Siz Ölmediniz
Esirgemem Sözümü ben,
Çıkıp gelsede ölüm
Geri götüremez adımlarımı,
Be yıldıramaz beni hicbir şey… Gülüm
Ne dikenler bıraktım ardımdan… ne Dikenler,
Ki uçları hala kanıyor ayaklarımda
Oysa Karanfiller ekmiştim yollara,
Aş ile mızrap vurup sevdalı sazıma
Kavgamı türkülemiştim,
Yarın bakışlı çocuklara,
Ve semahlar dönmüştüm turnalar gibi,
Pir aşkına Hak aşkına Halk aşkına
Kim söyleye bilir ödüğümü.., kim ?
Siz türkü gibi dağılırken dağ yollarına
Ve toprak gibi yeşilirken memleketim ,
Kim söyleye bilir solduğumu…, kim ?
Ben ölmedimki....
SİZ ÖLMEDİNİZ !
LIBERTA PER GLI ULTRAS !
Kaybedenler Kulübü: The Original
I'd be ashamed to lose
It's just me against the world....
Kuyruk Acısı Değil Onur Mücadelesi
Ben şimdiye kadar kimsenin adamı olmadım ne yönetim içinden birisnle irtibata geçtim nede başkanlarla. 33 yıldır tribün kovalıyorum yaşım 48 yaklaşık 28 yıldır evliyim üç çocuğumuz var 23, 20, 12. 32 yıldır Alman Demiyollarında işçiyim mesleğim makinist. 2009 yılında kaldığım ülkede gittiğim bir futbol müsabakasında güvenlik güçlerinle girdiğim çatışmadan dolayı devlet güçlerine karşı koyduğum için 2012 yılının başına kadar tüm spor müsabakalrından men edildim. Ve o tarihten sonra statlara gitmem biraz daha zorlaşacak, malum bir kere fişlendinizmi ömür boyu peşinizi bırakmıyorlar bu ülkede.
Galatasaray tribünlerinden az kişiyle samimiyetim oldu, doğrusu sade iki kişiyi tanıyordum birisi aramızdan ayrıldı Alpaslan Dikmen diğeride toplam üç kere yüzyüze görüştüğüm Ömer Haliloğlu aynı semtte kalıyoruz. Diğerlerini maçlara geldiğimde tribünde rastlardım hiç yakınlaşma olmadı dek gelirse selamlaşırdık o kadar çoğunu tanımam onlarda beni tanımaz. Sabit tribünde yerim olmadı, tabi hep kapalıda bulunmaya çalıştım ama bu bazen zor oluyordu. Ali Sami Yen statdının dört tribününden elimden geldiği kadar destek vermeye çalıştım birkaç kez stadın önünde yattığım oldu mevzularada girdim. Benim tribüne sık takıldığım yıllarda gruplar yoktu sade semtten gelenler vardı çoğu kişi münferitti. Bu pek önem taşımıyordu o yıllarda mühim olan tribünde bulunmak Galatasarayımızın yanında olmaktı. 2000'li yıllarda grup kurma hevesi başladı. Galatasaray tribünlerini eski günlerine döndürmek amaçlı bir avuç insan büyük gayret gösterdiler. Kuruluş yıllarında mail gruplarından takip ettim, bazı kişiler tribünde tek grup olmaya olumlu bakmıyorlardı şahsen bende aynı fikirdeydim ve bunu defalarca dile getirdim. Yine bir orta yol bulundu ve ultrAslan kuruldu.
Aradan yıllar geçti iyi kötü günler yaşadı tribünümüz ama ne yapıldıysa o eski günlerdeki coşku geri gelmedi. Tabi 21. yüzyılın yeni yetişen nesli, Türkiye'de spor ve futbol kültürünün yozlaşması. Yeni çıkan şiddet yasası, medyanın zorbalığı yaşanan olumsuzlukların baş nedenleri. Oluşum bu süre içinden geldiğimiz güne kadar önemli değişiklikler yaşadı. Şu bir gerçek 2000 yılında Ceylan Otelde toplanıp yeni bir ateşi yakanlar artık aramızda yok. Ve ultrAslan'da o eski ultrAslan değil, maalesef.. Bunun birçok sebepleri var fazla derine inmeyeceğim yıllardır etrafta yazılıp çiziliyor isteyen kendine göre kafasında fikrini oluşturabilir. Esas çöküş 6 kasım 2002 yılında oynanan FB derbisinden sonra başladı. Geriside çorap söküğü gibi geldi 2004 yılında Yürüyedur grubuna yapılanlar bazıları. Eski hava kalmadı hele 2008 yılında Alpaslan Dikmenin vefatı Galatasaray tribünlerinin çöküşü oldu ve bu tüm camiayı olumsuz yönde etkiledi.
