Mentalita ULTRAS#16 Acı Dolu Yıllar
Her Pazar günü kavgalar çıkıyor, her Pazar günü insanlar yaralanıyor ve her lanet olası Pazar günü mutlaka birisi bıçaklanıp dünya değiştiriyordu. Ama bu olaylar toplum içinde artık skandal sayılmıyordu konuşmaya değmez söz konusu bile değildi. Fakat Kamuoyundan ilgi görmeyen olaylar 1991-1992 yılları arasında İtalya futbol tarihinin doruk noktasına ulaştı, maalesef kimsenin umurunda değildi. Hafta sonları maçlarda yaralanan ve ölen gençlerin yaş ortalaması 18’di! Vietnam savaşında ölen Amerikan askerlerinin yaş ortalaması 19’du ama burası Vietnam değil. Bazılarının medeniyetin göbeği dediği AB üyesi İtalya ve ortada savaş yoktu. İnsanlar hafta sonları kendilerine ayırdıkları zamanlarda katıldıkları sosyal aktivitelerde kan kaybediyor ve can veriyorlardı.” La Haine” filminin açılış sahnesinde gökdelenden atlayan adamın dediği gibi. Atlayan her kattan geçişte "Şimdiye kadar çok iyi gidiyor....Şimdiye kadar çok iyi gidiyor. Nasıl düştüğünüz önemli değil. Önemli olan nasıl ineceğinizdir." Ama İtalya futbolu için artık geçti ve fena halde yere çarpmışlardı.
Çarpmanın yumuşak olmayacağını herkes biliyordu, fakat bu çarpmada etrafa serpilen parçalar yeni husumetler doğurdu. Nasıl 80’li yılların başında tribünler kabuk değiştirmişse, 1990 senelerinde poliste değişti. Artık eski babayiğit tatlı sert polislerin yerini genç dinamik okumuş özel savaş eğitimli polisler aldı. Yeni polise “Çevik Kuvvet” diyorlardı ve bu özel eğitimli polis elemanları taraftar gibi saldırgan, her an kavgaya eğilimli ve kışkırtıcı tavırlarıyla asayişi sağlamak yerine tam bir kontrgerilla gibi hareket ediyordu ki bu günümüze kadar değişmedi. Avrupa’nın birçok statlarında maç seyrettim, nereye gitsem hep aynı tip polislerle karşılaştım, Türkiye dâhil. Bana ilginç gelen yanı hangi ülke olursa olsun kıyafetlerinden tutun insanlara yaklaşımları aynı. Sanki hepsi bir yumurtadan çıkmış ikiz gibiler, tuhaf!

Çevik Kuvveti iki yerde sıkça görebilirsiniz, statlar ve göçmenlerin oturduğu varoş semtler. (Türkiye’de Üniversitelerin önünde ve her yürüyüşte görmek mümkün). Benim gibi uzun yıllar yurtdışında yaşayanların ister istemez şiddet hayatının parçası oluyor, her yerde bu kâmillere rastlıyorsunuz. Aşağılık yaratıklar gibi size bakıyorlar işin acı yanı ne biliyor musunuz? Tüm bunları yapmaları için eğitim almışlar. Devleti idare eden hükümetlerin, parlamento dışı siyasi görüşlerini dışa vuran halkı kontrol etmek hatta yok etmek amaçlı üzerine saldığı adi mahlûklar. Ve bu şiddetin içinde kaçacağınız tek yer yine şiddet oluyor. Başlıyorsunuz şefkat aramaya, şiddetin içinde sevgi olabilir mi? Tüm bu olumsuzluklar Ultra’ları aynı “No Al Calcio Moderno” sloganında olduğu gibi ikinci sloganın etrafında toplanarak bir dayanışma eylemine girmelerine sebep verdi “A.C.A.B. (All Cops Are Bastartds)”. Ama suçlu bu sefer devletin kendisi, adaletsiz düzende iç barışın sağlanması imkânsız olduğunu biliyorlardı ve bilerek yangına körükle gittiler! Yazdıklarımı daha iyi anlamanız için “La Haine” filmini seyretmenizi tavsiye ederim.
İtalya’da yeni model polisin devreye girmesiyle statlarda total anarşi başladı ve şiddet olayları dört misli arttı. Ultra’lar sade aralarında değil çevik kuvvetle de boğuşuyorlardı. 1992/93 sezonunda oynan Brescia-Atalanta müsabakasında yaşananlar çarpıcı örneklerden ilki. Maç öncesi pankartlarını araklayan Brescia-Atalanta Ultra’ları stat içinde de kavgalarını sürdürmüşler ama başlama düdüğüyle her şey bitmişti. Devre arasında olayların dinmesini fırsat bilen çevik kuvvet elemanları her iki taraftarın bulunduğu tribünlere müdahale etmek istedi. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını feci şekilde anlayan polisler bir anda ortada sıçan durumuna düştüler. Kavga yeniden başladı bu sefer hedef Ultra’lar açısından değişmişti ve tribünlerden sahanın içinde devam etti. Futbolu yeni eğlence sektörüne çevirmek isteyenler galiba bunu kastediyorlar, şaka gibi ama gerçek yaşanmış olay.
İkincisi yine aynı sezon içinde yaşandı ve yine olayın içinde Atalanta Ultra’ları vardı. Günlerden 10 Ocak’tı, maç sonrası AS Roma Ultra’larıyla çatışmalar dinmişti. Romalılar çekilmişler evlerinin yollarını tutmuşlardı ki hiç beklemedikleri anda çevik kuvvetin saldırısına uğradılar. Polisin yaptığı anlamsız saldırı sonucunda olayla alakası olmayan, 42 yaşında sıradan vatandaş Celestino Colombi hayatını yitirdi. Colombi ağır bir iş gününün yorgunluğunu atmak için gittiği barda içkisini yudumlarken polisin aniden içeriye girmesiyle şok olmuş kalp krizi geçirmişti ve maalesef kurtarılamadı. Polis olayı örtbas ederek Colombi’nin uyuşturucu bağımlısı olduğunu deklare etti, Gazetelerde bu açıklamadan sonra haberi sildiler. İşte ilk defa Ultra’lar birlik olarak ortak tepkilerini ortaya koyup seslerini yükselttiler. Ertesi hafta tüm maçlarda kendi pankartları yerine tek ortak pankart açıldı “10-1-93 ölümün önünde hepimiz biriz”. Evet, yeni düşmanlarını böylece bellemişlerdi “POLİS”….devam edecek.
