Tek Bir İhtimal Var, Metafiziksel İhtilal
Almanya’ya 1972 yılında geldik, aylardan sonbahardı. Yeni çevreye ayak uydurmam, kolay arkadaş bulmam için babam beni kaldığımız kasabanın futbol kulübüne yazdırdı. 9 yaşındaydım ve çevrede tek Türk çocuğuydum hepsi almandı. Allah var yabancılık çekmedim beni iyi karşıladılar ve çabuk arkadaş olduk. Hocamızın bize ilk öğrettiği “RAKİBİNİZE SAYGILI OLUN, ASLA KİMSEYİ KÜÇÜMSEMEYİN!” Bunu her çıkacağımız maç öncesi de tekrarlardı.
Uzun yıllar futbol oynadım tam 27 yıl, 1989’da 25 Arkadaş bir araya gelip kaldığımız kasabada bir Türk kulübü kurduk, adı F.C. Gençler Birliği B. ev. Aynı Ali Sami Yen ve arkadaşlarının 107 sene önce lise sıralarının aralarında yaşadığı heyecanı bizde yaşadık. Kurduğumuz kulüp Galatasaray kadar milyonların tutkusu olmadı ama hala 23 yıl dimdik ayakta faaliyet veriyor, nice yıllara. Yeri geldi ben o kulüpte oyunculukta yaptım, yöneticilikte. Sponsor bulmak için çalmadığımız kapı kalmadı hatta bazen kapı, kapı dolaşır para toplardık. 1996/97 sezonunda en alt kümden bir üstte şampiyon olup yükseldiğimizde o günün parasıyla 200.000 bin Deutsch Mark harcamışız. İlk kez endüstriyel futbolla o zaman tanıştım.
Oynadığımız her müsabaka milli maç havasında geçerdi, ligde Alman takımlarının yanı sıra İtalyan, Yunan, Arap, o zamanın adıyla Yugoslav, İspanyol takımlarda vardı. Çoğu maç karakolda ya da hastanede biterdi ama biz hiçbir zaman birbirimize olan saygımızı kaybetmedik, düşene tekme atmadık!
Şimdi ben bunları neden anlatıyorum?
Dün Muslera penaltıyı kullandıktan hemen sonra facebook’a şöyle bir şey yazdım “AYIP!!! KÜME DÜŞEN TAKIMLA BÖYLE DALGA GEÇİLMEZ” yazdıklarımın hala arkasındayım, isteyen profilime bakar saati dakikası hepsi yazıyor hesabını siz yapın. Maç bittikten sonra bir televizyon kanalında Fenerbahçeli bir yorumcu benzerini söylemiş, ben seyretmedim. Hayatta bakmam, seyrettiğim maçın yorumunu çevremdeki insanlarla paylaşırım, benim gördüklerim geçerlidir bazı cahiller gibi kanal, kanal dolaşıp yorum kovalamam, çünkü ben “FUTBOL VE SPOR EĞİTİMİ ALDIM!” Bazıları gibi futbolla, tribünden, televizyondan ya da play stationdan tanışan, sidik yarışı yapanlardan değilim. Ve ben takım tutmuyorum, iyi bir Galatasaraylı olmaya çaba gösteriyorum.
Bana göre Musleranın attığı gol hiç yakışmadı! Fatih Terim benim idolümdür, onu zamanında canlı seyredenlerdenim. Dün bu konuya getirdiği yoruma sade saygı duyuyorum, maalesef onunla aynı fikirde değilim. Dün Musleranın penaltı kullanışına benden önce itiraz eden iki erkek evladım oldu, ikisi de Galatasaraylı. Gururlandım, meğer Eşimle düzgün insanlar yetiştirmişiz, her şeyden önemli olanı da budur. Rahmetli Mahsuni Şerifin dediği gibi “Ne İngiliz koydum, nede Almanya, Dostum, İnsan kalmak dile kolaydır” Farklı değiliz biz normaliz, esas siz farklısınız. Tanınmaz hale geldiniz gittikçe dünyadan kendinizi soyutluyorsunuz.
Dün Musleranın attığı penaltıyı başkalarının geçmişte aynısını yaptığını savunanlar şikeci aziz yıldırımın mahkemede işlediği suçu başka kulüpleri suçlayarak örtmeye çalıştığına gücenmesin, çünkü ondan bir farkınız kalmadı. Etrafa bakıyorum herkes kılıf uydurma yarışına girmiş, ezeli rakibimizle sidik yarıştıracağımıza eşit sayıda bir yerde toplanıp kafa, kafa yapalım? Sahi, siz şiddete karşıydınız unuttum. Bir başka şairde şöyle demiş;
Tek bir ihtimal var metafiziksel ihtilal
Ölüme giden atardamar ne kadar insan ömrü var
Kobay edilen tüm insanlar zehire reklam olacaklar
Kahramanlığıysa kahpeler yazacaklar! link
Çok doğru söylemiş Ceza, şu yaşadıklarımıza çuk diye oturmuş, hepiniz zehire reklam olan birer kobaysınız!
Bakın o adamlar şike yaptıklarını bildikleri halde topu tüfeği birleşti ortalığı sulandırıp yaptıkları pislikleri örttüler. Hatırlayın daha geçen hafta bir yöneticileri, A. Kığılı, çıkıp ısmarlama yaptı, “Ne yapıp edin son maçı kendi sahamızda Galatasaray’la oynayalım”, çekilen fikstüre bir göz atın.