Yukarıda belirtiğim gibi ben oluşum içinden en yakın tanıdığım kişi Alpaslandı o günlerde yaşananları aramızda sık tartışırdık ama hiç bir zaman birbirimize kinleşmedik. Lakin 2003 yılında uA.org forumuna üye oldum ama oluşumun organizasyonlarından mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalıştım. Bunun nedeni de Türkiye şartlarını göz önünde bulundurduğumda tribünde tek grubun uzun vaade de sağlıklı olmayacağını biliyordum. Tribünde tek grupların bir süre sonra kolayca yönetimin buyruğuna girme tehliksi karşı karşıya kalacağı kesindi ve durum ortada fazla söze gerek yok.
Fakat 2006 yılının yaz ayında rahmetli benden bir ricada bulundu. Malum 2003 yılında kurulan uA-Avrupa müthiş ilerliyordu ve Almanya'da nerdeyse her eyaltte bir temsilcisi vardı sade Frankfurt kentinde yoktu. Bir grup genç aylar önce Frankfurt-Griesheim'de bir araya gelmiş uA-Hessen grubunu kurmuşlardı ama istedikleri gibi yürümüyordu. Alpaslan benim Frankfurt yakınlarında kaldığımı biliyordu ve bu arkadaşlarla irtibata geçip tanışmamı istedi. Ben o zaman karşı çıktım ve ilgilenmedim bazı bahaneler öne sürdüm çünkü böyle şeye karşıydım. Aradan bir sene geçti ve tesadüfen o zaman aktif olan uA-Avrupa forumunda Tayfur Altıntop arkadaşla tanıştık. Beni toplantılarına davet etti katıldım, sonra beraber o yaz hazırlık maçlarına gittik. Alpaslanın bundan haberi olunca tekrar rica etti bu sefer kıramadım. Çünkü hayatımda gördüğüm en delikanlı gençlerle tanışmıştım. Onları kıramadım ama bir anlaşma yaptık, 2 sene oluşumu düzene sokacaktım sonra gençlere devir edip kenardan destek verecektim. Kısa süre sonra uA-Avrupa Tayfasının diğer üyelerinle tanışma fırsatı buldum. Aralarında mükemmmel insanlarla tanıştım isimlerini tek tek yazmayacağım onlar her zaman kalbimde kalacak.
Güzel işler yapmaya başladık, birlikte deplasmanlara gittik, boş zamanlarımızda piknik yaptık, oturduk hep beraber kafaları çektik. Frankfurt'lu arkadaşlar pek Basketboldan hoşlanmıyorlardı onları Basketbola alıştırdım sonrada bırakamadılar. Hiç unutmam Mart 2008 yılında güzel geçen bir Torino deplasmanımız var Beşiktaşla oynadığımız ULEB-CUP çeyrek final müsbakası. Çoğu o yıl FB derbisine uçak bileti ayırmışken biz Belçika ve Fransadan katılan arkadaşlarla toplam 14 kişi Torino yollarına düşmüştük. Hele İsviçre-İtalya gümrüğünde iç çamaşırlarımıza kadar soydurulup üstümüz arandığını hiç unutmam. Her şey güzel giderken o lanet 27 Eylül 2008 ve hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacığı kesinleşen gün. Meğerse biz birbirimize ne kadar düşmanmışızda farkında değilmişiz. Dedim ya o günden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Kavgalar çekişmler zıtlaşmalar şahsi çıkarlar. Bende buna dahilim evet benimde pişman olduğum keşke yapmasaydım dediğim bir sürü kabahatlarım oldu. Ama ben kimsenin onuruna, namusuna, gruruna, özel hayatına el sürmedim. Kimseye durduk yerde hakaret etmedim şimdi olduğu gibi o zamanda gördüğüm yanlışları eleştiriyor kimseden çekinmeden açık yüreklilikle yüzlerine söylüyordum.
