Mentalita ULTRAS#32 Ölü Çocuğun Derbisi
Roma 21 Mart 2004, saat gece yarısını geçmiş. Havada hala polisin çatışma esnasında attığı öldürücü CS göz yaşartıcı bombaların kokusu var. Yakılan polis araçları yavaş, yavaş sönüyor. Caddenin üzeri çatışmada atılan taşlar ve kırılan cam parçalarıyla kaplı. Dikili taşın etrafında bir grup AS Romalı Ultra toplanmış, aralarında çatışmada rehin aldıkları bir çevik kuvvet elemanı var. Ultra’lardan kaçan meslekdaşları onu geri bırakmak zorunda kaldı. Bir kez daha devletin güvenlik güçleri halka yenik düştü, emniyet adına utanç tablosu. Rehin polisi herkes görmesi için bir meşale yakılıyor, sonra gruptan iki Ultra polisi usulca dikili taşın dibine bırakıp geri çekiliyorlar. Nihayet kâbus dolu gece sona erdi.
Bu, her sezon en az iki kere oynanan klasik “derby della capitale” başkent derbisi değil. Bu, Valerio Marchi’nin kitabına konu olmuş derbi “Il derby del bambino morto” (ölü çocuğun derbisi)
Valerio Marchi İtalya’nın ortaya çıkardığı büyük aydınlardan birisiydi. 2006 senesinde 51 yaşında vefat etti. Onun birçok lakabı vardı. Tarihçi, sosyolog, yazar, sokak kültürü araştırıcısı, antifaşist, dazlak ve AS Roma Ultrası. Valerio Marchi’yi diğer aydınlardan ayıran özeliği Ultra’ların dünyasını çok iyi tanıması ve herkes tarafından saygı duyulan samimi ciddi bir akademisyen olması. Hiç kimseden korkmadan tüm cesaretiyle olayların üzerine giderdi.İlimle tutkusunu pekiştiren ve bu dünyada onun gibi daha çok olmasını arzu ettiğimiz nadir aydınlardan birisiydi Valerio Marchi. Maalesef o da her iyi insan gibi fani dünyayı erken terk etti. Valerio Marchi’nin çalışmaları hakkında önemli bilgilere buradan ulaşabilirsiniz >>> http://www.asromaultras.org/calciodalbasso.html
21 Mart 2004 günü yaşananları öğrenmek istiyorsanız asromaultras.it sitesinde detaylı bilgiler bulabilirsiniz. Orada okuduğunuz yazılar, çekilen resimler videolar ve ses kayıtlarının hiç biri abartılı değil sade olayın gerçeklerini yansıtıyor. Bilindiği gibi Lazio-AS Roma derbisi ikinci yarının ilk dakikalarında yarıda kaldı. Güney tribününe atılan göz yaşartıcı bombaların sisi tüm stadı kaplamıştı. İki tribün karşılıklı pankartlarını topladılar ve tüm stadın bir ağızdan bağırdığı “Katil polis” tezahüratları üzerine iki takım oyunu bıraktı. AS Roma tribününden üç üst düzey Ultra sahaya inerek oyunculara maça devam etmemeleri için yalvardılar. Sebep bir küçük çocuk polis aracı tarafından ezilerek öldürülmüştü.
Bilgilerin kesin olduğunun garantisini veren Ultra’lar haberin radyodan duyurulduğunu ve çocuğun annesinin de haberdar olduğunu söylüyorlardı. Oyuncular bunun üzerine teknik kadro ile irtibata geçtiler. Herkes şaşkın kimse kesin karar veremiyordu çünkü maçı kaldığı yerden devam ettirmek büyük faciaya yol açabilirdi. Ve böylece hakem Rosetti’ye bir karar vermesi için baskı yapıldı. Rosetti kendinden emin değildi ve kulüpler birliği başkanı Galliani’yi telefonla aradı. Galliani o ara Milano’da akşam yemeğindeydi gelen telefondan oldukça rahatsızdı. Etrafında bulunan birkaç kişiye danıştıktan sonra Rosetti’ye maçı iptal etme emrini verdi. Peki, Galliani bu emri verme yetkisine sahip mi? HAYIR! Kesinlikle veremez, emri ancak devlet yetkilisi verebilir. Olimpico da devleti temsilen Achille Serra ve Nicola Cavaliere bulunuyordu ama onlar maçın devam etmesinden yanaydılar. Ortada müsabakayı iptal etmek için neden görmüyorlardı ve bir çocuğun öldürüldüğü söylentisi sade dedikodu olduğunun kanısındaydılar.
Maçın devam kararı alındığına dair bir açıklama yapıldı fakat tribündeki tepkileri dindirmek mümkün değildi ve tekrar hep bir ağızdan “katil polis” tezahüratları yükseldi. Sonunda Serra ve Cavaliere pes etmek zorunda kaldı ve maç iptal edildi. Müsabaka yarıda kaldı ama Güney tribününü terk etmek isteyen taraftarlar dışarı çıkamıyorlardı çünkü kapılar kilitliydi. Seyirciler stadı sahanın içinden geçerek ön kapıdan çıkmak zorunda kaldılar. O esnada dışarıda güney tribününün önünde polis ve taraftar arasında gece yarılarına kadar sürecek şiddetli çatışma çoktan başlamıştı.
Resmi açıklamalara göre olay tamamen bir komplo. İki tarafın tribünleri pankartlarını toplaması da bunun kanıtı. Siyasiler, medya mensupları emniyet yetkilileri bir çocuğun öldürüldüğü söylentisi kasıtlı çıkarıldığını iddia ediyorlardı. Ultra’ların kulüplere karşı bir eylem yaptıklarını ve statların tek hâkimi onların olduğuna dair bir mesaj vermek istedikleri teorisini ortaya attılar. Tabi bunların hepsi iddiadan öte değildi sade tahminler mışlar muşlar. Kimse kesin beyanat veremedi “ben gördüm, ben biliyorum” diyemedi. Onlara göre ortada ölü bir çocuğun olduğuna dair ne bir resmi kanıt vardı ne de görgü tanığı. Hoş, birkaç devlet yetkilisinin açıklaması masum insanları töhmet altında bırakmaya yetiyor meğer.