Mentalita ULTRAS#15 Bilanço
İtalyan Ultra’ları ve dünya’da ne kadar Ultras mantalitesini benimseyen varsa İngiliz modeline tamamen karşıdır ve karşı çıkmakta sonuna kadar haklılar! Bu dayanışma 15 yıldır dünya’da tüm Ultra’ları bir sloganın etrafında birleşmesini sağlamıştır “NO AL CALCIO MODERNO !”
“Mentalita Ultras” felsefesi hırçın, irrasyonel olabilir ama entelektüel, yaratıcı, duygusal yönü bu bağımsız hareketi özel kılan ve heyecan veren yanıdır. Parlamento dışı siyasi görüşleri, Antagonist duruşlarıyla halkın gerçek sesi olmuşlardır. Bir başka değimle özgür, bağımsız muhalif fraksiyon. Unutmayalım Mısır’da rejime karşı hareketi Ultra’lar başlatmıştır. İtalyan Ultra’ları 1980 yıllarının sonlarında tehlikeyi çabuk sezdiler. Varlıklarını tehdit eden polis baskısı, yeni yasalar olmadığını erken farkına vardılar. Gerçek tehlike “modern futbol” adı altında yeni inşa edilen “endüstriyel futbol” modeli olduğunu anladılar. 1989 yılında AS Roma Ultra’ları yeni yapılanma sürecinde yazdıkları “Manifesta degli Ultras” Ultras Manifesto Ultras tarihinde önemli dönüm noktalarından biridir, bu defa kan akmadan bir değişime imza atılmıştır.
Nostradamus kehanetlerine benzeyen Manifestonun içeriğini okuduğumuzda orada yazılanların tümünün gerçekleştiğini görüyoruz. Fakat eğri oturup doğru konuşalım, hiçbir medeni toplum bizlerin oyunun parçası olarak savunduğu “çatışmaları” normal karşılayıp kabul etmez. İlk başlarda “çatışma” adı altında belirli kuralların çerçevesinde yapılan dövüşler bir dönem sonra kin ve nefrete dönüşmüş ve bu güzel harekete ağır darbe vurmuştur. Amaç tüm haksızlıklara karşı ve tribünlerin özgürlüğü için mücadele etmekse bunu kan akıtmadan da yapabiliriz. Evet, bu mümkün çünkü Ultra’lar fiziksel vurucu güçleri kadar büyük beyin gücüne sahipler. Bu özelikleri onları toplumdan sıra dışı olduklarını ortaya çıkarıyor. Çünkü konvansiyonel güçlerini beyin güçleriyle birleştiriyorlar böyle bir üstün yeteneğe sahipler. Ama ne zaman beyin gücümüzü yanlış işlerde kullanırsak bizlere çapulcu damgası vuranları haklı çıkarıyoruz!
Ve 1980/1990’lı yıllarda vahşileşen çatışmaların meydan savaşlarına dönüşmesi ki hala azda olsa husumetler sürüyor, şuursuzca şiddet Ultras hareketinin ideolojik ve felsefi yönü ciddiyetini yitirmesine yol açtı. Heysel ve Sheffield facialarında bariz organizasyon hataları malum ama şunu da kabul etmeliyiz, yaşanan olayların içinde taraftarında suçu olduğu ortada. Ve böyle devam edersek sade kötü bir hikâyenin önemsiz figüranları olmaktan öteye gidemeyeceğiz. AMA! Şiddete karşı aynı derecede karşılık vererek, daha ağır yasalar çıkarıp. Ya da bu insanları modern statlar inşa ederek makyajlı hanımlar kravatlı beyefendilerle cici yavrucaklarla yerlerini değiştirerek sorunu ortadan kaldırmayı düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Ateşli taraftarlar statların ruhudur ve onlar böyle kalması için sonuna kadar mücadele edecekler! Çözüm? Evet, çözümü yine taraftar üretecektir onlar kendi göbek bağlarını kendileri kesmesini biliyorlar. Yalnız, kesinlikle endüstriyel futbola taviz vermeden bunu yapmalıyız. Artık taviz verecek gram alanımız kalmadı, Kızılderililerde zamanında sürekli taviz vermişlerdi durumları ortada.
İtalya’da 1990 senesinde düzenlen dünya kupası kontrolden çıkan şiddete karşı önlem alma fırsatı doğmuştu fakat kimse bunu görmek istemedi. Ülkeye girecek büyük maddi gelirler üst düzey yetkililerin gözlerini köreltmişti. Tüm bunlar göz ardı edildiğinden her lanet olası Pazar günleri statlarda gencecik insanlar saçma sebepler yüzünden ölmeye devam ettiler. Üstelik onları sade tribünsel geleneklerinden gelen kavgalardan daha çok partici zihniyetin çıkarları doğrultusunda şiddete yönlendirmiş teşvik etmiştir. Örneğin 1984 yılında kurulan Lazio oluşumu I.R.R. kısa süre sonra faşist görüşlü Forza Nuova partisinin alt yapısı haline getirmiştir. Bu sebeplerden dolayı 1991 yılında Verona oluşumu Brigatte Gialloblu ve 1993 senesinde Fossa dei Grifoni birçok gruplara bölünerek dağıldılar. Benzer parçalanmalar yaşayan tribünlerde kısa süre sonra total anarşi hâkim olmuştur….devam edecek
Gaziantep-Galatasaray 1:0
5. dakikada yediğin golü çıkaramıyorsan o zaman ben bu işte art niyet ararım arkadaş, dostluk maçımı yapıyoruz? Koskoca 90 dakika sade 2 gol pozisyonu üretebilmişiz. İlki hemen birinci dakikada Stancu ile öne geçebilirdik, açık bir penaltı var ve kaleciye kırmızı kart. Çalmak için hakem ister ve o hakemde de sağlam göt. Tabi bunların arakasına sığınamayız tartışsak nafile futbolun acı gerçeklerini kabul edeceğiz.
Galatasaray futbol takımının sorunu bu değil, problem çok derinde yatıyor. Geçen gün Xavi’nin röportajını okudum işte burada >>>link
Lütfen şu satırları iyi okuyun bir değil birkaç kez, zira bizim okumamız bir şey ifade etmez esas Galatasaraylı oyuncular okumalı;
Bu Barcelona modelinin yüreğinde ve kulüp içerisinde hep bu var değil mi? Madrid'i yendiğinizde ilk onbirinizdeki sekiz oyuncu altyapı ürünüydü ve bu senenin Altın Top ödüllerinin üç finalisti de yine öyle, Lionel Messi, Andres Iniesta ve sen.