Benim diğerleri gibi biat etmemem bazı kişilerde rahatsızlık yarattı. Bana olan kinlerini birebir çözemedikleri için Galatasarayla, ultrAslanla, tribünle alakası olmayan bitmiş kapanmış bir şahsi mevzuyu tekrar ısıtıp oluşum üzerinden çözmeye çalıştılar. Olayı alttan aldım çünkü masum insanları töhmet altında bırakmak istemedim, beni oluşumdan uzaklaştırmak için bu kişileri kullanmışlardı. Halbuki 2008 yılının Aralık ayında bir hafta sonu Ankara Metin Oktay İlkokuluna yardımları toplamak için Frankfurt-Griesheim'de toplantı düzenledik. Ve ben o akşam anlaştığımız iki sene süre dolduğunu, Wetzlar'da düzenlenen engelli basketbol CL turnuvasında son kez beraber olacağımızı açıklamıştım uA-Avrupa üst yetkilisininde bundan haberi vardı. Ama bu yetmedi bana karşı güdülen şahsi kinleri yüzünden itibarım zedelenmesi için illa çamurda atılmalıydı.
Defalarca onlara delikanlı gibi benimle hesaplaşmalarını teklif etsemde yanaşmadılar. Onurum gururum ayaklar altına alındı. Sinir sahibi oldum gece rahat uyuyamıyorum. Allah razı olsun, olayın gerçek yüzünü bilen ve şimdiye kadar bana büyük destek veren eşim olmasaydı şu günleri göremezdim. Oluşumdan ayrıldığım günden beri Allahın her günü şantaj ölüm tehditleri küfürler eksik olmuyor. Biz artık saklı hayat yaşamaktan bıktık ve buna son vermenin kararını aldık.
Her şeye rağmen bu olup bitenlerden tüm oluşumu sorumlu tutmam büyük haksızlık olur. Bloga yazdığım sert eleştiriler yaşadığım olaylarla uzaktan yakından alakası yok! Kuyruk acım olamaz ve hiç olmadı da. Benim huyumdur yapılan yanlışlar camiaya zarar verdiğini gördüğüm an hiç çekinmeden eleştirirm. Uslubum tartışılır ama hiç bir zaman kötü niyetli birisi değilim. Daima yaptığım eleştirilerin yanında çözüm yollarınıda sunarım. Yapılan güzelikleri, iyilikleri her zaman başımın tacı yapmış yüceltmişimdir. Şayet benim ultrAslan'a kuyruk acım ya da şahsi kinim olsaydı şunları yazmazdım bkz. >>>
Benim derdim oluşumdan ayrıldığım günden bu yana hala peşimi bırakmayan ve bana bu kötülüğü yapan bir kişiyle. İsimini yazmamayacağım, ufak bir ip ucu vereyim. Cinsi erkek Hollanda'da yaşıyor. Ve bir gün Allah büyük o mahlukla yüz yüze görüşeceğim, bu Allahın emri yoksa şu fani dünyada rahat bulamam. Artık tartışmak istemiyorum, benim için geçmişte olan bitenler kapanmıştır herkes kendi yolunda yürüyor. Fakat son olan olay artık bardağı taşırdı.Bu iş medenice çözülmeyeceği kesinleşti. Medeniyetin bittiği yerde orman kanunları başlar ve bundan sonra orman kanunlarını uygulayacağım o kişiye karşı!!!
Son olarak şunu belirtmek istiyorum. Bu mevzu Galatasaray ya da ultrAslan ile alakası yok, sade iki kişi arasında. Sizden ricam lütfen kraldan çok kralcılık yapıp mevzuya başkaları salça olmasın. Gereksiz yere masum insanların kalplerini kırmak ya da canlarını yakmak istemiyorum.....
BU İŞ BURADA BİTMİŞTİR !!!
Sevgili Galatasaraylı tribüncü Arkadaşlarım, Kardeşlerim, Dostlarım şimdi bu yazdıklarım sizleri rahatsız edecek biliyorum bağışlayın ama dost acı söyler. Bu akşam öyle bir olaya imza attınız ki belki Türk tribünlerinde bir ilk yaşandı. Bilmiyorum belki önceden olmuştur.Ben1978’den bu yana tribün kovalarım şu akşama kadar böyle bir olayı ne gördüm nede duydum nede şahit oldum.