Hikâyenin birde resmi olmayan versiyonu var ama bunu ne kimse duymak istiyor nede üzerine konuşmak. Oysa yüzlerce, binlerce insanın o gün güney tribünün önünde yaşananları kanıtlayacak çektiği resimler ve videolar var. Ama bunlar önemli şahıslar değil. Sıradan halk, Ultra, seyirci o yüzden kimse bu kişilere kulak vermiyor. Ve bu önemsiz kişilerin anlattıkları pek öyle yabana atılacak kadar önemsiz değil aslına bakılırsa! Aynı üç sene öncesi Cenova’da G8 zirvesinde çıkan vahşettin benzeri güney tribünün önünde birkaç yüz metre kare içinde yaşandığını anlatıyorlar. Gün boyu büyük sayıda çevik kuvvetin güney tribünü gişelerinin önünü kapattığını, stada girmek isteyen biletsiz taraftara işkence uyguladıklarından bahsediyorlardı. Evet, geldik zurnanın zart dediği yere.
Her defasında derbiler öncesi yaşanan tuhaf bir gerçek var, günler öncesi 21 Mart 2004 Pazar günü yaşanacaklar biliniyordu. Derbi öncesi gönderilen bir e-mail’de yaşanacaklar harfiyen anlatılıyor;
“Kombine sahiplerinin her derbideki gibi deplasman tribününden bilet satın alma öncelikli olduğunu biliyoruz. Curva Sud ve Distini Sud bilet satışları 16 Mart Çarşamba günü saat 08.00-18.00 arasında yapılacağı da biliniyor. Matematik uzmanı olmaya gerek yok, tribünün kapasitesi 25.000 bin. Kombine sahibi sayısı da 25.000 bin, dolayısıyla belirlenen saatler içinde ne zaman gelirseniz gelin kombinenizi gösterip bilet alma hakkına sahipsiniz. YALAN! Burası İtalya olduğunu unutmayın. O gün gişelerin önü boş, ilginç yoğun polis birlikleri var sade birkaç taraftar ellerinde kombineleri ve 17 avrolarıyla sinir harbi yaşıyorlar. Malum, karaborsacılar çok önceleri gelip biletlerin tümünü ellerine geçirmişler. Şu lanet olası memlekette ne zaman doğru düzgün işler yürüdü ki. Peki, Pazar günü neler olacak? Binlerce kombine sahibi gişelerin önüne yığılacaklar haklı şekilde bilet almak isteyecekler ama bulamayacaklar. Bunun üzerine stada zorla girmeye çalışacaklar, şişeler taşlar havada uçuşacak. Polis biber gazı ve copla karşılık verecek. Ve ertesi gün iktidarın borazanı medya’da çıkıp terörist çapulcu taraftarların devletin güçlerine karşı koyduklarını, maça biletsiz girmeye çalıştıklarından bahsedecek. Allah kahretsin bıktık bunlardan.”
Bu e-mail asromaultras.it sitesinden alıntı ve maçtan bir gün önce yollandı!
Peki, 21 Mart 2004 günü neler yaşandı?
Müneccim olmaya gerek yok her şey ortada. Hani devlet yetkilileri taraftarın olayları kışkırttığı yönünde komplodan bahsediyorlardı ya hangisi sizce gerçekleri yansıtıyor? Biletlerin karaborsacıların ellerine geçeceği biliniyordu bu engellenebilirdi ama yapılmadı. Belki birileri kasıtlı olay çıkmasını istiyordu? Senaryo çok basit. Biletleri karaborsacılara ver nasıl olsa taraftar cinnet geçireceği kesin, sonra sal polisi üzerine, ne güzel dünya değil mi? Ultra, sıradan seyirci bir kenara, ortada tüketici hakları ihlali var! Ben kombine satın almışım ve derbilerde öncelikli bilet satın alma hakkına sahibim ama alamıyorum çünkü biletler karaborsacıların elinde. Üstelik benim haklarımı savunacak devlet bunu bildiği halde bana karşı şiddet kullanıyor. Pardon?
Medeni kanunların bittiği yerde orman kanunları devreye girince kimse şaşırmasın.
İsmini değiştirmişler,”6222 Sporda Şiddeti önleme Yasası”. Biraz da şiddete sebep veren unsurları ortadan kaldırmak için gayret gösterilse yasalara gerek kalmayacak….devam edecek
Onurumuzla
“Cüneyt Tanman: Oyuncular bir şeyleri kabullenmiş. Hakarete uğramayı, horlanmayı, itibarsızlaştırılmayı... Buna isyan etmeleri gerekir.”
Cüneyt kaptan doğru söylüyor ama ortada isyan edecek kişiler kalmamış. Karakter zafiyeti olan, özgüvenini kaybetmiş oyuncular var. Benim düşüncem, seneye kalacak oyuncular tespit edilsin yollar ayrılacaklar da kadro dışı kalsın. A2 takviyeli kadroyla ligin sonuna kadar devam edelim, düşeceksek onurumuzla düşelim!
“Cüneyt Tanman: Futbolcuların seyirciyle bağları kopuk. Takımın içine girince oyuncuların ne kadar yalnız olduğunu gördük”
Futbolu sade playstation ve TV’den ibaret sanan yeni nesilden ancak bu kadar taraftar olur. Ama kabahat onlarda değil. Bunlar, bir yandan futbol marka değerinden dem vurarak futbolu pavyon eğlencesine çeviren, her hafta sonu Avrupa’nın 5 liginden toplam 40 maç naklen yayınlayan, halkı bahis manyağına dönüştüren, kulüp camialarını içki sofralarına meze yapan mahlûkların eseridir. Hep yazarım, “futbol fena halde doğaya benzer. Dengesini bozarsanız intikamı acı olur!”
“Cüneyt Tanman: Eskiden olsaydı, bu takımı böyle tutamazdınız. Şimdikiler doğrusunu yaptılar. Seslerini çıkarmadan otobüse bindiler.”
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
Eskidendi, çok eskidendi…..
I LOVE YOU ARDA TURAN
Seni çekemeyen şerefsizlerin bir gün Allah cezasını verecek,henüz farkında değiller !!!