Bazı gençlik akademileri kazanmayı umursar, biz eğitimi umursarız. Kafasını kaldırıp pası ilk seferinde gönderen bir çocuk görürsün, bom, ve düşünürsün 'Evet, bu çocuk olur." Onu getir, eğitelim. Bizim modelimiz [Johan] Cruyff tarafından yerleştirildi, bu bir Ajax modelidir. Bu hep rondolarla [5'e 2, ortada sıçan] alakalıdır. Rondo, rondo, rondo. Her-bir-gün. Olup olabilecek en iyi idmandır. Sorumluluğu öğrenirsin ve topu kaybetmemeyi. Topu kaybedersen ortaya geçersin. Bom, bom, bom, bom, hep tek pas. Ortaya geçersen bu küçük düşürücüdür, diğerleri seni alkışlar ve sana gülerler.
Xavi’nin cevabında bold yaptığım cümleye dikkat edin! İşte budur arkadaşlar. Evet, adamlar yıllardır sistemlerini oturtmuşlar 7-70’e hepsi aynı stil futbol oynuyor ama iş orada bitmiyor daha ötesi var. Futbolcu dünyanın en iyi takımında oynasa da içindeki çocuğu, amatör ruhu daima korumalı. Ne zaman bu ikisi de kaybolursa futbolculuktan çıkar büyük şirkette yüksek kariyer peşinde koşan elemanlardan farkı kalmaz. Bir gün hedefine ulaştığında “tamam buraya kadardı” der ve keyfini sürer.
Türkiye’de yetişen çoğu profesyonel futbolcuların sorunu da budur, onlara Hakan Balta’yı ekleyebiliriz çünkü bırakmış kendini akıma çevreye ayak uyduruyor, sözde Almanya altyapılı. Küçük takımlarda keşfedilip büyük takımlara getirilen oyuncular bir süre sonra “hedefime ulaştım” rehavetine kapılıp ortama ayak uyduruyorlar. Tabi istisnalar var aralarında ama çok az. Galatasaray’da en büyük sorun bazı oyuncular hangi kulüpte oynadıkları umurlarında değil. Galatasaray olmasaydı Fenerbahçe ya da Beşiktaş olurdu en kötü ihtimal Trabzon. Bu gençlere profesyonel futbolun her şeyden önce spor ve oyun olduğunu kafalarına kazımalı. Kendilerini bir büyük şirkette değil koskoca ülkenin tarihi parçası külüplerde olduklarını hatırlatmalı!
Mentalita ULTRAS#14 You'll Never Walk Alone
Walk on, walk on with hope in your heart,
And you'll never walk alone,
You'll never walk alone
Walk on, walk on with hope in your heart,
And you'll never walk alone,
You'll never walk alone
Bilmeyenlere ufak hatırlatma, yukarıdaki satırlar Liverpool KOP tribünün marşı. Tribünlerde söylenen marşlar arasında en güzeli, son yıllarda Avrupa’nın birçok statlarında duyuyoruz. Liverpool kulübünün resmi sitesine girdiğinizde “You’ll never walk alone” yazısının altında Sheffield faciasında ölen 96 kişinin isimlerini göreceksiniz. İşte bu vahim olay ve Liverpool marşıyla İtalyan Ultra’ları insanlara dünya futbol tarihine geçecek en duygusal anlarını yaşattılar. Sade İtalya’da değil tüm dünya buna şahit oldu ve hissetti.
Yıl 1989, Avrupa Şampiyon kulüpler kupası yarı finali AC Milan-Real Madrid, skor 5:0. Maç başlamadan önce Sheffield’e ölenlerin anısına bir dakika saygı duruşu yapılacak. Milan tribünlerinin amigosu tam o sırada sete çıkıyor tek başına kimse zorlamadan, elinde megafonunda yok. İçinden gelen saf duygularıyla ölen Liverpool taraftarlarının anısına “You will never walk alone” marşını söylemeye başlıyor. Duyanlar ona eşlik ediyorlar bir anda tüm Curva-Sud marşı söylemeye başlıyor sonra bütün stat. İspanyol taraftarlar, televizyon ekranlarının önünde Avrupa’da maçı seyreden milyonlarca futbolsever ortak noktada birleşiyorlar. Hillsborough stadında can verenler tutkularının kurbanı olmuştu. Takımlarını yalnız bırakmamışlar, her şeyi göz önüne alıp armanın peşinden gitmişlerdi. Ortada bir husumet yoktu ezeli rekabetin doğurduğu mevzularda çıkmamıştı, onlar gerçek tribün şehitleriydiler.
Şimdiye kadar yapılan saygı duruşlarında hiç böyle duygu seli yaşanmadı, o geri dönüşü olmayan bir dakika içinde dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan insanlar kenetlenerek Liverpool taraftarlarının duygularını paylaştılar. Benzeri ikinci dünya savaşında yaşandı. Ne zaman Belgrat radyosunda Lili Marleen şarkısı çalsa kuzey Afrika’dan Stalingrad cephesine kadar üç dakika silahlar susuyordu. Bu, şiddete nefret ve kine, hayatın tüm olumsuzluklarına adaletsiz düzene karşı, insanların içinden gelen saf duygularıyla hareket ederek yaptıkları sesiz isyan eylemiydi.
Peki, Sheffield’e neler olmuştu? 15 Nisan 1989 İngiliz futbolunun ve Liverpool kulübünün tarih kitaplarına kara gün olarak geçecektir. Güneşli bir bahar günü 25.000 bin Liverpool taraftarı Nottingham Forest ile oynanacak FA kupası yarı final maçı için Hillsborough stadının yolunu tutular. Yine haddinden fazla sayıda taraftar vardı ve çoğunun bileti yoktu. Liverpool taraftarları statlara biletsiz girmeyi gelenek haline getirmişlerdi ve bunu kendilerine dert etmiyorlardı, nasıl olsa bir yolunu bulup içeri gireceklerdi. Liverpool taraftarlarına Hillsborough stadının “Lepping Lane End” denilen kale arkası tribünlerinden birisi ayrılmıştı. Fakat aynı Heysel’de olduğu gibi tribün maç öncesi tıka basa dolmuş ve yine kapasitesi üzeri seyirci alınmıştı. Üstelik dışarıda kalan 5.000 bin kişide içeri girmek için zorluyordu. Saat 14:52 sularında emniyet güçleri maçın başlamasına az süre kala kapıları açarak birkaç dakika sonra yaşanacak faciaya neden oldular.
