Neden Galatasaraylıyım?
Bu soruyu çoğu kez sormuşunuzdur kendinize ve mutlaka bir sebebi vardır. Bizi küçükken Galatasaray’ı sevmeye yönlendirenler olmuştur, babamız ağabeyimiz, amcamız ama biz aklımız erdiğinde vazgeçebilirdik. Peki, nedir bizi bu kulübe bağlayan? Elbette bir nedeni olmalı, kimi kazandığı başarılardan etkilenmiştir, kimileride aynı renklere gönül vermiş insanlarla arkadaşlıklar kurmuş, ortak sevdalarını iyi ve kötü günde paylaşmış tutulu kalmışlar.
Bu kadar mı? Daha fazlası olmalı!
Galatasaray bir spor kulübü ve aynı zamanda kültür yuvasıdır, eğer Galatasaray’a gönül vermişseniz size genel kültürünüzü artırmaya yönelik imkânlar sunuyor. Örneğin Mekteb-i Sultani hangi tarihte kurulduğunu merak ediyorsanız araştırdığınızda sizi Osmanlının II. Beyazıt dönemine götürecek, başlayacaksınız Osmanlı tarihini araştırmaya. Sonra Galatasaray Spor Kulübü ne zaman kuruldu sorusuna cevap arayacaksınız, yıl 1905 Osmanlının son dönemleri. Kurucusu Ali Sami Yen, kim bu adam diyeceksiniz yine başlayacaksınız araştırmaya. Babası Şemsettin Sami çıkacak karşınıza,” Türk edebiyatının en önemli yapıtlarından biri olan Taaşuk-ı Talat-ı Fitnat (Talat ve Fitnat’ın Aşkı) roman türünde verilen ilk eserdir. Çoğu zaman Namık Kemal’ın “İntibah”ı ilk Türk romanı olarak takdim edilse de, Şemsettin Sami’nin yazığı Taaşşuk-ı Talat-ı Fitnat’ı, literatüre ilk Türk romanı olarak geçmiştir. Aslen Arnavut olan Şemsettin Sami, Türk edebiyatına önemli katkılar sunmuş bir entelektüeldir.”
Biraz daha araştırdığınızda bu sefer Kınalı Kuzularla tanışacaksınız. I. Dünya Harbi, Çanakkale savaşı Mustafa Kemal Atatürk, kurtuluş savaşı Cumhuriyetimizin Kuruluşu. Bu örnekleri çoğaltabiliriz, gördüğünüz gibi tam bir tarihi serüven içine giriyor ve hiç farkında olmadan genel kültürünüze zenginlikler katıyorsunuz, bunları size History Channel bile sunamaz.
Galatasaray Türkiye’nin ilk kurulan futbol kulübüdür diğer şubeler sonradan açılmış “basketbol, yüzme, su topu, voleybol, binicilik, atletizm, engelli basket vs.”. Birkaç kere yazmıştım, ben Galatasaray’la ilk tanıştığımda nasıl Sarı Kırmızı renklere âşık olduysam futbola da aynı şekilde tutuldum. Zaten futbol kulüplerinin kuruluş amacı bu güzel oyunu insanlara beğendirmek ve oynamalarına teşvik etmektir. Futboldan zevk alan mutlaka diğer sporlara da merak saracaktır ve doğrusuda böyle olmalıdır!