Mentalita ULTRAS#31 Filippo Raciti
Catania, 27 Ocak 2007. Emniyet amiri Bayan Anna Maria Cancellieri son kararını verdi Catania-Palermo, diğer adıyla Sicilya derbisi 2 Şubat saat 18.00’de oynanacak. Bir gün önce güvenlik bahaneleri öne sürerek maçı öğlen saat 15.00’e alan yetkililer yoğun baskılar sonunda Catania başkanı Pietro Lo Monaco’nun protestolarına boyun eğmek zorunda kaldılar.
Başkan Lo Monaco federasyon yetkililerini tehdit ederek "maç akşam saat 18.00’e alınmaz ise sahaya çıkmayız" baskı yaparak isteklerini zorla kabul ettirdi. Şayet maç erken saatte oynanırsa 15.000 bin kombineli seyircinin gelemeyeceğini ve bu önemli derbide taraftarların takıma gereken desteği veremeyeceklerini öne sürdü. Diğer yandan müsabakanın Pazar gününe alınması mümkün değildi çünkü Sant’Agata şenlikleri vardı, üstelik müsabaka iki taraftarların birbirine olan husumeti yüzünden büyük risk taşıyordu ve güvenlik açısından saat 18.00’de oynanmalıydı.link
İşte tam bu andan itibaren, 27 Ocak 2007 Raciti'nin kaderi belli oluyor ve yavaşça ölmeye başlıyor ama henüz haberi yok.
Çünkü, emniyet amiri Catania stadyumunun kanunların öngördüğü güvenlik kriterlerini yerine getirmediğini bildiği halde yıllarca göz yumarak müsabakaların oynanmasına müsaade ettiği için.
Çünkü, emniyet amirine şantaj yapan Catania Calcio kulüp başkanı Lo Monaco çalıştırdığı stat amirinin binanın içinde tüm kapıları, misafir tribünü dâhil, kilitlerini açan ana anahtarına sahip olduğu, orada konakladığı. Oğlunun sürekli şiddet olaylarına karıştığı ve bu yüzden stat yasağı aldığından haberi olduğu halde göz yumduğu için.
İtalya’da kuzeyden güneye deplasman kovalayan tribüncüler Catania şehrinin güvenli olmadığını bilir. Catania Ultra’larının istedikleri gibi tribünler arası cirit attığını hatta yer altı tünelinden rakiplerin bulunduğu soyunma odalarına kolayca ulaştıklarından haberdar. Bir tek emniyet amiri ile Catania kulüp başkanı mı bunları bilmiyordu? Tabi ki biliyorlardı ama o güne kadar umursamadılar.
2 Şubat 2007, saat 16.30, maçın başlamasına 90 dakika var. Bu arada Raciti'nin ömrü kızgın tavaya düşen tereyağı gibi eriyor! Binlerce taraftar stadın etrafında oluşturulan güvenlik koridorundan içeri girmek için sabırsız. Görgü şahidi Sergio polise verdiği ifadesinden o anı şöyle anlatıyor;
“Kuzey tribünü önünde uzun kuyruk vardı, yaklaşık beş-altı bin kişi civarında. Güvenlik yeterli değildi milletle baş edemediklerini anlayınca stat kapılarını açtılar. Çoğu kişi kontrol edilmeden içeri girdi, benim bile kombine biletime bakmadılar. Gişelerde ne polis vardı ne de özel güvenlik.”
O sırada Catania Ultra’ları Palermo’dan gelecek rakiplerini bekliyorlar. Gerekirse gece yarısına kadar bekleyecekler çünkü Palermolular geri vites yapmayacağını biliyorlar. Yolda kontrol olmadığından boş gelmeyecekler, hepsi silahlı, aynı onlar gibi.
Beklemekten canları sıkılan Catania Ultra’lar ısınma turu yapmaya başlar ve ufaktan polise saldırır. İşte tam o sırada Palermolularda şenliğe dâhil oluyor ve cümbüş başlıyor. Bir yandan fişekler, el yapımı bombalar fırlatan Ultra’lar. Diğer taraftan C8 göz yaşartıcı bombaları atan savunmaya geçen polis.
Stadın içinde tam anlamıyla kargaşa ve maç iptal ediliyor. Dışarıda Ultra’lar ve polis arasında ikinci dünya savaşını aratmayan şiddetli çatışma çıkıyor. Olayların tam ortasında görevli Filippo Raciti saat 19.00-19.10 suları arası sırtına bir darbe alıyor ve karaciğerine giden damarı kopuyor. Raciti darbeyi farkında ama çatışmanın verdiği yoğun adrenalinden dolayı acıyı hissetmiyor. O görevine devam ediyor hatta bir karşı saldırıda ön saflarda. Bir buçuk saat sonra Raciti’nin vücudu artık dayanmıyor düşüp bayılıyor. 22.10’da Raciti düştüğü yerden bir daha kalkmıyor ve hayata gözlerini yumuyor.

Çatışmalar gece yarısına kadar sürüyor, bilanço vahim. 1 ölü 62 yaralı polis ve 25 yaralı taraftar. Tam anlamıyla bir savaş ve tüm dünya basınına manşet olan resimler.
Araştırmalar çelişkili, devlet yetkilileri telaşta, mutlaka kamuoyunun vicdanı rahatlatmalı yoksa ülke yeniden bir uluslararası kriz ile karşı karşıya kalacak.
Apar topar 17 yaşında bir genci tutuklayıp akbabaların önüne atıyorlar. Çelişkiler sürüyor çünkü hala Racitinin ölümüne neden veren deliler ortada yok. Kâh el yapımı bombası deniliyor sonra kırık fayans parçası ortaya çıkıyor ama kimse kesin konuşmuyor. Ta ki savunma avukatının, olaydan üç gün sonra bir polisin verdiği ifade raporunu eline geçirene kadar. İfadesinde polis olay gecesi kullandığı discovery cipinle bir arkadaşına çarptığını anlatıyor. Yeniden incelemeler başlatılıyor, bu sefer Parma’dan gelen olay yeri uzmanları Racitinin çizmesinde mavi araba boyası tespit ediyorlar markası “Discovery-Jeep”. Buyurun buradan yakın.

Olaydan dört ay sonra, Haziran 2007’de 17 yaşında tutuklu genç serbest bırakılıyor ama devlet güçlerine karşı koyduğundan dolayı davası devam ediyor. Onun için bu dört ay kolay değil malum genç yaşta hapse düşmek, kamuoyu önünde polis katili olmak ağır bir yük.
