Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #2
Euro2000’de çıktığımız çeyrek final müsabakasında Portekizler bizi 2:0 yenerek yarı finale yükseldiler. Yine o kronik haline gelmiş savunma hatalarımızın nüksettiği maç olmuştu, bir türlü durduramadığımız kanayan yara oluk gibi akıyordu. Alpay’ın erkenden oyundan atılması, Arifin kaçırdığı penaltı takımın moralini bozdu,”buraya kadarmış” dedik ve hep beraber gelecek maçlara gözlerimizi diktik. Yinede ilerisi için umutluyduk, çünkü Türk Futbolu 2000 yıllarında sade Milli takımlarınla değil kulüp takımlarınla da Avrupa’nın zirvesine oturmuştu. Galatasaray 1999 yılında büyük gururla maketini tanıttığı modern stadının temelini atmadan 2000 yılında UEFA Kupasını kazandı, bunun tesadüf olmadığını birkaç ay sonra oynayacakları Süper Kupa finalinde Real Madrid’i 2:1 mağlup ederek kanıtladılar. Rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş henüz böyle bir zaferlere ulaşamamışlardı. Fenerbahçe, Galatasaray’dan önce stadını dikerek Türkiye’de oturtulmak istenilen endüstriyel futbolun rol modeli oldu. Kurumsallaşma ve Altyapı kelimeleri girdi hayatımıza o yıllarda, hadi kurumsallaşmayı anladım da Altyapı diyerek neyin kast edildiğini daha hala çözemedim.
Galatasaray’ın üst üste kazandığı zaferler birilerini fena halde rahatsız ediyordu çünkü kazanılan iki kupada yabancılar kadar yerlilerinde büyük katkısı vardı. Fatih Terim, Sepp Piontek ile beraber kurduğu altyapı modelinin aynısını Galatasaray’a da yerleştirmişti. Yetenek dolu havuzdan yararlanıyor, altyapıdan A takımına aldığı gençler yabancılık çekmeden kolayca takıma uyum sağlıyorlardı. Rahatsız olan rakipler Galatasaray’da işleyen sistemi kendilerine örnek almak yerine bu düzeni bozmaktan yanaydılar. Dört sene üst üste gelen Şampiyonluk, yanına bir UEFA ve birde Süper kupa diğer yandan camialarının baskısı onları iyice bunalıma sokmuştu. Mutlaka Galatasaray durdurulmalıydı yoksa uzun yıllar sportif başarısızlığın altında ezileceklerdi. Maalesef Galatasaray’la birlikte Türk Futbolu da endüstriyel futbol rol modeline yenik düştüler(!) Birer, birer havuzun içinden genç yetenekler büyük paralarla satın alındı. Hiç bir zaman bu gençleri kazanmak olmadı, onların amacı başkaydı.
( Sepp Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu altyapı modeli ikinci dünya savaşından sonra Almanya’da kurulanın benzeriydi. Alman Futbol federasyonu o yıllarda ülkenin her eyaletinde şubeler açarak ufak futbol federasyonları kurdu. Bu federasyonlar(Fussballverbaende Deutschland) bölgede amatör kulüpleri bir çatı altında toplayıp ligler oluşturdular. Bu kulüplerde keşfedilen genç yetenekler Alman Futbol Federasyonunun büyük şehirlerindeki futbol okullarında eğitim altına alındı, sonra eleme sistemiyle büyük kulüplere sunuldu. Almanlar bu modeli yerleştirdikten 20 yıl sonra kulüplere devir ettiler. Bir zamanlar milli takım kulüplere oyuncu buluyor, eğitimini üstlenip hazırlayıp veriyordu. Şimdi ise kulüpler genç yetenekleri keşfedip eğittikten sonra milli takıma sunuyorlar. Detmar Cramer memoirlarında geniş çapta bu konuya değiniyor, okumanızı tavsiye ederim. Almanlar bizim kadar avantajlı değildiler çünkü onların yurtdışında milyonlarca yaşayan vatandaşlarının çocuklarından faydalanma imkânları yoktu. Bu Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu modelin ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarıyor. Yurtiçinde kurulan sistemin aynısı Yurtdışında da oturtuldu, Almanya’nın Köln kentinde TFF bir şube açarak Avrupa’nın dört bir yanında yaşayan yetenekli Türk gençlerini Türk futboluna kazandırdı. Allahtan bu sistem dimdik ayakta, lakin yurtiçinde iflas eden altyapı sistemimiz son yıllarda tüm umutlarını yurtdışından çıkan yeteneklere bağladı, bununda tek sebebi Avrupa’nın sağlam altyapı eğitiminden kaynaklanıyor. Tüm emeklerin cefasını çeken Avrupalar bize sade kaymağını yemek düşüyor, doğrusu hazıra konuyoruz.)
Şimdi ben Galatasaraylıyım ya, konuyu dönüp gönül verdiğim renklere getiriyorum ya. Parantez içinde yazdıklarım oluşan ön yargıları biraz olsun ortadan kaldırmak amaçlıydı.