Saatlerce kapı önünde beklemekten sıkılmış öfkeli taraftarlar maçın başlamasına dakikalar kala kapı açılır açılmaz içeriye oluk gibi aktılar. Aynı baraj kapıları açılır tanzikli suların fışkırması gibi 5.000 bin kişinin tribüne girmesiyle insanlar hunharca ezilerek can verdi. Olay esnasında maç oynanmaya başlamıştı. Teller üzerine tırmanıp kaçmak isteyenler polisler tarafından coplanarak tekrar tribüne gönderildi kimse orada can pazarı yaşnadığından haberi yoktu çok geç farkına vardılar. Bilanço yine vahim, 96 ölü bunlardan 21 kişi 18 yaş altında gencecik insanlar en küçüğü Jon-Paul Gillhooley daha henüz 10 yaşındaydı.
Yaşanan trajedi İngiltere’de büyük yankı yarattı. Heysel faciasından sonra çıkan ağır yasalar ve tüm şiddet eğilimli grupların kapatılması, liderlerinin tutuklanıp hapse atılması futbolda şiddetin bitmediğini gösteriyordu. Sheffield trajedisi Britanya futbolunu geri dönüşü olmayan bir sistem değişikliğine götürdü. Problemin sade taraftarlarda olmadığını anladılar. Ortada ülkenin onuru güvenlik sisteminde bozukluk, kurumların yetersizliği ve acemice yapılan organizasyon hataları vardı. Sonrası malum, Taylor raporu doğrultusunda tüm statların yıkılıp yeniden inşa edildi kameralı sistemler kuruldu vb. yenilikler getirildi.
O günden bugüne ne değişti? Statlar yenilendi kameralı sistemler kuruldu ağır yasalar çıktı ama kimse geçen hafta yavru Aslan Batuhan’ın başına şişe atılmasını engelleyemedi! Allah göstermesin onunda sonu aynı Sheffield’e can veren Jon-Paul Hooley gibi olabilirdi. Şiddet medeni toplumun içinde yaşayan insanların bir parçası haline gelmişse eğer en ağır kanunlar çıksa da çözülmez. Zaten yeni şiddet yasası göz boyamak ve fazladan diji kutu satmaktan başka bir şey değil. Farkındaysanız uzun zamandır şiddetinde ticareti yapılıyor. Hatırlayın Amerikan birlikleri ilk Irak’a müdahale ettiklerinde günlerce sabahlara kadar bombardımanlarını televizyonda canlı seyrettik. Hoşumuza gidiyordu, o güne kadar filmlerde gördüklerimizi canlı yaşıyorduk. Masum insanların öldürülmesi umurumuzda değildi savaş bizden çok uzaktaydı. Onlar kötüydü bizi tehdit ediyorlardı, Uncle Sam iyiydi çünkü bizi koruyordu. Fakat o savaşın çok öncelerden planlanıp uygulamaya koyulduğunu daha yeni farkına vardık. Kim bilir, Heysel ve Sheffield faciaları da çirkin planın parçasıydı belki şu anda üzerimize bir sürü oyunlar oynanıyor….devam edecek.
Mentalita ULTRAS#13 Heysel,Bir Trajedinin Anatomisi
Felaket bilerek tasarlanır mı? Elbette, kaza bazen geliyorum der, haber verir. Hatta bilinçli kaza çıkmasına insanlar elbirliğiyle senaryolar üretir uygulamaya koyar ve çıkan kazalarda yüzlerce, binlerce masum insanlar ölür. Kazayı çıkaranlarda köşeyi döner. Bunun en çarpıcı örneği 9 Ekim 1963 yılında yaşanan Vajont barajı felaketi. Tüm uyarıları önemsemeyen resmi yetkililer bilerek 2000 insanın ölümüne sebep vermesini kader, kısmet, alın yazısı gibi klişe laflarla geçiştiremeyiz. Dağın başında çıkan tsunami benzeri faciada haritadan silinen Longarone kasabası bir tesadüfün ortaya çıkardığı doğa felaketi olamaz. Çünkü doğanın dengesinin bozulmasına insan sebep vermiştir.
Vajont faciası >>> link
Heysel ‘de yaşanacak trajediyi maçtan önce birçok kişi hissetmişti, tabii her şey olup bittikten sonra “ben demiştim” diyenler ortaya çıkıyor ama uyarıları yapanlar öyle yabana atılacak insanlar değildiler. Felaketin geleceğini tahmin edenlerin arasında Liverpool’un takım kaptanı Phil Neal ve Juventus kaptanı Scirea vardı. Dört kupa finali görmüş ve aynı zamanda İngiltere milli takım kaptanlığını yapan Neal her final müsabakasından iki gün önce final oynayan takımların gelenek haline getirdikleri stat teftişinde bizzat X, Y, Z sektörlerinin yeteri kadar güvenli olmadığına dair dikkat çekip yetkilileri uyarmıştı.
Bir sene öncesi Roma’da oynanan finalde tüm olumsuzluklara rağmen İtalyanlar gerekli önlemleri almışlar, tribünlerde boşluklar bırakarak iki tarafı güvenli mesafede tutmasını başarmışlardı. Liverpool takım kaptanı üstüne basarak endişesini dile getirse de maalesef yeteri kadar sesini duyuramadı.
Hele Z tribünündeki tarafsız seyircilerin Liverpool taraftarlarının tam ortalarında kalmaları akıl almaz hataydı.
Muhtemelen Neal’i “boş ver koçum sen maçını oyna işine bak gerisine karışam” gibi boş laflarla teselli etmişlerdir. Zaten böyle bir üst düzey müsabakanın, o zamanın adıyla Şampiyon Kulüpler Kupası finalini virane bir statta oynatmak kamuoyunda endişeyle karşılanıyordu. Bu tamamen birkaç Belçikalı üst düzey devlet diplomatları ile UEFA yetkilileri arasında olan ensest ilişkilerinin doğurduğu kasıtlı işlenen ortak suçtur, başka türlü tarifi olamaz bu trajedinin. Her sağlam kafalı mantıklı düşünen insan stat güvenliğinin yetersiz olduğunu ilk bakışta görüyordu.
Stat içi dağılımına gelince. 30.000bin kapasiteli O, N, M sektörünün tümü Juventus taraftarlarına verilmişti. X, Y, Z sektörlerinin kapasitesi ise 20.000bindi. X ve Y bölümleri Liverpool taraftarlarına Z tribünü de tarafsız seyircilere ayrılmıştı.
Maç öncesi ortam o günlere göre gayet normaldi. Ufak tefek arbedeler, bıçaklanan birkaç İngiliz taraftar ve bazı dükkânların yağmalanması dışında fazla olay görülmedi. Hatta her iki kulübün taraftarları kendi aralarında ufak bir futbol maçı yaptılar, kısacası dostane hava vardı.
Maç vakti yaklaştığında insanlar stadın yolunu tuttu. Yol boyu etraflarında dolanan karaborsacılar ve onların elinden biletlerini çalan Liverpool taraftarlarının yarattığı gerginlik dışında başka rahatsızlık yaşanmadı.