Tutuksuz yargılanan Antonio Speziale 9 Şubat 2010 yılında 8 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Olay zamanı reşit olmadığından dolayı ceza verildiği günden itibaren geçerli, ne güzel dünya değil mi? Hoş, Sandiri’yi kahpece vuran polis sade 6 ay hapis yedi, sanırım üniformanın ağırlığından kaynaklanıyor.
Nitekim Raciti cinayetini kanıtlayacak deliler bulunamadı. Çatışma esnasında bir el yapımı bombası isabet etti ya da meslektaşının dikkatsizliği yüzünden mi öldü bu saatten sonra pek önemi yok. Raciti vefat etmeseydi istatistiklere göre mutlaka bir başkası dünya değiştirecekti. Çünkü yıllarca süren Ultra-polis husumetinin içinde sağ kalmak büyük marifet.
Ve yine o can sıkıcı soru “NEDEN?”
Gelin biraz geriye gidelim ve siz heysel faciası Mentalita ULTRAS#13 Heysel,Bir Trajedinin Anatomisi ile 2007 senesinde Catania’da yaşanan olayın arasındaki farkı bulun. 22 yıl geçmiş yeni milenyuma girmişiz, sözde çağ atladık. Değişen ne?
Raciti keşke ölmeseydi toprağı bol olsun. Ama şu soruya hala cevap bulunamadı. Aldığı darbeden kısa süre sonra bir şey olmamış gibi görevine devam eden Raciti bir taraftarı yaralasaydı yahut öldürseydi? Tabii üzerinde devleti temsil ettiği üniformasıyla tüm yetkilere sahip, aynı James Bond gibi lisanslı katil.
Durmadan yeni yasalar çıkarıyorlar ama kanunları ilk çiğneyen devletin kendisi. Somut örnekler Catania emniyet amiri Bayan Anna Maria Cancellieri ve kulüp başkanı Lo Monaco. Suçlu her zamanki gibi Taraftar, ne sandınız?.....devam edecek.
Çarli

Çarli tam anlamıyla bir underground tribüncüydü. Şahsen tanımam bazen tribünde, bazen de denk gelirse stadın önünde rastlardım. Bizim zamanımızda tribüne gelenler kanka olma mecburiyeti yoktu kimse kimseyi tanımazdı. Ama her hafta sonu stada girdiğimizde sanki yıllardır birbirini görmeyen kırk yıllık dostmuşuz gibi hasret giderirdik. Henüz internet, twitter, youtube, facebook gibi sanal dünya keşfedilmemişti. Ultras nedir bilmezdik holiganları heysel faciasından sonra tanıdık. Gruplar, oluşumlar henüz kurulmamıştı sade semtlerden toplu halde gelinirdi, çoğu da münferitti. Evvelsi gün TD’de ölüm haberi başlığında yazıyı sizinle tekrar paylaşmak istiyorum. Çarli’yi en güzel şekilde tarif etmiş arkadaş;
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bizim gibi adı ramses'e çıkmış taraftarlar tanır hepsini. hiç kimse kimsenin adını bilmezdi, hiç bir iletişim yoktu aralarında. her biri bir takımın militanı, fakir, okumamış, varoş çocuklarıydı. semt kahvelerinde takılırlardı en fazla, maç olmadığı zamanlarda. maç; nerde olursa olsun gidilecek olan savaş alanıydı onlar için. kavga etmeden, dayak yemeden, dayak atmadan geçirilmiş maça maç demezlerdi. tribünlerde, büyük maçlarda, bir metre daha fazla yeri daha işgal edebilmek için en ön saflardaydılar. kimi, peygamber'di, kimi öcü, kimi limoncu'ydu, kimi ölü.
dönemin kurtlar vadi'si tribünlerdi. şu resimdeki çarli'ydi. hepimiz çocuktuk, aynı yaşlardaydık ama çarli o zaman adamdı. yani yaşı büyük manasında, en cesaretlisi oydu, en önce o yerdi copu. deplasmanlarda idi asıl hüneri. gidilen şehrin takımının taraftarlarıyla dalaşırdı. hiç sebep yokken bile kavga ederdi. ankara'ya bir tren dolusu deplasmana gidiyorduk, koskoca tren eskişehir'e gelmeden durduruldu onun yüzünden. trenden inip kaçtı, kaçtığı treni ankara garında karşıladı. eskişehir deplasmanından dönerken çarli'nin çıkarttığı kavga yüzünden binlerce taraftar bozüyük'te bekletildik. metin oktay kurtarmıştı.
bir ömürünü tribünlerde verdi denir ya, çarli kelime manasında bütün organlarını verdi. yazmaya kalksam sadece benim hatırladıklarım 3-5 sayfa sürer, sakarya'da sıcaktan iti gibi kavruluyorduk, tuvaletlerde bile su akmıyordu, çarli tel örgüleri aştı, sahanın içinden diğer tribünlere daldı, kasalarca suyu attı bizim tarafa. coplar yetişmeseydi, at sucuklu sandöviçleri de atacaktı. dövdüler, sürüklediler, kurtuldu, koştu sakarya tribünlerinin önüne, malum cinsel hareketini yaptı.
yabancı takımlar geldiğinde işi takımın kaldığı otelin etrafında konuşlanmaktı. sabaha kadar gürültü çıkarırlar, aklı sıra futbolcuları uyutmazlardı. hele ki yabancı takımın taraftarı gelmişse vay hallerineydi. leeds united taraftarı, galatasaray taraftarlarının arasında çarli namlı biri yaşadığını bilse istanbul'a gelirmiydi. gelse bile taksim'de gezermiydi, gezse bile içip içip bizimkilerle dalaşırmıydı. çarli'nin kazım dalga olduğunu o olaydan sonra öğrendik. işin içinde varmı yokmu bilemiyorum ama gözaltına alınmıştı. alınmamış olsa o büyük olayda ben nasıl yoktum diye gücenirdi.
çarli, tribünlerde telef olanlardandı. ciğer içkiye, uyuşturucuya dayanamadı. verem oldu, siroz oldu, kanser oldu. son maçta gördüm kendisini, 5 kuruş parası hiç olmadı zaten, şimdi yatacak hastane parasını toplamak için maçlardan önce mekanlarda geziyor. bir tanıyan olursa yancılık ediyor, bir bira bir duble rakı veren çok olur nasılsa böyle ortamlarda.