DEPLASMANA GİDEN TARAFTARLAR, ŞEHİR İÇİ DÂHİL. ASLA SKOR NE OLURSA OLSUN TRİBÜNÜ TERK ETMEZ! İSTİSNALAR YAŞANMIŞTIR, ÖRNEĞİN POLİS BASKISIYLA TRİBÜN BOŞALIR BU GAYET DOĞALDIR.
AMA!!!
TAKIM MAĞLUPKEN TRİBÜN TERK EDEN DEPLASMAN TAYFASI RESMEN HAVLU ATMIŞ SAYILIR. BU AYNI PANKART KAPTIRMA ANLAMINA GELİR. YANİ SİZ ARTIK BUNDAN SONRA RESMEN BİTMİŞ SAYILIRSINIZ. DEPLASMAN KUTSALDIR SİZ BU GECE GALATASARAY’A AYRILAN KUTSAL MEKÂNA İHANET ETTİNİZ.
BUNUN ULTRAS İLE ALAKASI YOKTUR ARKADAŞLAR. SALT TRİBÜN KÜLTÜRNÜN TEMEL KURULLARININ EN BAŞINDA GELİR! VE ARTIK BU SAATTEN SONRA GALATASARAY TRİBÜN OLUŞUMUNDAN BAHSETMEK ABESTE İŞTİGALDİR. SAKIN OLANLARI SAVUNMAYA KALKMAYIN, MALUM BELİRLİ BİR KESİM TRİBÜNDE KALSADA O GİDENLER MUTLAKA ENGELENMELİYDİ!!!
Fazla zorlamaya gerek yok geçmiş olsun. Siz kabul etmesenizde BU İŞ BURADA RESMEN BİTMİŞTİR……
Beşiktaş-Galatasaray&Slow Death
Yükselirsin, yükselirsin her şey çok güzeldir. Ama sıkılırsın çünkü hep olduğun yerde döndüğünün farkına varırsın. Buna arsızlık derler. Sevenlerin olur çok sevenlerin, sen öyle sanırsın. Bir gün tepe takla aşağı indiğinde bir bakarsın etrafına meğerse düşene tekme atanlar ne kadar çokmuş. İlk tekmeyi atanlarda sevenlerindir çok güvendiğin.
Bu akşam bir derbi oynanacak bilmem kaç yüzüncü kez karşılaşacaklar, Siyah Beyaz ve Sarı Kırmızı. Ortada tuhaf bir “what the fuck” havası var. Sahi, what the fuck?
Beşiktaş-Galatasaray, bu sefer kaybedenler kazansın....
Andy Lyons, When Saturday Comes
Geçen hafta dergide parti verdik. Yanıma bir mühendis geldi,
- "bir sorum var ben Tottenham taraftarıyım şu sıralar takımımız ligde nasıl gidiyor?”
Ona nazikçe yıllardır spurs’lerin Glenn Hoddle ayrılmasına henüz çare üretemediklerini anlatmaya çalıştım. Adam biraz afalladı, Glen Hoddle ismi onda hiçbir şey çağrıştırmadığı yüz ifadesinden anladım ve fazla üzerine gitmedim.
Futbol taraftarları kendi aralarında farklı bir çekişme içindeler. Öyle ki fundamentalist, içerde dışarda maç kovalayan kemik taraftarlar sade iç saha maçlara giden arada sırada yakın deplasman yapanlarla alay eder, bu kişileri taraftar yerine koymaz.
Ne hikmetse her ikisi de yıllarca maçları statda izlemiş şimdi kenara çekilmiş televizyondan seyredenlerden üstün görürler. Haksızlık yapmayalım bu insanlarında takımları mağlup geldiğinde hafta sonları zehir oluyorsa onlarda taraftar sayılır.
25 yıldır “When Saturday Comes” dergisini çıkarıyoruz. Bu süre içinde şunun farkına vardım. Bir zamanlar futbola sade belirli bir kesim ilgi duyuyordu. Yaklaşık 10 senedir futbolla ilgilenmek moda oldu. Ne zaman gazetede bir şarkıcı, sinema oyuncusu ya da mankenle söyleşi okusam hep araya “hangi takımı tutuyorsun?” sorusu sıkıştırılır. Şayet cevap, “ben futbola ilgi duymuyorum” olunca seviniyorum. Eyyamcılık yapıp ligde birinci sıradaki takımı tutuyorum demelerinden bana daha samimi geliyor.