İşte ben bu yüzden Galatasaraylıyım, onun sayesinde spora heveslendim ve hala sürdürüyorum. Aklım ermeye başladığında tarihini araştırdım ve Galatasaray sayesinde ulaştığım bilgiler benim en değerli hazinem. Yıllarca peşinden koştum tribün kovaladım, binlerce kilometre yol yaptım, bunlar ne ki, benden üç misli emek veren arkadaşlarım var, hepsinden Allah razı olsun. Gün geldi sevindik bazen ağladık, 13 yıl şampiyonluk görmedik. Kızdığımız öfkelendiğimiz günlerde oldu ama hiç yılmadık. Aşığın dediği gibi ”Acın bile bir bambaşka, gül yüzüne türkü yazdım gülüm”. Fazla uzatmayacağım çünkü Galatasaray’ın güzelliklerini anlatmaya kelimeler yetmez. Sahi, kazandığı kupaları unuttum yazmaya. Onlar tüm bu güzellikleri süsleyen birer pırlanta taşları mutlaka yenileri eklenecektir, bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
Durduk yere bunları dile getirmemim nedeni geçtiğimiz gün şöyle bir blog yazısına rastladım >>>link Yukarıda yazdıklarımla arkadaşa kontra yapmıyorum yanlış anlaşılmasın, kimseye de daha fazla Galatasaraylı olduğumu ispatlamaya da çalışmıyorum. Hâşâ, herkesin bir sevgi ölçüsü vardır ve bu sade o kişiye kalmıştır. Gerekirse istediği gibi rahatsızlığını dile getirme hakkına sahip ve buna kimsede karışamaz. Açıkçası ben üzüldüm, yazıya katıldığım noktalarda var, fakat bir Galatasaray taraftarının şu son yaşananların ardından inancı sarsılıyorsa gerçekten çoğu işlerin yanlış gittiğini kimseden gizleyemeyiz. Galatasaray’ın bu hale gelemsinin tek nedeni, son 15 senedir tüm dünyanın üzerine kara bulut gibi çöken futbol ticaretidir. Bir başka değimle Galatasaray endüstriyel futbolun mağduru olmuştur! Şirket birleşmeleri, arsalar, modern statlar vb. şeylerle taraftarın karşısına çıkamazsanız. Taraftar kulübünle özdeşleşmesi için daha fazla unsurlara önem verir, kulübüne olan sevgi bağının bir anlamı olmalıdır. Örneğin Tarihi ve Asaleti bunlardan bazıları, ne yazık ki şimdi hepsi pazara çıkarıldı “kulüp menfaatleri” adı altında müşteri topluyor. İşte buda taraftarı inanç sarsıntısına uğratıyor.
Yıllardır futbolu yönetenler “endüstriyel futbolda ekonomi güç olmadan başarı gelmez” klişe sözlerle taraftarlarını uyutmuştur. Futbolda ticaret dipsiz kuyuya benzer, bir şirket gelirlerinin %80’ni personeline saçıyorsa serbest ticaret piyasasında ayakta kalamaz ve bunu görmek için ekonomi uzmanı olmamıza gerek yok. Bir yandan tırnaklarınla kazıyarak topladığın paraları birde bakmışsın kendini futbolcu sanan mahlûklar çuvalla almış götürmüş, işte bu yüzden kulüpler bildiğimiz şirketler gibi işleyemezler. Futbol endüstrisinin tek amacı futbol üzerinden çok para kazanmaktır, para parayı çeker derler ama para parayı da götürür. Para uyumayan fahişeye benzer, şimdi ise Galatasaray’ın içine düştüğü durumdan nemalanan medya patronlarının avuçlarında cirit atıyor. Adı üstünde endüstriyel futbol ve endüstriyel futbolda paraya giden her yol mubahtır. Bizim zamanımızda da endüstriyel futbol vardı, modern futbol oynanıyordu. Kötü günler gördük ama o yıllarda güzel insanlar vardı.
KAHROLSUN endüstriyel futbol!
AYŞE
Everyday in his name she begins....
Ne Müttefik Belli, Nede Sığınakların Yeri
Rijkaard sürekli bu takımın kalitesiz olduğunu dile getiriyordu, “kalitesiz” kelimesinin altında yatan esas gerçek oyuncuların karakter yapısındaki zafiyeti. Yanlış anlaşılmasın kişiliklerinle alakalı değil, mesleklerine yeteri kadar sadakatliği ve ciddiyetliği göstermiyorlar. 32. Dakikada havlu atmaları da bundan kaynaklanıyor. Bir profesyonel futbolcunun kalitesi ilk önce yeteneklerinden sonra karakter ve kafa yapısından anlaşılır. Sınırlı yetenekleri olabilir, fakat bu açığı sağlam karakteri ve sağlıklı kafa yapısıyla kapatmak zorundadır! Kendi sahanda geri düşebilirsin ama arkanda binlerce taraftarın var mutlaka ne yapıp edip skoru lehine çevirmek zorundasın.