Ve sürprizler başlıyor.
Birinci sürpriz: Tarafsız seyircilere ayrılan Z sektörü tamamen Juventus taraftarlarıyla dolmuştu. Bu kişiler Ultras değildiler onlar tam karşı tribünde duruyorlardı. Bu kişiler yurtiçi ve yurtdışında yaşayan İtalyanlardı, bir yolunu bulup biletlerin hepsini ele geçirmişlerdi. Çoğu orta halli her yaş grubundan bulunan çocuklu ailelerdi ve hiç biri fanatik değildi, bildiğimiz sıradan futbolsever.
İkinci sürpriz: Z sektörü Y ve X tribünün tam ortasında kalan bölümdü, iki tarafın arasına sadece ince teller çekilmişti. Tutanak raporlarında “chicken wire” olarak geçiyor. Esas vahim olan Y ve X tribünü kapasitelerinin üzerinde Liverpool taraftarıyla doluydu. Çoğu geleneklerine uyarak biletsiz gelmişler ve gişelerde kontrol edilmeden içeri girmişlerdi!
Üçüncü sürpriz: Tribünlerin güvenliğini sağlayacak sadece 12 jandarma görevlendirilmişti. Evet, doğru okudunuz yazıyla “ONİKİ JANDARMA!” 20.000 binden fazla seyircinin güvenliğini bir avuç jandarmaya bırakılmıştı, sizce yeterli mi? Hiç bu kadar zahmete gerek yoktu keşke karışık oturtsalardı.
Dördüncü sürpriz: Bu 12 Jandarma iç kısımda yağmalanan büfede çalışan kadının yardım istemesi üzerine görev yerlerini terk ettiler. Buyurun cenaze namazına alın size ortaya karışık.
Aşırı derecede alkol alan İngilizler kendi tribün kültürlerinden gelen “taking an end” hareketini başlattılar. Ortam nasıl olsa müsaiti, jandarmalar çekip gitmiş aradaki incecik teller rakip tribüne saldırmaya adeta davetiye çıkarıyordu. Ve bundan sonra olanları dünyada hiçbir güç durduramazdı, ok yaydan fırlamıştı.
İki taraftan saldırıya uğrayan İtalyanların olduğu tribün çöktü ve insanlar feci şekilde ezildiler. Bunun üzerine karşı tribünden olayı gören Ultra’lar sahaya inerek yıkılan tribüne doğru saldırıya geçti. Onları durdurmaya çalışan birkaç atlı tribünden gelen yüzlerce Juventus Ultra’larından kaçarak canlarını zor kurtardılar. Ortalık mahşer gününe döndü.
Bilanço; 39 Ölü, 1 İrlandalı, 2 Fransız, 4 Belçikalı, 32 İtalyan en küçüğü 11 yaşında Andrea Casula.
İğrenç bir polemik yayılmaya başladı, “maç oynansın mı, oynanmasın mı? Juventus başkanı Boniperti önce maçın oynanmasına kesinlikle karşıydı ama Belçikalı yetkililer olayların büyümesinden korktuklarından dolayı zorla diretiler. ” Juventus penaltıdan 1:0 kazandı, taraftarlar mutluydu Torino şehrinde kutlamalar sabahlara kadar sürdü. Bu sefer başkan Boniperti kupa Juventusta kalması için diretti, sanki hiçbir şey olmamış.
Tüm bu iğrençliklere yenileri eklendi. Cesetlerin hepsi yağmalanmış ve otopsi sonrası parçalanmış halde ülkelerine postalandı. Heysel trajedisinin karanlıkta kalan acı gerçekleri!
Stattan ayrılan İngilizler olanlardan haberleri yoktu, ne zaman televizyondan seyredince yaptıkları pisliğin farkına vardılar, “biz İtalyanlara ufak bir ders vermek istemiştik” savunmaları havada kaldı.
Toparlayalım;
Virane stat
Maç öncesi tüm uyarıları duymamalıktan gelen yetkililer
Aşırı alkollü İngilizler
Tarafsız tribün biletlerini İtalyanlara satan organizatörler
Taraftarların tribünde yanlış dağılımı
Az sayıda Güvenlik güçleri
Gişelerde bilet kontrolü yapılmaması
Stat kapasitesini aşan seyirci sayısı
Tam bir gerilim filmi senaryosu tek Alfred Hitchcock imzası eksik.
Bunun üzerine Lord Taylor çarşaf, çarşaf rapor yazsa üstüne 10 sene kulüpleri Avrupa kupalarından çekseler ne ifade eder?
Tutuklanan 26 İngiliz den sade 14 kişi yargılandı, bir süre sonra onlarda delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Bu arada resmi yetkililerde yargılandı, Belçika Jandarma Komutanı ve Belçika futbol federasyon başkanı ağır hapis cezası aldılar. Ölülerin yakınlarının diretmesi sonucu iki sene sonra mahkeme UEFA’yı da olayda sorumlu tutarak tazminat ödeme cezası verdi.
Liverpool taraftarlarını ise bir başka güç cezalandıracaktı” İlahi Adalet”, buda gelecek yazıya kalsın….devam edecek.
Mentalita ULTRAS#12 Naziler-Faşistler-Ultras
1979 senesinde "Lotta Continua" hareketinin dağilması sol görüşlü Ultra gruplarını etkiledi. Büyük grupların parçalanması ve tribünlerin çehresinin değişmesiyle birlikte bazı gruplarda partici zihniyet ortaya çıkmaya başladı. Ultralar, medyanın yanı sıra aşırı sağ partilerinde odak noktası oldu. Gerçi Inter tribünlerinin Boys SAN oluşumu da aşırı sağcıydı ama onlar parlamento dışı görüşe sahiptiler ve 1920 yıllarında sokakta ortaya çıkan faşist ideolojiyi savunuyor, sağ görüşlü partilerin hiç birine güvenmiyorlardı.
Kafanız karışmasın bunlar önemli detaylar, Boys SAN gibi sağcı tribün oluşumları siyasi görüşlerini tribüne taşımıyor sade gerektiğinde kendi üsluplarınla tepki veriyorlar, aynısını solcular yapıyor. Kısacası kulüp her şeyden önce geliyor siyaset ikinci plandaydı. Fakat tüm bu detayları kimse önemsemedi, sosyolojik ve siyasal sebeplerin yanı sıra medyanın büyük katkısınıda eklersek kısa süre sonra tüm Ultra hareketine faşist damgası vuruldu. Maalesef o yıllarda statlarda sayısı artan pankartların arasında sıkça Nazi sembollü pankartlarda görülüyordu, malum buda medyanın ilgisini çekmişti.