Son zamanlarda futbola ilgisi artan kişiler ligde şampiyonlukta favori gösterilen takımları tutuyorlar. Onlar futbolu değil başarıyı destekliyor. Bu arada partide rastladığım mühendis arkadaş Tottenham kulübünün son senelerde ligde sürekli ilk dört içinde olduğunu ve Liverpool’u geride bıraktığından haberi vardır. Dilerim kendine benzeyen, onun gibi Tottenham kulübü hakkında daha az bilgiye sahip yeni spurs taraftarıyla tanışmıştır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu akıl dolu sözler “When Saturday Comes” link dergisinin şef redaktörü Andy Lyons’a ait. Geçtiğimiz Mart ayında derginin 25. Yıldönümü kutlamalarında yaptığı konuşmadan alıntı.
Sahi, futbolda başarı nedir?
Biz futbolu mu seviyoruz yoksa başarıyı mı?
Armanın peşinde miyiz ya da şampiyonlukların mı?
Mentalita ULTRAS#34 Acı Son Ve Dağılmalar
Bir yandan çatışmalar gün geçtikçe artarken diğer yandan Ultralar kendi içlerinde de anlaşmazlıklar yaşamaya başladılar. Tek ortak mevzuda birleşiyorlardı “çevik kuvvet”. Devletin emniyet güçleri taraftarların resmen düşmanı oldu ve bu hala günümüze kadar sürüyor. Bence suçluları sade polis ve taraftar içinde aramak yanlış. Önceki yazılarda bahsettiğim gibi sert yasalar çıkarmak polisin yetkisini arttırmakla sorun çözülmüyor ve çoğu ülkede görüldü ki ters tepki yapıp problemleri çoğaltıyor. İtalya’da durum 2000’li yıllarının ortalarında vahim boyutlara ulaştı. Taraftarların karıştıkları olaylar medeni toplumlar içinde kabul edilemez ise polisin gösterdiği sert tutumda aynı şekilde kabul görmesi mümkün değil! Zira ortada söz konusu olan “İNSAN” ve atalarımızdan bize kalan bir söz derki “ne ekersen onu biçersin”. İnsan hata yapar ama o kişilere doğru yolu göstermez ve sürekli şiddete daha ağır şiddetle karşılık verilirse toplum içinde huzursuzluk gittikçe artar ve diğer alanlara sıçrar.
“Neden polis taraftarın gözünde düşman?” Sorusuna aranan cevaplar bu yazı dizisinin içinde mevcut. Ama yine de iki çarpıcı örnek vermek istiyorum. Yakın zamanda yaşanan bu vahim olaylar polis gücünün soruna çözüm olamayacağını açıkça ortaya seriyor. İlki 24 Eylül 2005 tarihinde yaşandı. Verona-Brescia müsabakası sonrasında Paolo adlı Brescialı Ultra tren istasyonunda polisle yapılan çatışma sonrası komaya girerek hayatını kaybetti. Bu olaydan sonra Paolo İtalya tribünlerinin sembolü haline geldi, o zamanlar sürekli ismi duyuluyordu ve bu günümüze kadar sürüyor. Tezahüratlar ve pankartlarda olayı gündeme getiren Ultralar adaletsiz düzene karşı dayanışma eylemine dönüştürdü. O gün Verona tren istasyonunda olayların görgü şahitleri polisin Brecia taraftarlarına karşı koydukları şiddetin planlı olduğunu ve bir grup polisin Paolo’yu kaçarken sıkıştırıp linç ettiğini anlatırlar.
Geçmişte benzer yaşanan olaylarda görüldüğü gibi bu olayda da polis suçsuz olduğunu ve Paolo kendi arkadaşlarının attığı taşın kafasına isabet ettiğinden dolayı komaya düştüğünü savundu. Fakat Paolo kaldırıldığı hastanenin doktoru kafasına aldığı şiddetli cop darbeleri izlerini tespit etti ve bu yüzden komaya girdiğini raporunda açıkça belirtmiştir. Açılan soruşturma yine bir noktadan sonra tıkandı. Lakin savcı Brecia’lı taraftarın polisin cop darbeleri yüzünden komaya girdiğini kabul etse de maalesef bu şahıslar kimse tarafından tespit edilemediğinden dolayı davayı kapattı. Zanlı polislerin yaka numarası olsaydı tespit edilebilirlerdi. Bir kez daha yaka numaralarının önemli olduğunun altını çizmekte fayda var. Niçin zorunlu tutulmadığının altında art niyet aramakla haklı olduğumuzu gösterir. Ve bu yaka numaraları kanunen şart koşulmadığı sürece fikrimiz değişmeyecek!!