çarli, galatasaray'lı bir berduş, gariban, sürünüyor, sağlığı el verdiği an maça geliyor, gördüğümüz an anılara dalıyoruz. öyle bir geçmiş zaman ki, dediğim aynıyla vaki.
(mahalle takimi - 2 haziran 2009 20:13)
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Çarli dün defnedildi. Garibin bir “locası” olmadı ama Galatasaray sevgisiyle dolu kocaman yüreği vardı. Geriye bıraktığı yukarıya eklediğim resimdeki özel eşyaları ve arkasından dökülen birkaç damla gözyaşı. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun..
Dokunma Yanarsın
Çocukluğum çıraklıkta geçti,
Kir-pas içinde.
Gençliğim korsan yürüyüşlerde, mitinglerde.
Hapse erken düştüm,
Copla erken tanıştım,
Küçük voltalardan bıktım usandım!
Şimdi uçsuz bucaksız ovalarda,
Adımlarımı saymadan,
Geriye dönüp bakmadan,
Usanmadan, bıkmadan,
Deli taylar gibi koşmak istiyorum!
Ve görüyorsun ki;
Aşkı beceremiyorum...
Beni kendi halime bırak, yavrucuğum,
Ben yolumu nasıl olsa bulurum...
Upuzun çayırlarda,
Yalınayak koşmak istiyorum.
Saçlarım rüzgâra konuk,
Yüzüm dağlara dönük...
Göğsümün çeperini,
Ölümle sınayan esaret,
Ve yüreğimi yararcasına zorlayan cesaret;
Kıyasıya vuruşsun istiyorum!
Koşmak... koşmak istiyorum, sevgilim
Dönemezsem, affet...

Firari gecelerin azmanı olmuşum,
Bütün istasyonlarda afişim durur.
Beni bir çocuk bile bulur...
Dokunma bana, çıldırırsın!
Dokunma bana, ellerin tutuşur!
Koşmak istiyorum;
Eksozların, molozların,
Yağmaların kıyısından.
Onca insafsızlıkların,
Onca haksızlıkların,
Manzarasızlıkların, parasızlıkların,
Allahsızlıkların kıyısından...
Kimseye ve hiçbir şeye değmeden,
Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum!
Koşmak istiyorum;
Şiirimin ve yumruğumun namusuyla...
Kavgaya karışmadan, tutuklanmadan
Ve küfür etmeden
Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum!.
Avucunu son bir defa,
Ağlamadan tutmak istiyorum;
Gözlerim yüzüne küskün,
Sazım sevgine suskun...
Saati ayrılığa kurmuşum,
Olmaz teslimiyet!
Ziyan aklımı senle bozmuşum,
İçerim felâket!.
Kurşunlara geleyim istiyorum,
Ölmek... ölmek istiyorum, sevgilim
Sağ kalırsam, affet!..
Firari acıların uzmanı olmuşum,
Bütün telsizlerde adım okunur;
Beni bir korkak bile vurur...
Dokunma bana, fişlenirsin!.
Dokunma bana, sen de yanarsın!..
Yusuf Hayaloğlu
Ya GALATASARAY...Ya HİÇ...
Bu sabah eski dosyaları karıştırırken gördüm. Sevgili Edip Gürman'nın kaleminden çıkma manifesto gibi muhteşem bir yazı. Hangi yıl hatırlamıyorum yanılmıyorsam 2007 senesiydi yine böyle kötü günler geçiriyorduk foruma yazmıştı. İşte yine öyle günlerin içindeyiz,bu güzel yazıyı tekrar sizle paylaşmak istiyorum. Eline yüreğine sağlık Edip Kardeşim.

"
Ya GALATASARAY... Ya HİÇ..." zamanıdır şimdi...
Ya bugün deli gibi SEV onu... Ya hiç dönme TERKET sormadan tek bir soru...
Ya bugün Karagün Dostusun CİMBOMA... Ya Zaferlerdeki gösterişçi YALAKA ...
Ya bugün TARAFTARSIN ona... Ya SEYİRCİSİN kendine daima ...
Ya bugün sonsuz DESTEKSİN... Ya hep KÖSTEKSİN her ihtiyacında...
Ya bugün VEFASIN damarlarda ...Ya YALANSIN her konuştuğunda...
Ya bugün ölümüne VARSIN yanında , Ya Aslında YOKSUN hiç olmadın da...
Ya bugün her derde ŞİFASIN her ACIDA, ya sabundaki köpüksün
uçup giden SEFADA ...
Ya bugün ASLANSIN kükreyen... Ya FARESİN gemiyi ilk terkedip giden...
Ya bugün cesur bir YÜREKSİN onunla yaşayan ... Ya da korkak
bir DÖNEKSİN lağımlarda dolaşan...
Ya bugün GÜNEŞSİN dünyamızı aydınlatan...Ya KARA bir BULUTSUN
üstümüzü kaplayan...
Ya bugün gökteki BAYRAKSIN SARI- KIRMIZI ...Ya yerdeki ASALAKSIN
yanar-döner kumaşı...
Ya DAĞ gibi DUVARSIN arkasında...Ya sinsice vuran HANÇERSİN sırtımızda...
Ya bugün GALATASARAYLISIN... Ya da bir HİÇSİN...
Karar SENİN ...Söyle Sen KİMSİN...?
Ya GALATASARAY... Ya HİÇ... zamanıdır şimdi...
Bu SEVDADAN dönenin, boynu devrilsin e mi...!!!
( EDİP GÜRMAN)
Mentalita ULTRAS#30 B.I.S.L.