İki örnek, hafta sonu Bundesliga’da iki maçı yakından takip ettim. Biri Wolfsburg-Schalke diğeri Kaiserslautern-Stuttgart. Schalke deplasmanda 0:2 geriye düştü ama büyük çaba gösterip beraberliği yakaladı. Hadi Schalke’nin skoru değiştirecek yıldız oyuncuları var, Raul, Huntelaar, Rakitic, Farfan. 0:3 geriye düşüp beraberliği sağlayan Kaiserslautern’nin kadrosuna baktığımızda bir tane yıldız oyuncu göremiyoruz, Micanski, İllicevic tanıyan var mı? Üçüncü golü atan Abel tam dört kez çapraz bağları kopmuş ama adam yılmamış çünkü mesleğine dört elle sarılıyor. Takım içinde yetenekli oyuncular azınlıkta ama bu açıklarını ortaya koydukları mücadeleyle kapatıyorlar buda sağlam karakter ve kafa yapılarından geliyor.
Hepimiz öfkeliyiz ama yapacak bir şey yok, hâlbuki ne güzel başlamıştı. Maç başlamadan önce taraftarlar stadı coşturarak takımı ve seyirciyi maça hazırlamıştı. Fakat bir türlü tribünden gelen kıvılcım sahada futbolculara ulaşamadı çünkü taraftarın onlara inandığı kadar oyuncular kendilerine inanmıyorlardı. Tribünden birilerinin istifasını istemek herkesin hakkı ama şu an Galatasaray’ın içinde bulunduğu durum tribünün elinden kaydı başka boyutlara girdi. Bu yüzden öfkeyi abartmanın da bir anlamı yok Canaydın zamanında da işe yaramadı fatura taraftara kesildi. Elbette birileri bunun hesabını verecek, yalnız şunu da unutmayalım bundan başka Galatasaray yok!
GALATASARAY - Manisaspor 0:2
In this game the lesson's in your eyes to see
Though things change, the future's still inside of me
We must remember that tomorrow comes after the dark
So you will always be in my heart, with unconditional love.....
DAYAN GALATASARAY
I.R.R. Bir Saltanatın Çöküşü
İrriducibilli Türkçe boyun eğmeyenler, yılmayanlar anlamına geliyor. Lazio’nun ünlü taraftar oluşumu I.R.R. artık yok. Kimine göre yıllarca elde ettikleri büyük rantı paylaşamayıp araları açılmış, kimide dağılmalarının sebebi sezon başında çıkan taraftar kartını protesto amaçlı geçici süre tribünlerden çekildiklerini söylüyorlar. Siyasi görüşleri ve rantçılıkları yüzünden bana itici geliyorlardı ama şöyle bakarsak Avrupa ve dünya tribün kültüründe önemli yerleri oldu, aynı FDL, C.U.C.S. ve Arjantin de La Doce gibi. I.R.R. İtalya’da az görülen İngiliz tribün tarzı destekle ön plana çıktı, kulüp renkleri taşımaları, organize tezahürat yerine spontane tepkiler verip marşlar söylemeleri onları diğer Ultras oluşumlarından ayırıyordu.
Haberi iki hafta önce ballesterer dergisinde okudum >>> link ve inanamadım, kendi çapımda ufak bir araştırma yaptım. İlk başta çelişkili bilgiler geliyordu ama birçok kişi artık tamamen tribünlerden çekildiklerinin kesin olduğunu söyleyince inanmaktan başka çarem kalmadı. I.R.R. Lazio’nun son Serie B sezonunda kuruldu ve bir süre sonra Roma Olimpico stadının kuzey tribününde (Curva Nord) tek hâkimi oldular. Oluşumun adı, 1980’li yıllarda devletin yoldaşlarını gam bazlamaları için verdiği tavizlere boyun eğmeyen ve arkadaşlarını satmayan sağcı militanlardan geliyor, bu kişiler İtalya tarihine “İrriducibbilli” olarak geçmişler.