Diğer olay 2007 yılında gerçekleşti ve tüm Avrupa’da yaşayan taraftarları derinden yaraladı. Öyle ki hala etkisinden kurtulamadık. Bahsettiğim kişi Gabriele Sandri, 28 yaşında Lazio taraftarı. 11 Kasım 2007 yılında A1 otobanının dinlenme tesisinden çıkarken bir polis kurşununa kurban giden masum İNSAN. Olayın tüm ayrıntılarını yeniden açmak istemiyorum. Blogu sıkı takip edenler konuyu defalarca işlediğimi bilirler.
Bilmeyenlere ufaktan özet geçeyim. 11 Kasım 2007 tarihinde Gabriele arkadaşlarıyla AC Milan deplasmanına gidiyorlardı. Arezzo kasabasına bağlı A1 otobanın Badia al Bino tesislerinde dinlenmek için mola verdiler. O sırada Parma deplasmanına giden Juventus Ultraları ile karşılaşırlar. Her iki taraf arasında ufak sözlü atışmalardan öte olay yaşanmaz kısa süre sonra herkes kendi yoluna devam eder. Yolun karşı tarafında bir polis memuru olayı görür. Verdiği ifadede de defalarca yüksek sesle arbedeye giren taraftarları uyardığını belirtir. Hoş, aradaki onca mesafe ve çevre yolunda trafiğin yarattığı gürültü polisin sesini karşı tarafa duyurması fizik kurallarına aykırı ama tutanaklarda böyle geçiyor. Sesini duyuramayan polis bunun üzerine silahınla bir uyarı ateşi açar. O esnada dağıldıktan sonra yola koyulan taraftarlar hala karşı yakada polisi fark etmezler. Hareket eden taraftarların peşine düşen polis elindeki tabancası ikinci kez patlar. Sözde bu kurşun emniyette olmayan tabancasından kazayla çıkıyor ve arabanın arka camından Gabrieli’nin kafasına isabet ediyor. Şimdi insan ister istemez kendine soruyor. Arada toplam 6 şeritli( 3 gidiş-3 geliş) işlek bir çevre yolu var mesafe yaklaşık 30 metre. Silah kullananlar bunu daha iyi bilirler, o mesafeden nişan almadan her hangi hareket eden bir nesneye ateş edip hedefi vurmak usta nişancılığa girer. Ve zanlı polis memurunun cv’si başarılı bir nişancı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kazayla patlayan tabancadan çıkan kurşun o mesafe arasında hareket eden her şeyi vurur ama hedefte olan bir insanın kafasına denk gelmez. Ve bununda hiçbir mantıklı açıklaması kabul edilemez!
Bağımsız yargı! Her zaman olduğu gibi adaletini gösterdi ve polis memurunun ifadesini kabul etti. Luigi S. 6 ay hapis cezasıyla olaydan sıyrıldı. Gabrile ise şu lanet olası adaletsiz kötü dünyayı terk etti. İstemeyerek elinde olmadan, umarım huzur bulmuştur.
Bu olaydan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, zaten olmaması için ellerinden geleni yaptılar. Yeniden yasalar çıkarıldı daha ağır daha sert. Taraftar kartları yürürlüğe koyuldu, toplu deplasmanlar yasaklandı. Pankartlar, koreografiler yetkililerin keyfine bağlı, bazen serbest bazen yasak. Gabriele Sandri İtalya’da şimdilik ölen son tribüncü, inşallah böyle kalır kimsenin canı yanmaz. Taraftarlar onun ölümünden sonra bir iç hesaplaşmaya girdiler. Kendilerini sorgulamaya başladılar çözüm yolları ürettiler. Ama bu gayretler şu ana kadar tek taraflı kaldı, hep taraftarlar taviz verdi yöneticiler ise bildiklerini okumaya devam ediyorlar! 2007’de Catania’da ölen polisin yüzünden ligde o hafta tüm müsabakaların iptal edilmesine karşı çıkan zamanın İtalya Futbol Federasyon başkanı Antonio Mattarese’nin basına yaptığı açıklama bunun en çarpıcı örneği;
“Futbol bir şovdur ve asla yarıda kesilmemeli. İtalya ekonomisinin önemli parçası haline gelen futbol eğlencesi her şeye rağmen devam etmelidir. Ekonomimizi ayakta tutan bu eğlenceyi organize edenler tüm masrafları kendileri karşılıyorlar ve böyle durumlarda yatırımcıları büyük zarara uğratmaya kimsenin hakkı yok. İşleyen futbol sisteminin içinde ölenler bu zararın oluşmasına neden oluyor. Maalesef güvenlik güçlerimiz çıkan olayları kontrol edemiyor ve zararın büyümesini engelleyemiyorlar.”