Futbolu yönetenler Ultraları ilk başta düşman görmediler, nede olsa hepsi full time taraftardı ve her türlü şartta tribün kovalıyorlardı. Sesli ve görüntülü destek vererek statları renklendiriyorlardı, en önemlisi maddi potansiyel oluşturuyorlardı.
Zamanla artan şiddet olayları Ultras oluşumlarını avantaj sananlar bir anda bu önemli potansiyelin kulüplere dezavantaj olduğunun farkına vardılar. Zira hala 12. Adamdan renkli tribünlerden aslan taraftarlardan bahsediyordu ama çıkan olaylardan dolayı kulüplerin aldıkları cezalar yöneticileri fazlasıyla rahatsız etmeye başladı. Olaylara önlem amaçlı tribünleri kontrol altına almaya çalışan Başkanlar yanlış yöntemlerle yangına körükle gitmeye başladılar. Bedava bilet verdiler açıktan ürün pazarlamalarına müsaade ettiler ama bir türlü olaylar dinmiyor taraftarın bileğini bükemediler.
Bundan en fazla ağzı yanan kuşkusuz Berlusconi oldu. “Yönetim-Futbolcu-Taraftar” modeliyle Ultraları yeni oluşan eğlence sektörü futbolun içine çekerek pazarlamak istedi. Başaramadı, bunun tek nedeni FDL ve Brigatte Rosseneri oluşumları ile kendi siyasi görüşünün ters düşmesidir. İ
lk geldiği günden itibaren tribünlerin direnişiyle karşılaşan Berlusconi’nin en büyük hayali San Siro’ya misafir takım taraftarlarını almayıp, stadın tümünü siyah kırmızı görmekti. Neo-liberal faşist Berlusconi’nin bu hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi, de Falchi cinayetini işleyenlere bedava bilet verdiği dedikoduları yayılınca pes etti. Bu yüzden tüm İtalyan tribünlerine sağcı damgası vurulması saçmalık. AC Milano Curva-Sud önemli örnektir, tribünler marjinalleştirildi mi biteceklerini biliyorlardı ve dağılmalarının nedeni bu yüzden ama ona dizinin en sonunda değineceğim.
Maalesef ülkemizde son üç yıldır “Yönetim-Futbolcu-Taraftar” modelini Galatasaray uyguluyor. Ve ne yazık ki bazı Galatasaray taraftarları farkına varmadan futbolu eğlence sektörüne devşirmeye çalışanların kuklası oldular. Son yapılan pankarta verilen emeğe sonsuz saygılıyım ama öyle bir sunumu var ki sanki Hollywood’a film çevirmişlerde pankartı yapanların isimleri aynı film afişlerinde olduğu gibi tek, tek yazılmış. Kimsenin darılmaya hakkı yok, çoğunuzun da bildiği gibi Tribün kültürünün en önemli kurallarından birisi mütevazılıktır! Arkadaşlar bu tutumlarıyla sade Galatasaray’ımızın değil tüm Türk Tribün kültürünü küçük düşürerek yeni nesillere kötü örnek oluyorlar. Ama şunu herkes iyi bilsin o kişiler Galatasaray tribününün genelini temsil etmiyor sade ufak bir azınlık, maçlara sık gelen birkaç fanatik seyirci…devam edecek
Mentalita ULTRAS#11 Yeni Fenomenler
Paparelli cinayetine kadar statlarda çıkan olaylar ciddiye alınmıyordu ama onun vefatından sonra kamuoyunun dikkati futbol maçlarına çevrildi. Sanki yeni fenomen oluşmuş gibi şiddet bir anda gazetelerin arka sayfalarının satır aralarından manşetlere taşındı.
Kimse şunun farkına varamadı, şiddet sade format değiştirmişti. Halkın bunu algılayamaması önceden de belirttiğim gibi Ülke içinde yaşanan siyasi olayların vahim boyutu sokaklarda anarşi, her gün ortaya çıkan terör eylemleri insanları yozlaştırmıştı, artık şiddet yaşamlarının parçası olmuştu. Trafik kazalarında binlerce insan ölür kimse pek umursamaz normal karşılar ama ne zaman uçak düşer ya da iki tren çarpışır bir anda panik kopar oysa bu tür kazalar çok nadir yaşanır ve en güvenli taşıtlardır uçak ve tren.
Ultralar o yıllarda aralarında geçen çatışmaları oyunun bir parçası olarak görüyorlardı, onlara göre suç değildi çünkü belli kurallara bağlıydı dövüşleri ve buna önem veriyorlardı. Tabii bu şiddetti hafifletmiyor. Yalnız, Molotof kokteyllerle trenlere saldırmak ya da 30-40 kişiyle 4 kişiye tuzak kurup linç etmek “clean fight” dediğimizin arasında gece gündüz kadar fark var. Şahsi görüşüm, çevreyi rahatsız etmeyen ıssız bir mekânda, delikanlıca eşit sayı olmak şartıyla, emanetsiz tertemiz belli kurallar çerçevesinde kafa kafaya itirazım yok. Buna bir güç ölçüşmesi de diyebiliriz futbol oyununun içinde vardır. Küçük yaşta futbol eğitimi alamayanlar bu gerçeği inkâr ederler, eğer futbol onların arzuladığı gibi olsaydı hakemlere gerek duyulmazdı.
Olimpico’da yaşanan trajik olay bir anda halkın ilgisini çekmeye başladı, demek statlarda da insanlar ölüyordu hâlbuki asırlardır futbol müsabakalarında büyük olaylar çıkmış insanlar hayatını yitirmişti. Bu sefer farklıydı bir başka fenomen devreye girdi“TELEVİZYON” ve bu fırsatı iyi değerlendi. Aldo Biscardis 1980 yılında başlattığı “Processo del lunedi”( Pazartesi oturumu) programı halktan büyük ilgi gördü ve bu program günümüze kadar sürüyor.
Futbol İtalya halkının zaten önemli parçasıydı, ama medya sanki uzayda yeni gezegen keşfetmiş gibi lanse ediyordu. Ekmek su gibi temel ihtiyacı gören halka bildiği futbolu biraz süsleyip yeni eğlence olarak satmaya başladılar.
Doğruyu söylemek gerekirse ortamda uygundu, 1980’li yıllarda Serie A dünyanın en pahalı ligiydi. Piyasanın en iyi futbolcuları İtalya’da top koşturuyor Zico, Maradona, Blanc, Matheus, Gullit vb. oyuncular takımların kadrolarını süslüyordu. Milli takımın başarısı, kulüp takımlarının Avrupa kupalarına ambargo koymaları hatta halk arasında UEFA kupasına ikinci lig kupası deniliyordu.