Avrupa’da çoğu kulübün Merchandising kelimesi ne anlama geldiğini henüz bilmezken I.R.R. oluşumunun başkent Roma’da 14 ürün mağazası vardı, bunun yanı sıra 24 saat yayın yapan bir FM radyo istasyonu. Bazı söylentilere göre kuzey tribünün tüm kombinesini onlar pazarlıyordu hatta stadın özel güvenlik şirketini de işletiyorlardı. 2005 yılında mafyayla işbirliği yapan eski Laziolu futbolcuyla kulübün borsada hisselerini alacaklardı, bu son anda önlendi. Artık hepsi tarih oldu ve I.R.R. saltanatı rant kavgası ve endüstriyel futbolun diretmelerine boyun eğdi. Olimpiconun kuzey tribünü lidersiz, şimdilik Sodalizio adlı grup idare ediyor. Bu durumdan en çok memnun olan kuşkusuz Başkan Lotito. I.R.R.’nin tribünden çekilmesi stat atmosferini olumsuz yönde etkilese de, maç başlamadan önce stadın içinde turlayan ve kulübün sembolünü temsil eden özel eğitilmiş Kartal “Olimpia” “Non mollare mai” marşı eşliğinde seyircileri coşturuyor. Olimpico’da alışa gelmemiş rengârenk tribünlerde ailelerin yoğunluğu da dikkat çekici. Kimsenin Kuzeyden gelen “Lotito, Lotito, vaffanculo” tezahüratları umurunda değil…
GELİN FUTBOLDA DEVRİM YAPALIM!
Arma, kulüp, takım aşkı hepsine amenna ama eğri oturup doğru konuşalım şapkamızı önümüze koyup düşünelim Arkadaşlar,”ŞU AN TAKIMLARIMIZIN SERGİLEDİKLERİ FUTBOLDAN MEMNUNMUYUZ?”
Hollandalı hoca Hub Stevensin bir lafı var “Die null muss stehen” Türkçesi “Sıfır daima kalmalıdır” şu demek oluyor, ya golsüz beraberlik ya da bir sıfır olsun bizim olsun. Benzer mantık ülkemizde yıllardır sürdürülüyor,”İYİ OYNAYIP KAYBETMEKTENSE, KÖTÜ OYNA AMA KAZAN”. Üstelik bu saçmalıklarla biz futbolseverler “Modern Futbol” adı altında senelerdir kandırılıyoruz, peki nereye kadar?
Futbol ne için oynanır? KAZANMAK İÇİN! Modern futbolun içerdiği taktik düzen oyun zevkini arttıracağı yere her şeyden önce takımların menfaatine yarıyor buda futbolun görsel zevkini yok ediyor!
Tamamen skora dayalı oyunun görselliği kaybolduğu vakit tribünlere gelen taraftarları kendilerinle ilgilenmeye yönlendiriyor. Bir süre sonra sahadaki oyundan koparak hiç maçla alakası olmayan işlerle meşgul oluyorlar. Örneğin organize halde ezeli rakiplerine küfürlü yollamalar başlıyor sıkıcı besteler söyleyerek stada gelenleri bayıyorlar. Tek nedeni ortaya koyulan oyunun futbolun özünden çıkıp sıkıcı hale gelmesinden kaynaklanıyor. Böyle olunca da ne sahadan tribüne, nede tribünden sahaya kıvılcım sıçrıyor ve bizler 90 dakika boyu al gülüm ver gülüm ile lay lay lom arasında eziyet dolu saatler geçiriyoruz. Futbolu yönetenler kanunlar çıkararak bu insanları stattan kovup, onların yerine paralı seyirciler ve aileleri tribünlere çekseler de hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü taktiğe dayalı sıkıcı oyundan zevk alamayan elit seyirciler bir süre sonra gelmeyecekler!
Ben açıkçası bu durumdan bıktım ve futbolu daha zevkli hale gelmesi için biz taraftarlar bir şeyler yapmalıyız. Bir kaç fikir sunacağım, ister katılır ya da katılmazsınız, belki yazdıklarım size komik gelecek yalnız Allah için konuşun “HALA ŞİMDİKİ FUTBOLDAN ZEVK ALIYORMUSUNUZ?”