Açıklamayı nerden tutsanız elimizde kalıyor. Mattresse bu kadar afili laflar etmesine gerek yoktu. Kısaca “ there is no show business like show business and the show must go on” demesi yeterdi.
Yazının başında belirttiğim gibi 2000’li yılların ortalarında Ultralar kendi içlerinde anlaşmazlıklar yaşadılar ve dağılmalar oldu. Bunlar Sandri ölümünden önce başladı. ULTRAS tarihinin en eski ve en saygın grupları tribünlerden çekildiler. İkisi de kendilerini aynı yıl fesih etti. İlki Bergamo tribünlerinin efsane oluşumu BNA( Brigate Nerazzurre Atalanta) 30 yıl süreden sonra yaşadıkları iç kavgalara fazla tahammül edemeyip tribünden çekildiler. Bu İtalya tribünleri adına kötü bir sinyaldi ağır darbe etkisi yarattı. Oysa BNA diğer gruplara nazaran tribünde takıma verdikleri katıksız destek ve apolitik bağımsız duruşlarıyla tüm tribünlere örnek olmuşlardı. Her zaman gerçek “Mentalita Ultras” felsefesini savunan, polis baskısına karşı ve tribün kültürünü geliştirme çabalarıyla verdikleri mücadele. Rakiplerinle girdikleri çatışmalarda delikanlıca dövüşen nadir oluşumlardan biriydiler.
Diğer efsane grup kuşkusuz sade İtalya’da değil tüm dünyanın saygısını kazanan AC Milan tribünlerinin efsane oluşumu Fossa dei Leoni. Onlara dizinin son bölümünde özel olarak değineceğim…devam edecek.
Boş Vaatler!
Galatasaray’da seçim yaklaşıyor ve yine geçmişte olduğu gibi bazı Başkan adayları yine o boş vaatlerle taraftarın aklını çelmeye çalışıyorlar. Şahsen ben böyle konuşmalardan bıktım. Bir yandan Galatasaray spor kulübüdür ticarethane olamaz diyen adaylar aynı solukta Galatasaray’ın gelirlerini ikiye artıracaklarından bahsederek söyledikleriyle çelişiyorlar. Efendim, 6 yerli 4 yabancı 3 uzaylı yıldız transferler. 6 senede 4 kupa vb. şeylerin hepsi fasa fiso. Galatasaray’ın şu duruma nasıl geldiğini biliyoruz. Bunun için uzman olmaya gerek yok son 10 yıla bakarsak her şey ortada ve aklı başında Taraftar böyle boş vaatlere bu saatten sonra inanmaz!
Beni transferler kulübün mali durumu pekte o kadar ilgilendirmiyor. Çünkü kim seçilirse seçilsin endüstriyel futbola dayalı sömürücü düzene ayak uyduracak ve Tribüncülerin yaşam alanını biraz daha çok daraltacaktır. Yapılan sözde yıldız transferler yüzünden bilet fiyatlarına zam gelecek yine maç saatleriyle oynanacak. Pankartlar yasaklanacak statlarda kamera sistemleri artacak meşale yaktı diye insanlar gereksiz yere hapis cezası alacaklar fişlenecekler deplasmanlar yasaklanacak.
Seçilecek Başkan kim olursa olsun Tribün kültürünü yaşatmaya ve gelişmesine çaba göstersin. Galatasaray değerlerini ayaklar altına alınmasına müsaade etmesin. Galatasaray’ımızın renkleri Sarı Kırmızı ve formamızın PARÇALI olduğunu unutmasın, başımızın üstünde yeri var!