, Rijkaard takımın taziyesine gösterdiği aşırı üzüntüden rahatsız olabilir,”Öldüyse benim Babam öldü siz kendi işinize bakın” dediğinde kimse yadırgamamalı. Avrupalılar abartı dolu duygusal yaklaşımlardan hoşlanmazlar, acılarını kendi içinde yaşamayı tercih ederler. Hem nerden biliyoruz, belki Rijkaard kendi üzüntüsü takıma yansımaması için oyuncularına bizzat “gidin işinize bakın, neşeli şekilde ısının” talimatı vermiş olamaz mı? Beyler/Bayanlar, bu adamlar profesyonel oyuncu Rijkaard ile aynı döşeği paylaşmıyorlar, yeri geldiğinde eyyamcılık yaparak profesyonelliklerini sorguluyorsunuz ama. Biride kalkmış ”ben 32 yaşındayım hayatımda yedek kalan bu kadar neşeli oyuncu topluluğunu bir arada görmedim” diyor, bende 47 yaşındayım sizin gibi kötü niyetli üç geri zekâlıyı ilk defa bir arada görüyorum. Hele bir tanesi var ki zamanında GSTV’den kovulduğundan bu yana kuyruk acısı büyük, sözde kına yollayacaktı hala bekliyorum(!)


Hakaret mi dediniz? Sizinki basın özgürlüğü benimki de orman kanunları, welcome to the jungle fagots!


               EN KÖTÜ GÜN BUGÜNSE, BUGÜNDE GALATASARAY!

Weiterlesen