Tüm bunlara taraftarlarda eklenince İtalya’da futbol yeni bir eğlence sektörü haline geldi. Ultra’ların imalı pankartları büyük emekle yaptıkları koreografiler, organize tezahüratları ve yaktıkları meşalelerle oyuna ayrı bir renk katıyordu. Üstelik bu gençler arada bir dövüşüyor hatta birbirlerini de öldürüyorlardı, kısaca malzeme boldu.
1980 yıllarının başında tribünlere yerleşen yeni nesil Ultra’lar medyanın ilgisini çekmeye başlayınca onlarda bu fırsatı iyi değerlendirdiler. Yaptıkları en vahim ve en öldürücü hatada budur, maalesef günümüze kadar bu kötü alışkanlıktan vazgeçmediler. Eskiden kimsenin ilgisini çekmeyen çatışmaları bir anda gündeme oturmuştu. İsimleri Gazete manşetlerine çıkmaya başladı, televizyonda ana haber bültenleri onlardan bahsediyordu ve gerçekten Zeki Müren de görebiliyordu, o yıllarda henüz hayattaydı rahmetli.
Şaka bir yana medya futbol oyununun güzelliğiyle, şiddeti de allayıp pullayıp aşırı derecede abartarak insanlara sundu. Taraftarlar düştükleri bu sinsi tuzağın içinden hala çıkamadılar ve günümüzde de her fırsatta ekranlarda görünmekten kaçınmıyorlar, bazen bir kanalda yetmiyor.
Zamanında medya olayları abartmayıp devletle birlikte çözüm üretselerdi belki şiddet bu vahim boyutlara gelmezdi. Tribünler daha çok renklenir coşku bir kat daha fazla artardı ama neden yapsınlar? „Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez“ demiş atalarımız....devam edecek.
Mentalita ULTRAS#10 Tuzaklar
Batıda düello yapılır doğuda tuzak kurulur hikâyelerine inanmayın belki Noel baba zamanında geçerliydi. Günümüzde insanlar birbirini tuzağa düşürmek için yarışıyorlar, batı doğu fark etmiyor.
Yıl 1989, heysel’den dört yıl sonrası o konuya da değineceğim, sırayla.
4 Haziran sabahı saat 08:30 sularında Roma’dan yola çıkan Antonio de Falchi ve üç arkadaşı Milano “Stazione Centrale” istasyonuna varıyorlar. Dört genç trenden iner inmez bilet almaya San Siro yolunu tutuyor, her ihtimale karşı sarı kırmızı atkıları montlarının içine saklıyorlar. Saat henüz 11:35 maçın başlama saati 16:00 zamanları bol. Stat önünden biletlerini aldıktan sonra karınlarını doyurmak birazda vakit geçirmek için yola koyuluyorlar.
Gişelerin biraz ilerisine varmadan genç bir kadın yollarını kesiyor,”arkadaşlar sigaranız var mı?” peşinden ”saat kaç?” sorusu 4 kişinin şivelerini çözmeye yetiyor, malum Romalılar. Antonio ve arkadaşları hain bir tuzağa düştüklerinden haberleri yok, kadının yaptığı el işareti üzerine 1990 dünya kupası hazırlıklarından kalan, San Siro stadının etrafında bulunan inşaat malzemelerinin arkasında saklı 30 kişi aniden ortaya çıkarak Romalı gençlerin üzerine yürüyor.
Dört genç kaçıyorlar ama Antonio fazla yol alamıyor ayağı takılıp yere düşüyor, beklide etrafta bulunanlar çelme attı orası muamma. 30 kişi Antonio’nun üzerine çullanarak, sopalarla tekmelerle linç ediyorlar. Birkaç dakika sonra olay yerine polis geldiğinde gözü dönmüş hainler ortalıktan kayboluyor. Antonio mosmor kesilmiş hava almakta güçlük çekiyor son kez ayağa kalkmaya çalışırken yere yığılıyor. Polis memurları 19 yaşında gence ilk müdahale yapıyor, kalp masajlarıyla kurtarmaya çalışıyorlar ama nafile. Antonio de Falchi hastaneye götürülürken yolda vefat ediyor.
Polis, olay anında stat çevresinde şüpheli 3 kişiyi tutukluyor, içlerinden biri “Gruppo Brasato” lideri Daniele F. Üzerinde San Siro özel güvenlik görevli kimliği çıkıyor, diğerleri Luca B. Ve Antonio L.
Otopsi sonucuna göre Antonio de Falchi'nin ölüm teşhisi kalp krizi. Antonio yaşasaydı ancak 89 yaşında bu hastalığa tutulurdu. Cenaze masraflarını AS Roma kulübü karşılıyor, 7 Haziran 1989 yılında Antonio de Falchi 10.000 bini aşan taraftarın katıldığı törende San Giovanni Leonardi kilisesinde defnediliyor. Milano mahkemesi üç tutuklu kişi hakkında verdiği karar ise tam bir skandal, Luca B. 7 yıl hapis cezasına çarptırılıyor fakat 2 ay sonra serbest bırakılıyor. Diğer iki kişi Daniele F. Ve Antonio L. Delil yetersizliğinden berat ediyorlar.
Sanki bu olay hiç yaşanmamış, dedim ya hayat acımasızca devam ediyor ve insanlarda ölmeye.
Yine aynı yıl ve yine Haziran ayı tesadüfe bakın. Ligin en kritik, riskli müsabakaları sayılan Floransa-Bologna karşılaşması diğer adıyla “Derby dell’Appennino”. Deplasmana gelen Bologna’lılar Fiorentina Ultra’ları tarafından tuzağa düşürüyorlar.
Tren Floransa garına giriş yaparken bir grup taraftar Molotof kokteyllerle Bologna’lılarla dolu trene saldırıyorlar. O güne kadar Ultras âleminde hiç görülmemiş olay. 1968/1970’lerde ideolojik ağırlıklı tribüncülerden, Mentalita Ultras felsefesinden ışık yılı uzaklardayız. Sözün bittiği, filmin koptuğu nokta burası olmalı. Allahtan bu sefer ölen yok sade bir ağır yaralı var, İvan Dall’Ollio, henüz 14 yaşında daha ana kuzusu. Alevlerden zor kurtulan İvanın vücudunun %70’i ağır şekilde yanmış vaziyette, durumu vahim. Doktorlar umudu kesmiş bildiğiniz ne kadar dua varsa okuyun diyorlar annesine. İvan dayanıyor hayatta kalmayı başarıyor, ömür boyu yara izlerinle yaşama pahasına.