Şapkamızı önümüze koyup mantıklı düşünmeliyiz arkadaşlar. Almanlar 1954 yılında ilk kez dünya kupasını kazandılar. Bern’de Macarlara karşı nasıl oynadılarsa Cuma akşamı Berlin’de bize karşı aynısını uyguladılar. Dünya kupasını kazandıktan sonra düzenin hep böyle gideceği rehavetine kapılmadılar, durmadan kendilerini yenileyip geliştirdiler. Oluşturulan modeli örnek alıp başarıya ulaşan kulübü rakipleri ayak oyunlarıyla yıkmadı. Ki, 1965 yılında Bundesliga’ya yükselen ve ikinci sezonunda şampiyon olan Bayern Münih Alman Futbol Federasyonun oluşturduğu sistemden faydalanıp başarıya ulaşan ilk kulüptür. Onları birkaç yıl sonra Borussia M’Gladbach takip etti, tamamen altyapıdan kurulu takımla sade Alman ligini değil Avrupa’yı kasıp kavurdular. Bu örnekleri verirken Hamburg ve Köln kulüplerini unutmamak lazım. Hepsi bir kenara, kulüpler kendi başarılırı yanı sıra esas hedefleri Alman milli takımına yetenekli oyuncular kazandırmak olmuştur ve bu gelenek hala devam ediyor. Almanlar kişisel düşünmezler daha çok ülkelerini yüceltmek için çaba gösterirler, başarılarının altında yatan temel unsur budur(!) İstiklal marşlarında yazdığı gibi “ Einigkeit und Recht und Freiheit sind des Glückes Unterpfand” Türkçesi “Birlik beraberlik, Adalet ve Bağımsızlık mutluluğun temelidir”. Bizde birlik beraberlik yok boş yere kendimizi kandırmayalım, birisi biraz sivrilsin onu alt etmek için elimizden geleni ardına koymuyoruz.
2000/2003 yılları arasında Türk futboluna başarıyı getiren modeli parçalamak için tüm merciler harekete geçti. İlk başta Galatasaray kulübü kazandığı UEFA ve Süper kupalarını maddiyata dönüştüremediği için amansız eleştiriliyor, bazı kulüp başkanlarının yaptığı aşağılayıcı “tesadüf” açıklamalarıyla Galatasaray taraftarlarını kulüplerinden soğutuyordu. Diğer yandan medyayı da yanlarına alarak dönemin TFF Başkanını yıpratma kampanyası başlatılmıştı, sözde Galatasaray’a hizmet veriyordu. Yaptıkları modern stadı sürekli öne çıkararak sportif başarısızlıklarını kapatmaya çalışanlar genç yetenekleri kazanmak yerine yabancı sınırlamasının kalkması için uğraşıyordu. Olmayınca kendi uydurdukları kanunları direterek büyük paralar harcayıp Avrupa’dan yıldız oyuncular getirdiler. Bu oyuncuların forma satışlarınla taraftarlarını soyuyorlardı. Doğru söylemek gerekirse, Türk futbolu ilk kez tanıştığı Merchandising baya başarılı şekilde uygulanarak futbolseverlere sportif başarısızlıkları unutturdu. İnsanlara futbolda sportif başarının pek önemli olmadığını esas modern statların, ticari gelirlerin, kurumsallaşmanın daha önem taşıdığını inandırdılar.
O yıllarda görevi Mustafa Denizliden devir alan Şenol Güneş hoca sağlam bir yapının içine gelmişti ama onu da rahat bırakmadılar. Kurduğu Galatasaray ağırlıklı milli takım gruptan direk çıkmayı başaramasa da elemelerde Avusturya’yı iki maçta yenerek Japonya ve Güney Kore’nin ortak düzenlediği 2002 dünya kupasına gitmeyi başardı. Milli takımız gruptan çıktı çıkmasına da, yinede şuursuzca eleştirilerek yıpratılıyordu. Eleştiri oklarının hedefinde başta Şenol Güneş, sonra takımı Cuma namazına götürdü diye irticacılık ve cemaatçilik yapmakla suçlanan Hakan Şükür vardı. Tüm bu oluşturulan olumsuz havaya rağmen milli takım yılmadı ve dünya üçüncüsü oldu. Ülkede kahramanlar gibi karşılanan oyuncular ve teknik direktör hala bazı yazarlar tarafından kasıtlı eleştirilerek yıpratılıyordu. Aptalca yapılan eleştirilere kulaklarını tıkayan Şenol Güneş yılmadan görevine devam etti, nede olsa Euro2004 elemeleri başlayacaktı. Bu esnada Fransa’da FİFA’nın düzenlediği CONFED-CUP turnuvasına çağırıldık, turnuvayı fırsat bilen Şenol Güneş bu vesileyle milli takımda yeni yapılanma sürecinin temellerini attı. Gökdeniz, Servet, Volkan Aslan, Tuncay Şanlı, Selçuk vb. genç yetenekleri yakından gördük. Hiçte fena değildiler başarıyla üçüncü oldular ve biz yine gelecek için ümitliydik. Hala 12 sene önce kurulan yapımız kusursuz çalışıyordu ya da biz öyle sanıyorduk, kaynaklarımızın tükendiği aklımızın ucundan geçmiyordu(!) Gruplardan direk çıkamadık ama elemelerde rakibimiz Letonya’ydı, zayıf rakip dedik hafife aldık, maalesef bu bize pahalıya patladı. İlk maçı 1:0 yenildik rövanşta 3:2 galip gelmemize rağmen Portekiz’de düzenlenen Euro2004 finallerine katılamadık. Şenol Güneş istifa etti, zaten onca eleştirilerden sonra görevde kalamazdı.
Ersun Yanal ve ikinci Fatih Terim dönemlerine girmeyeceğim sizleri fazla sıkmak istemiyorum, o günleri benden daha iyi biliyorsunuz. Türk Futbolu ciddi bir altyapı sorunuyla karşı karşıya. Şu anda tamamen, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da yaşayan Türk kökenli gençlere bağımlıyız. Fakat Mesut Özil ve Avusturya milli takımı örnekleri bu işlerin artık eskisi gibi kolay olmadığını açıkça ortaya seriyor. Ülkemizde altyapı ne durumda olduğunu buradan kestirmek mümkün değil, yalnız bazı oyuncuların yaptığı açıklamalarını ele alırsak pekte iç açıcı olmadığı anlaşılıyor Bu konu üzerine son bölümde yazacağım.
Devam edecek.