Bu olaydan birkaç hafta sonra, 12 Kasım 2003 Çarşamba günü Irak Nassiriya’da bulunan İtalyan askeri garnizonuna düzenlenen bombalı saldırıda 19 Carabinieri hayatını kaybetti. O hafta sonu Serie A’da tüm maçlar iptal edildi fakat ikinci ve diğer alt liglerde müsabakalar oynandı. Malum, ölen Askerler için saygı duruşu yapılacaktı ve bu durum çoğu tribünlerde tartışma konusu oldu. Saygı duruşu yapılacak kişiler Ultra’ların ortak düşmanı Carabinierilerdi. 1970’ler den kalan şöyle bir tezahürat var; “La disoccupazione/ti ha dato un bel mestiere/mestiere di merda/Carabinieri” Türkçesi “İşsizdin bir meslek edindin, boktan meslek, çevik kuvvet”. İşte bu tezahürat Livorno’da bir dakikalık saygı duruşunun ardından hep bir ağızdan söylendi. Mantova’da saygı duruşu esnasında tüm stat seremoniyi ıslıkladı. Bundan dolayı iki kulübe saha kapama cezası verildi. Ertesi hafta Serie A yeniden top başı yapıldı, ama durum bir önceki haftadan farklı değildi. Chievo-AC Milan maçında Fossa dei Leoni saygı duruşu yapılırken yukarıdaki tezahüratı başlattı. Milan kulübü diğerlerine nazaran şanslıydı sade 20.000 bin avro para cezasıyla kurtuldular.
Tribünlerden gelen sinyal durumun gün geçtikçe vahim boyutlara ulaştığını gözler önüne seriyordu. Böyle olacağı belliydi, sade yasalar çıkarıp polise daha fazla yetki verir taraftarlarla baş başa bırakırsan sonucuna katlanmalısın. Bu husumet Devlet-Taraftar arasında değil tamamen devletin üniformasını taşıyan kendini rambo sanan çevik kuvvete yönelik düşmanlık. “Ne ekersen onu biçersin” demiş atalarımız! O yıllarda tribünler ikiye bölündü. Bir taraf devletin güvenlik güçlerine olan nefretlerinden vazgeçmeyenler diğer yanda tribün kültürünün devamı için taviz vererek mücadele edenler vardı. Bu esnada Kasım 2003’te AS Roma Ultra’ları bir bildiri yayınlayarak Olimpico stadı önünde dağıttı;
Neden B.I.S.L.
Hepimiz AS Roma Taraftarıyız ama biz tek grup olarak hareket etmiyoruz, herkesin ortak görüşünü savunuyoruz. Bir fikir birliğinden yola çıkarak gerekirse aynı düşünceleri taşıyanları kabul edebiliriz. Fakat davaya ihanet edenler, kim olursa olsun kesinlikle aramızda yeri yok. Bu basit kural insanoğlunun yeryüzünde var olduğu günden beri geçerlidir. Bahsettiğimiz kişiler “Progretto Ultra” projesinde çalışanlar. Ekonomik açıdan kuşkusuz önemli proje. Malum devlet projeye maddi kaynak sağlıyor. Fakat bu kişiler ne kadar iyi niyetli olsalar da bizim “modern futbola” karşı verdiğimiz mücadeleden bir hayli uzaktalar. Düzenledikleri toplantılar verilen tavizlerle “modern futbolun” içine çekildiklerinin farkında değiller. Onlar, örneğin Atalanta ve Brescia taraftarlarını bir masa etrafında toplayıp bıçaklardan vazgeçmelerini istiyorlar. Hoş, bu sportmenliği ve fairplay’i savunan arkadaşlara ufak bir hatırlatma yapmak istiyoruz. Ultra olarak yaşamak suç işlemektir ve bu yüzden bazı temel kurallara bağlıdır. Bunlar “Sokak kurallarıdır”. Bir Ultra yeraltında doğar, yeraltında ölür. En önemli kural Arkadaşlarına ihanet etmez çünkü bizi yok etmeye çalışanlar en büyük ortak düşmanlarımızdır (medya, siyasetçiler, kulüp yöneticileri, çevik kuvvet) bunun dışında ortak noktamız olmadığı gibi, kendi aramızda yaptığımız kavgalarda kural olmayacaktır. B.I.S.L. kısaltması ne anlama geldiğini açıklamayacağız ama bu işin içinde olanlar ne anlama geldiğini biliyorlar. Bazı şeyleri aydınlığa kavuşturmak için bu bildiriyi yayınlıyoruz, başkada olmayacak. Yaşasın stat yasağı alanlar ve mahkûm edilenler. Kahrolsun hainler!
B.I.S.L.( Basta infami Solo lame. Türkçe “Kahrolsun hainler Yaşasın bıçaklar” anlamına geliyor detaylı bilgiler için tıkla >>> link )
Bazı yerlerine katılmasam da AS Roma Ultra’larının yayınladıkları bildiriden öte bir “manifesto” değeri taşıyor. Evet, açık konuşayım bende onlarla aynı fikirdeyim. Ultra’lar toplum dışı insanlar yeraltında doğan ve orada yaşayan “Sokak çocukları”. Kanun dışı, daima mevcut sisteme karşı savaşan hatta kendi renktaşları arasında bile hor görülen dışlanan kişiler. Yinede her şeye rağmen davasından hiçbir zaman vazgeçmeyen gerekirse tek başına bu yolda yürüyen ve bundan gurur duyanlardır! “Ne rossi ne neri, volti coperti e liberi pensieri”( Ne kırmızı ne siyah, yüzler sarılı fikirler özgür). Gerçek hayatta olduğu gibi tribünde tek kural geçer “Ya Bekçisin Ya da hırsız”(Nella vita come allo stadio, o sei guardia, o sei ladro).
Bildiride katılmadığım tek nokta kavgalarda kural kabul etmemeleri. Genç nesiler davanın başladığı yıllardaki manevi anlamını pek kavrayamazlar. Onlara göre kavgaların kuralsız sürmesi kulağa hoş gelir. Fakat gerçekler kâğıt üzerinde yazılanlar, ya da anlatılanlar gibi değildir maalesef. Canın yandığında anlarsın acı gerçekleri.
1990’lı yılların ortasında İtalya’da başlatılan “Progretto Ultra” ne yazık ki “batan Project”. Bunun bir sürü nedenleri var, en basiti farklı kültürün içinde İngiltere’de olduğu modele dayanan benzerini zorla taraftarı modern futbol formatının içine sokulmak istenmesi. Benzer proje aynı yıllarda Almanya’da başlatıldı ve günümüze kadar başarıyla sürüyor “Fan Projekt”. İlk başta benzer sorunlar yaşandı, İtalya ve İngiltere’de olduğu gibi taraftar formatı değiştirilmek istendi. Ama Almanlar yılmadı, tribün kültürünü mercek altına aldılar. Devletten gelen paraları uzmanlara harcadılar örneğin toplum sosyologlarına. Geri kalanını gönüllü taraftarların yoğun çabalarıyla gerçekleştirdiler. Böylece tribüncüleri de yakından tanıma fırsatı buldular. Ve en önemlisi tribünün kendine olan has dünyasının yapısını bozmadılar.