Saldırının ortaya çıkardığı öfke gerilla savaşına dönüşüyor, Floransa şehri orta doğudan farkı yok o gün. Bologna’lı taraftarlar trenden iner inmez istasyonu tanınmaz hale getiriyorlar, sokakta polisle çatıştıktan sonrada stada gidiyorlar.
Olayı çıkaran Fiorentina’lılar kısa sürede yakalanıp mahkemeye çıkarılıyor. İşin ilginç yanı olaya karışan taraftarların velileri gençlerin suçsuz olduklarını ve serbest bırakılmalarını talep ediyorlar, tabii onların çocukları da ana kuzusu. Bunun üzerine mahkemede arbede çıkıyor duruşma erteleniyor sonrası malum, delil yetersizliğinden serbest kalıyorlar.
1980 yıllarının başında ortaya çıkan yeni nesil Ultra’ların insan dışı tavırları, diğerleriyle birlikte kendilerini de tehlikeye sokan vurdumduymazlıkları bir yana. Devletin akıl almaz acizliği çözüm üretememesi, kulüplerin bazı şeylerin önceden geleceğini bildikleri halde sesiz kalmaları. Hatta bedava bilet dağıtarak teşvik edip suça ortak olmaları, günümüzde tribün kültürünü bitme noktasına getirmiştir. Tüm bunların üstüne de medya tuz biber olmuştur, oda gelecek yazıda….devam edecek.
Mentalita ULTRAS#9 Değişim Ve Ölüler
Paparelli cinayeti ULTRAS hareketinin ilk dönüm noktasıydı, hiçbir şey o günden sonra eskisi gibi olmayacaktı. Birçok şeyler değişmeye başladı ve şunu da unutmamak lazım ULTRAS oluşumları 10 yıldır tribünlerde iyice organize olmuşlar statların vazgeçilmez parçası haline gelmişlerdi. Fakat 1960 yıllarının sonunda ideolojik davayı başlatan parlamento dışı siyasi ağırlıklı taraftarlar 1970’lerin sonlarında "Lotta Continua" hareketinin dağılmasıyla birlikte tribünlerden çekilmeye başladılar.
Statlar kabuk değiştiriyordu yeni gelen nesil farklıydı, daha vahşi, hırçın, acımasız, vicdansız. Kulüp sevgisi, arma aşkı oyuna olan tutkunun önüne kin, nefret geçmişti. Çatışmalar bitmiş, artık kavgalar sinsice tuzak kurmalar az sayıda rakiplere saldırmalar başladı. Kendilerini kanıtlamalarına sade kuru kavga yetmiyordu rakibin canı yanmalıydı hatta ölmeliydi.
Peki, neden?
1979 senesinin karanlık 28 Ekim gününden sonra statlarda kontroller sıklaştırıldı, girişlerde istisnasız herkesin üzeri aranıyor kamuoyuna güvenliğin sağlama alındığını ispatlamak için Ultra’ları statların önünde tutuklayarak savaş esiri muamelesi yapılıyordu. Tabi bu bir süre böyle devam etti, zamanla aramalar yüzeysel yapılmaya başlandı sonra azaldı ve olaylara çare bulunmadan gündemden düştü.
1980’lerin başında kabuk değiştiren tribünlerde pankart sayıları bir anda arttı, yeni tezahüratlar söylenmeye başlandı, yeni gruplar ortaya çıktı ve bunların alt grupları. Artık eskisi gibi birlik içinde hareket edilmiyordu herkes bir çevre yapmış kendini kanıtlama peşindeydi.
Örneğin Bologna tribününde ortaya çıkan “Mods” grubu isminden de anlaşıldığı gibi İngiliz tribün kültüründen ve o yıllarda sinemalarda kapalı gişe oynayan “Quadrophenia” filminden esinlenmişlerdi. Diğer tribünlerde de parçalanmalar başladı, nedeni siyasi görüş ayrılığıydı. AC Torino tribünlerinin efsane grubu Fedelesimi Granata içinden Granata Korps doğdu, bir Juventus derbisinde açtıkları ırkçı sözler içeren “kambur Yahudiler” pankartı diğerlerinden farklı olduklarını ortaya koymuşlardı. Juventus tribünlerinde de benzer durumlar görülmeye başlandı, o günlere kadar tribünde tek ses olan sol görüşlü “Fighters” grubu parçalanmış yerini Vikings gibi sağ görüşlü ya da apolitik ama şiddet eğilimli Drughi grupları almıştı.
Sol ağırlıklı AC Milan tribününde benzer değişimler görüldü ama FDL kendi siyasi görüşünü ikinci plana atarak siyasetin ön plana çıkmasına müsaade etmedi. 10 yıl kadar bir pankartın arkasında toplanan AS Roma taraftarları(C.U.C.S.) başkanlarının transfer politikası yüzünden 1987 yılında dağıldılar. Commando Ultra Curva Sud
Yeni yapılanmaya giren Ultra’lar eskiye nazaran daha zor kontrol edilir hale geldiler, çünkü bir tribünün içinde birçok farklı gruplar vardı otokontrol de kayboldu, böylece polisin hedefi çoğalmıştı. Bu arada bir yandan hayat acımasızca devam ederken diğer yanda insanlar bir hiç yüzünden ölüyordu.
1982’de Bologna deplasmanından dönen AS Roma taraftarları vagonun içine attıkları maytap yüzünden henüz 14 yaşında olan Andrea Vitone dumandan boğularak vefat etti. 1984 yılında münferit olarak Milan maçına gelen 20 yaşında Cremonese taraftarı Marco Fonghessi maç çıkışında arabasına binerken park yerinde bıçaklanarak öldürüldü. Yine aynı yıl 1984’te 19 yaşında Stefano Furlan Trieste-Udinese maçında çıkan olaylarda kafasına yediği darbelerden hayatını kaybetti. Suçlu bu defa polisti aldığı ceza bir yıl hapis, sade üç ay yatıp çıktı sonra görevine geri döndü. 1986 senesinde yine AS Roma taraftarları eski alışkanlıklarıyla gündeme oturdular. Pisa deplasmanından dönerken can sıkıntısından tren vagonunu ateşe vererek 17 yaşında Paolu Caroli’nin ölümüne sebep oldular. 1988 senesinde Ascoli-Inter maçında çıkan olaylarda Ascoli taraftarı 32 yaşında Reno Filippini Inter’li Boys SAN grubu üyeleri tarafından öldürüldü.
Okudukça insanın içi kararıyor, biliyorum ama bazı şeyleri iyi idrak etmemiz için bunları yazmak zorundayım…..devam edecek.