İşte önerilerim;
1. 1. OFSAYT KALKSIN
2. 2. KALECİYE VERİLEN HER TÜRLÜ GERİ PAS KALKSIN
3. 3. 2X 50 dakika oynansın, onun yerine uzatmalar olmasın
4. 4. ENDİREK SERBEST VURUŞLAR TAMAMEN KALKSIN, DİREK KULLANILSIN
5. 5. DRİBLİNG HALİNDE GİDEN OYUNCUYA YAPILAN TÜM SERT MÜDAHALELERE FORMADAN ÇEKME DÂHİL, SAHANIN HANGİ BÖLGESİNDE OLURSA OLSUN KIRMIZI KART GÖSTERİLSİN
6. 6. Gelelim en önemli maddeye, BERABERLİĞE 0 (yazıyla SIFIR), GALİBİYETE 4( yazıyla dört) PUAN VERİLSİN! Böylece takımlar sade galibiyet için sahaya çıkar ve oyun zevki artar, hem de tribüne gelen taraftarlar oyunundan kopmaz.
Hatta üç korner bir penaltıyı da ekleyim de tam olsun, şaka yapmıyorum ciddiyim. Şimdi diyeceksiniz “sen futbolun temel unsurlarını değiştiriyorsun”,futbolun özünde beraberlik yok Arkadaşlar!
GALATASARAY - Denizlispor 3:1
There's nothing you can do that can't be done.
Nothing you can sing that can't be sung.
Nothing you can say but you can learn how to play the game
It's easy.
There's nothing you can make that can't be made.
No one you can save that can't be saved.
Nothing you can do but you can learn how to be you in time
It's easy.
All you need is love !
DAYAN GALATASARAY
Susmak, Suça Ortak Olmaktır!
Galatasaray, kendine “amiral gemisi” yakıştırmasını yapan çirkef kâğıt parçalarının manşetlerinden düşmüyor maalesef. Galiba yeni pazarlama stratejisi “GSTeleVole!”. Tanju Çolak zamanında bir film yıldızıyla yaşadığı yasak ilişki yüzünden ilk fırsatta kapı önüne konulmuştu, çünkü Galatasaray gibi büyük kulüp magazin basının malzemesi olması camiayı mızı rahatsız ediyordu. Gözünün yaşına bakılmadan kapı dışarı edildi, bu Galatasaray’a büyük başarıları kaybetmeye neden olmuştu. Belki Tanju o son saniyede Werder Bremen’e kaçan golü filelere takar yarı final hatta final oynar kupayı da alabilirdik. Ama Galatasaray’ın Manevi değerleri hiçbir kupayla ölçülemeyeceğini bilenler vardı!
Koskoca Galatasaray 105. Yıldönümünü, üzerine forma geçirilerek videosunu sosyal sitelerde paylaşılan yaşlı nineyi öne çıkararak kutluyor. Yüce kurucularımızın bir tane akrabası hayatta kalmadı mı? Asım Sonumut, Şehit Celal, Ayı Nikolof, Sütçü Miço, Pol Bakiç ve diğerleri. İddia ediyorum bu saydığım isimleri bilmeyen Galatasaray taraftarları vardır. 20 milyon nüfuslu İstanbul’da doğmuş, büyümüş yıllarca yaşayan ama bir gün deniz yüzü görmeyen 4 milyon insan gibi. Sen manevi değerlerine sahip çıkmazsan elin diline sakız olursun, Galatasaray’ı Tahtakale malı gibi pazarlayanların umurunda değil nasıl olsa paraya giden her yol mubah!
Susmak, suça ortak olmaktır! Ben sahada alınan skorları pek önemsemiyorum, yıllarca futbol oynadım ve bu oyunu gayet iyi bildiği mi düşünüyorum. O kızılcık şerbetinden de içitim, biz zaman geldi kötü neticeler aldık, hezimete uğradık ama yine başımız dik gezdik çünkü sahada aslanlar gibi mücadele edenler vardı. Bu taraftar 6:0’lık Fenerbahçe mağlubiyetinin ertesi günü ele güne karşı, inadına Sarı kırmızı formasını üzerine geçirip sokakta gururla dolaştı. Şimdi Galatasaray taraftarları acı çekiyorlar, inanın çoğu alınan skorları o kadar çok önemsemiyor. Onları yiyip bitiren, Galatasaray formasının ağırlığını taşıyamayan, vurdumduymaz, egoist futbolcu bozuntuları. Ve para uğruna Galatasaray manevi değerlerini çiğneyen şuursuz yöneticiler. Biz sade maç kaybetmiyoruz, her geçen gün Galatasaray’ımızdan bir parça kayboluyor!