Almanya’da bu projenin başarısı hangi boyutlara ulaştığının en güzel örneği;
Fan Projekt üç hafta önce düzenlediği gençlik haftasında Ultra gruplarını kendilerini yakından tanımak isteyen gençleri derneklerine davet ederek nasıl pankart boyandığını göstermeleri ve sonra hep beraber ortak yemek pişirip paylaşmaları tribün kültürünün Almanya’da ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Şayet hala Alman statlarında ayakta maç seyretme geleneği devam ediyorsa Fan Projekt büyük katkısı olmuştur. Darısı bizim ülkemize…devam edecek.
Mentalita ULTRAS#29 Ya Bekçisin Ya Da Hırsız voll.II
Futbol şiddettir, futbol holiganlıktır futbol adam bıçaklamaktır. Eskiden tribünlerde sıkça duyulurdu bu makara. O eskidendi. Şimdi futbol değişti, gerçi holiganlık bitmedi modern futbola ayak uyduruyor. Ama işin iyi yanı eskiye nazaran pek o kadar adam bıçaklanmıyor şükür. Onun yerine şişeler ortaya çıktı. Malum, futbol spor olmaktan çoktan çıktı ve bu yönde ciddiyetini yitirdi. Futbol pop kültürünle pekiştirilmiş milenyumun yeni eğlencesi. Bol rakı, votka çekirdek. Cips sosisli sandviç. Ellerde cep telefonları resim makineleri facebook sanal tribüncüler sidik yarıştıranlar desibel rekorları. Eğlence kültürü olmayan toplum tribün kültüründen ne anlasın ki? Suç insanlarda değil, çünkü onlara TV ekranlarında yorumcu ağabeyleri sürekli futbolun aynı sinema tiyatro ve müzik gibi eğlence olduğunu pompalıyorlar. Normal karşılamalıyız, adamlar statları pavyona çevirdiler kafayı sıyıran sallıyor şişeyi kime denk gelirse, isabet edenin canı çıksın kimin umurunda. Keşke pavyonda nasıl assolistten peçete üzeri istek yapıldığı gibi santrafordan gol isteyebilsek “bir sonra atılacak gol anneme,babama, teyzeme, halama,amcama etc..” Hele rakip taraftarlarla yan yana otursak, her atılan golde birbirimize sarılsak “çaaak moruk”. Benim daha iyi önerim var, maçlar tek kale oynansın. 22 süper yıldız futbolcu hepsi değişik renkte forma giyinsin. Seyirciler içinden birini seçsin sürekli o oyuncuya tezahürat yapsınlar, hem bol gol olur. Mümkünse 30 hakem yönetsin müsabakaları, böylece kafalarda soru işaretleri de oluşmaz. Saha kenarına 75 tane kamera kurulsun, HD3D, nasıl olur? Eğer futbolu böyle olmasını istiyorsanız devam edin. Unutmayın, futbol fena halde doğaya benzer ve dengesini bozanlardan gün gelir intikamını alır!
Neyse bu kadar yeter fazla yazdım mı çokbilmiş diyorlar. Hâlbuki bilmek ayıp değil, bilmemek ayıp!
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaldığımız yerden devam. Evet, İtalya futbolunda şiddet yer değiştirmiş Kuzeyden Güneye kaymıştı. Vahim olaylar görülmeye başlandı ve gün geçtikçe artıyordu. Bunlardan ilki 17 Haziran 2001 tarihinde yaşandı. Messina-Catania, iki takım için hayati önem taşıyan ikinci lige yükselme final maçı, üstelik derbi. Taraftarlara göre her türlü çıkacak olaya bol malzeme mevcuttu hem sportif açıdan hem de mahalli milliyetçiliğin ulaştığı en doruk noktasıydı bu müsabaka. Messina’nın Celeste stadı böyle durumlar için tam müsait bir ortamdı. Boş haliyle bile korku veren stadı kontrol etmek imkânsızdı. Zaten yetkililerde pekte kontrol altına alma gayreti göstermediler. İşte bunu fırsat bilen bir Catania’lı taraftar elini kolunu sallayarak stada soktuğu kâğıt bombayı ev sahibi tribünlerinin içine fırlattı.
Bomba Antonino Curro isimli bir Catania taraftarına isabet etti. Komaya giren Antonino uyanamadı ve iki hafta sonra vefat etti, henüz 24 yaşındaydı. Olaydan üç gün sonra polis 13 yaşında Catania’lı bir çocuğu tutukladı. Fakat kamera görüntülerinde suçu onun işlemediği ortaya çıktı ve asıl bombayı atan kişi yakalanamadı. Oysa 1979 senesinde, teknoloji bu boyutlara ulaşmamışken Paparelli’ye fişek atan taraftar kısa süre sonra tespit edilmişti gerçi vicdan azabından suçlu kendisi teslim olmuştu. Şimdi ise modern teknolojinin tüm imkânlarına rağmen suçlu bulunamıyordu. Bu size bir yerden tanıdık geliyor değil mi? Yıllar geçti ama bazı şeyler hiç değişmedi!
Ve yine aynı senaryolar devreye girdi. Yeni yasalar çıktı polisin yetkisi arttı ama her şey eskisi gibi devam ediyordu. Kimse kalkıp şu can alıcı soruyu soramadı “NEDEN?” Çünkü cevabını bilmiyorlardı ve cevabı bulmak içinde o güne kadar kafalarını yormadılar. Ta ki Tim Parks(A Season With Verona) isimli bir İngiliz yazar onlara tüm acı gerçekleri gözlerinin içine sokana kadar. Ama iş işten çoktan geçmişti.
Gelelim ikinci vakaya. Sonbahar 2003 günlerden 20 Eylül Cumartesi. Güney derbisinde Avellino-Napoli karşı karşıya. İki kulüp taraftarları arasında husumet yok kadar az o yüzden polis açısından riskli maç değil ama yine problemler çıkıyor. Sergio Ercolano 20 yaşında polisten kaçarken pleksiglas korumalarına tırmanırken dengesini kaybedip 15 metre güvenlik çukuruna düşüyor.
Emniyet müdürlüğüne göre riski az olan müsabakaya yinede 4.000 bin polis görevlendiriliyor yani her ihtimale karşı tedbirli önlemler alınmış. Fakat bu sefer iki kulübün organizasyon rezaleti tüm alınan önlemleri alt üst ediyor. Müsabaka ne kadar az risk taşısa da Avellino kulüp yöneticileri İtalya’nın hatta Avrupa’nın en tehlikeli Ultras oluşumları o gün kente gelip her şeyi göze alarak stada girmek için tüm imkânları seferber edeceklerini umursamıyorlar.
Yaklaşık 5.000 Napolili Ultra Avellino’ya yola çıkıyor, ama 4.000 kişi biletsiz. Avellino’da deplasman taraftarına ayrılan bölüm yinede 6.000 kişilik, bu açıdan da pek sorun çıkmaması lazım. Maalesef çıkıyor! Çünkü gişede bilet yok ve hepsi karaborsacıların elinde. Bunun üzerine biletsiz gelen Napoliler turnikeleri patlatıyorlar. Polis müdahale ediyor çıkan arbedede bir sürü biletsiz Napolili stada girmeyi başarıyor. Polis ikinci kez stat içinden taraftara saldırı düzenliyor, işte bu esnada çevik kuvvetten kaçan Sergio Ercolano pleksiglas korumalarının üzerine tırmanırken dengesini kaybedip tribünle saha arasında olan güvenlik çukuruna düşüyor.
Sergio boşlukta kanlar içinde yatıyor ama hala hayatta. Onu gören Napoliler öfkeden cinnet geçiyor, tribünde tam bir kaos ortamı. Polis ve Ultra’lara arasında şiddetli çatışma çıkıyor, biber gazı cop meşale bıçak demir sopalar birbirine girişiyorlar. O arada Sergio hala can çekişiyor. Nihayet yarım saat gecikmeyle ambulans olay yerine intikal ediyor ama yaralıya ulaşmak imkânsız. Rezalet üstüne rezalet yaşanıyor önce stat yetkilisi kapı anahtarını bulamıyor sonra Ambulans görevlileri Sergio’nun olduğu yere girmeye korkuyorlar. Sonunda büyük çabayla yaralıya ulaşılıyor fakat telaştan bu sefer arkalarından kapıyı kilitlemeye unutuyorlar, buyurun cenaze namazına.
Açık kalan kapıdan stada giremeyen Napoliler oluk gibi içeriye akıyorlar ve av mevsimi başlıyor. Avcı Napoli Ultra’ları av Avellino çevik kuvvet elemanları. Saha içi tam anlamda bir savaş alanı. Napolilerden kaçan polis Avellino tribününe sığınmaya çalışıyor ama ne kadar renkler farklı olsa da düşman ortak. Ağır darbe alan çevik kuvvet elemanları soyunma odalarına kaçmayı başarıyorlar. Müsabaka iptal ediliyor, Napoli kulübüne 5 maç seyircisiz ceza. Avellino başkanı Casillo federasyona başvurarak üç puanı hazinesine yazdırıyor, bravo. Sergio mu? O maalesef kurtarılamadı ve hastanede can verdi.
Her olaydan sonra olduğu gibi aynı senaryo. Daha sert yasalar çıksın, polise fazla yetki verilsin. Yahu zaten yeteri kadar yetkisi olan polisi o saatten sonra ancak kalaşnikof keser ya da havan topu leopard tankları da olabilir. Ama kimse kalkıp olayın bu boyutlara getiren unsurları araştırmıyor. Kimse bilet ve organizasyon rezaletinden bahsetmiyor, polisin gereksiz yere şiddetli müdahalesini sorgulamıyor. Bir tek Sergio’nun velileri avukat tutarak Avellino emniyet amirliğine ve valisine dava açıyorlar, sonuç SIFIR.
Ama yinede olayın nasıl çıktığını merak edenler var. Diario adlı haftalık dergi tek başına bir araştırma yapıyor. 26 Eylül 2003 tarihinde Diario dergisinde yayınlanan Marco Liguori ve Salvatore Napoletano kaleminden çıkan kehanet dolu yazılarından ufak bir alıntı;
“Futbol dünyasına kimsenin hükmetmeye gücü kalmadı. Böylece her hafta sonu organize deplasmanlar devam edeceği kesin. Bir tarafta modern silahlarla kuşanmış çevik kuvvet diğer yanda alt kültür geleneklerine sadık kalan Ultra’lar. İkisi arasında kim daha fazla faşist, ya da kim daha fazla maço sidik yarışı sürecek. Birileri coplarına, öbürleri bayrak sopalarına çizikler atacaklar. Ve bunu fırsat bilen Sosyologlara ve Porta a Porta programına bol malzeme çıkacak.“
Fazla eklemeye gerek yok….devam edecek.
Karıncaezmez Şevki
O bildiğiniz amigolardan değildi, hatta ona amigo bile denemez. O tribün korkulukları üzerinde sırtı seyirciye dönük olarak durur, taraftarı coşturmak için hiçbir şey yapmazdı. Yalnız takım atağa kalktı mı, tıpkı yan hakem gibi o da atağa katılırdı, ama ofsayta düşmeden.
Galatasaray'ın ligdeki durumu pek parlak değildi. 3-2 yenildikleri bir Fenerbahçe maçında "uğursuz geliyor" diye onu tribün korkuluklarından aşağı attılar. Sağ kolu kırıldı. O sezon Karıncaezmez'i uğursuz diye stadyuma hiç sokmadılar. O da bunun üzerine her maç, stadyumun içini gören yamaçta (şimdiki kaçak gökdelenin yerinde), 45'er dakikadan iki devre, heykel gibi put kesilerek, kar, yağmur, çamur dinlemeden, sağ kolu havada futbolcuları selamladı. Bu mazoşizmi aynı zamanda onu stadyuma sokmayanları protesto etmek içindi....
Nur içinde yat büyük adam
HEPİMİZ KARINCAEZMEZ ŞEVKİYİZ