Sahi, kopmuş muyduk da KENETLENELİM?
Hellas Verona,Kin Ve Nefret
1960 yıllarının sonlarında İtalyan gençler Ultra Mantalitesini tamamen benimseyip tribünlere taşıdılar. Genelde Ultras oluşumlarının çoğunluğu Apolitik olur, ama diğer yandan tribünde verdikleri destek kadar protesto yönleri de ağır basar ve ne kadar siyasete uzak kalsalar asi duruşları onlara dışarıdan önyargıyla bakanların kafasını karıştırır. İtalya o yıllarda diğer Avrupa ülkeleri gibi “1968 Öğrenci” olaylarıyla çalkanıyordu. Kuşkusuz bundan bazı Ultras oluşumları etkilenmedi desek yalan olur. Siyasi görüşlerini tribün desteğiyle aynı tutan hatta takım sevgisinin önüne koyan sol oluşumlar kadar sağ gruplarda türemeye başladı. Bunların içinde Avrupa’nın en ırkçı taraftar grubu Verona kentinde ortaya çıktı,”Brigate Gialloblu”.

Verona şehri İtalya’nın siyasi geçmişinde önemli yer alıyor. Mussolini, bir dönem orta Avrupa üzerine kara bulut gibi çöken faşist hareketini bu şehirde başlattı. Hellas Verona taraftarları 1971 yılında kurdukları derneklerine “Brigate Gialloblu” adını faşist lider Mussolinin komandoları Brigate Nere’den esinlenerek koymuşlar. Faşist ideolojiyi onlar kadar benimseyen İngiltere’nin Chelsea taraftar oluşumu “Headhunters”. Bu iki grup arasında Verona taraftarlarının 1976 senesinde İngiltere’ye yaptıkları ziyarette tribün kardeşliği kuruldu.
Aşırı alkol tüketen, kulüp renkleri taşımayan sivil gezen Brigate Gialloblu, İtalya’ya Holigan alt kültürünü getiren ilk oluşumdur. Holiganlığı çabuk benimsediler. Stanley Kubrick’in “Clockwork Orange” filminin içerdiği şiddet sahnelerinden esinlenen iki Verona taraftarı, Marco Furlan ve Wolfan Abel, kod adı “Ludwig” altında birçok cinayet işlediler. 1977-1981 arasında iki uyuşturucu bağımlısını yaktılar, bir sokak kadınını baltayla parçaladılar, birde eşcinsel garsonu bıçaklayarak öldürdüler. 1982 yılında da üç papazın canına kıydılar, 1983 senesinde iki vahşi katil eylemlerini yurtdışına yaydı. Amsterdam ve Münih kentlerinde bulunan diskotek ve porno sinemalarına yaptıkları bombalı saldırılarda birçok masum insanı ağır yaralayıp öldürdüler. 1984 yılında nihayet yakalanan Furlan ve Abel toplam 15 cinayetten yargılanarak 27’şer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bu iki kana susamış sapık bir anda Veronalıların kahramanı oldu. Brigate Gialloblu 1996 yılında tribünlere “Tanrı sizi korusun” pankartı asarak hala hapiste yatan arkadaşlarına destek verdiler. Özdeşleştikleri diğer ikili Marco Furlan ve Wolfan Abel den önce ortalığı toza dumana katmışlardı. Bunlar, Aralık 1969 senesinde Milano’da bulunan “Banca Nazionale dell`Agricoltura” bankasına düzenledikleri bombalı saldırıda 16 kişiyi öldüren, 86 kişiyi yaralayan Franco Freda ve Gianni Ventura. Holiganlığı faşist ideolojiyle pekiştiren Verona taraftarları yurtiçinde de bir sürü düşmanları vardı, hedefleri güney İtalya’da bulunan rakipleriydi. Bundan en çok nasibini alan Napoliler oldu, maçlarda açtıkları ”Yıkanın kokuyorsunuz”, “Hayvanlar üzerinde deneyleri bırakın, Napolileri kobay yapın” pankartları en hafifleriydi.
1970’lerin sonlarında İtalya komünist partisi dağıldı, peşinden devlet baskısına dayanamayan radikal solda çöktü. AB’nin yeni düzenlenmesiyle gelen refahlık İtalya’yı yurtdışına işçi gönderen ülke konumundan çıkarıp, göçmenlere kapı açan ülke haline getirdi. Bu durum Verona taraftarlarına yeni bir düşman kitlesi oluşturdu, “Siyah Oyuncular”. Rakip takımlar ile kendi takımları arasında istisna göstermeden bu oyuncuları aşağılıyorlardı. Örneğin 1980’lerin ortalarında Cagliari oyuncusu Julio Cesar Uribe’ye sahaya girerken muzlar atıldı tüm stat ırkçı tezahüratlarla bu oyuncuya hakaret ettti.
Verona tribünlerinin siyasi yapısını oluşturan ve aynı zamanda organize eden, 1987 yılında kurulan radikal ırkçı ve faşist görüşlü “Forza Nuova” partisi. Yapılan yerel seçimlerde Verona’da yüzde %7 gibi büyük rakamlara ulaşıyorlar, bu durum Nicola Pasetto gibi eski holiganlara yeni kariyer kapıları açıyor. Bir süre neofaşist MSI ve Alleanza Nazionale’nin içinde bulunan Pasetto, radikal sağcıların en güvendiği kişilerin başında geliyor, bu yüzden birçok suça karışan ırkçı taraftarların mahkemelerde duruşmalarına çıkarak savunmasını yapan tek Avukat. Diğer yandan Verona kenti “destra plurale” laboratuvarı sayılır. Radikal sağcıların Berlusconi hükümetiyle ortaklık yaparak devlet içinde önemli kademelere gelme fırsatı buldular. En çarpıcı örnek “Gruppo Loma” adlı holigan grubunun kurucusu Massimo Lo Mastro, 2001 yılında Forza Nuova partisinden yerel seçimlerde adaylığını koyup kazanmıştı.
Hellas Verona yöneticilerinin tüm bu olup bitenlere göz yumması vurdumduymaz halleri ırkçı taraftarların elini daha çok güçlendiriyor. Transferlerde bile yönetime baskı yapabiliyorlar, mesela Brezilyalı Ze Maria, Hollandalı Michel Ferrier ve Kamerunlu Patrick Mboma gibi siyahi oyuncuların kulübe transferlerini engellediler. Başkan Giambattista Pastorello yaptığı tek yorum “Verona taraftarlarının siyah oyunculara karşı tutumu utandırıcı”, bu kadar. Öte yandan “utanç” veren taraftarlar tüm yaratıcıklarını ortaya koyup maçlara Ku-Klux-Klan maskelerinle gelerek yönetime gereken mesajları yollamasını biliyorlar. Verona Ultraları şu anki durumdan memnun ve böyle kalması için ellerinden gelen her şeyi yapıyor.” Noi skin non siamo pignoli: odiamo tutti”, Türkçesi “Dazlaklar kimseden çekinmez, Hepinizden nefret ediyoruz”.
Ne garip değil mi? Romeo ve Julietin aşk hikâyesi Verona şehrinde geçiyor.
Sanırım sade Verona kenti dışında yaşayanları kast ediyorlar. Güney İtalya onlar için Verona şehrinin aşağısı, ona bakarsak Romanın üstünde kalan Livorno’da kuzey sayılır. Bu iki kentin halkı için önyargılı olmak istemiyorum, fakat taraftar profillerinden yola çıkarsak ikisini ayıran tek yönleri siyasi görüşleri. Ve siyasi görüşlerini kulüplerinin önüne koyan, din, dil, ırk ayrımı yapan tribüncüler Ultras hareketinin temelini oluşturan Bağımsızlık ilkesine ihanet ediyorlar ve kendilerine Ultra demelerinin anlamı kalmıyor.