Biz ise ilk başta sağlam bir duruş gösterdik ama maalesef kimse arkasında duramadı, bizde topumuz tüfeğimiz bir olup bu kahpe düzene karşı çıkabilirdik, her şey irade ve karakter meselesi! Biz hala suçlular ile aynı havayı soluyor, suça ortak oluyoruz sesimiz soluğumuz kesildi. Evvelsi günde yazdım, tek amacımız şampiyon olup Avrupa’ya gitmekse şayet, lanet olsun böyle şampiyonluk! Böyle sahte düzenin içinde dünya’da tüm kupaları toplasak ne kıymeti var ki?
Ben de Avrupa’ya katılmamızı istiyorum ama kupa için değil. Tek dileğim bir gün Brügge ve Paris Ultraları ile karşılaşıp açık hesabımızı kapatmak, sade bunun için yaşıyorum kupaları onların olsun....
GAME OVER!
Tiyatro ligi bugün bitiyor, Galatasaray yenilse dahi birinci, play off mof filan hepsi hikâye. Şunu belirtmekte fayda var, hala şikeye karışan kulüplere ceza kesilmediğinden dolayı play off maçlarının ilk başlama düdüğü çaldığı andan itibaren FIFA ve UEFA tarafından ağır yaptırımlar uygulanacak!
Ama bu kimsenin umurunda değil, millet sırf sanal âlemde atıp tutuyor. Tartışmak güzeldir de esas önemli olan icraat! Tabi icraat için cesaret lazım, oda sizde olmadığına göre yaşadığınız süre koyun sürüsü gibi çobanın peşinden yürümek zorundasınız.
Hem, bu yalancı, sahtekâr, şerefsiz, düzenbaz, para için kendini satanların liginde birinci gelmenin ne gibi kıymeti olabilir?
Tek amacımız tüm bu olanlara rağmen ne yapıp edip Avrupa’ya gitmek, büyük paralar kazanmak mı?
Bu zihniyet bizi şikecilerin seviyesine indirmiyor mu?
Hani GALATASARAY spor ve eğitimin yuvasıydı?
Kurucumuz Ali Sami Yenin gösterdiği hedef “Türk olmayan takımları yenmek”.
İyide hadi yendiğinde elin oğlu “siz şike yaptınız” derse ne cevap vereceğiz? “Hayır, bizim suçumuz yok, onlar yaptı” diyemeyiz! Çünkü biz, bildiğimiz halde sırf kendi menfaatlerimizi göz önünde tutarak her şeye razı geldik ve suça ortak olduk!
Sırf birilerinin maddi kaybını kurtarmak için Türk futbolu ateşe atıldı “The Show Must Go On”. Yarın yayıncı kuruluş stüdyolarında şenlik var, eğer bizden birisi katılırsa üzülerek söylüyorum benim gözümde o adi ŞEREFSİZLERDEN bir farkı yoktur!
SADE GALATASARAY !
Münferit#20
Gazze Şeridi Vol.1
Misafir taraftarlara ayrılan güney tribününün giriş kapısına ulaşmak isteyenler mahallenin göbeğinden geçmek zorundaydı. Masum ailelerin oturduğu bu şirin semtte her maç günü iki takım taraftarları arasında gerilla savaşını andıran çatışmalar çıkardı. Bu yüzden mahallenin adına “Gazze Şeridi” deniyordu. Güney tribünü kolonlar üzerine inşa edilmiş dik yapıydı, davullar çaldığında etrafta evlerin camları deprem olur gibi sallanırdı.
Mahalle sakinleri maçtan bir gün önce evlerini terk eder, kalanlar ise camları ve kapılarını barikatlarla kapatır güvenliğe alırdı. Bir keresinde iki takım Ultraları arasında çatışmalar öyle şiddetli geçmişti ki, polis iki tarafı ayırma amaçlı sıktığı gaz bombalarının kovanları üst katta olan dairelerin camlarını kırıp odaların içine girmişti.
Apartmanların birinin zemin katında küçük bir lokanta vardı, işte bu lokanta emniyetin maç günleri mahalle sakinlerine verdiği sokağa çıkma yasağına aldırmaz açık kalırdı. Sahibi cesur birisiydi, sanki dışarıda sokak çatışmaları yaşamın doğal bir parçasıymış gibi kimseye boyun eğmeden işine devam ederdi. Şunu demeye çalışıyordu” Hayat devam ediyor bana ne yasaklardan, madem şiddet yaşamımızın bir parçası olmuş o zaman ben bugünde lokantamı açarım, güzel yemekler pişirir, masalara temiz örtü çeker müşterilerimi beklerim”
Hani 20 Temmuz 2001 yürüyüşünde çıkan olayları umursamayan her şeye rağmen açık kalan gazete standı vardı. Etrafta polis ile yürüyüşçüler birbirlerini yerken o işine devam etti.
94 senesinde, seçim günü başkent ve çevre şehirlerden faşistler birleşerek bu kızıl şehre ders vermeye geldiğinde ufak lokanta açıktı. İki saati aşan gerilla savaşında atılan fişekler gökyüzünü cehenneme çevirip, polisin sıktığı göz yaşartıcı bombalar ev duvarlarını ağlatırken, mucizevî şekilde lokanta sıyrık almadan kurtulmuştu. Galiba sahibi Tanrının sevdiği kulu olmalıydı, çünkü bu mucizenin başka mantıklı açıklaması yoktu.
Ertesi sene Mor menekşeler kente geldiler, önceden sabah saat 10.00’a randevu ayarlanmıştı. Kavga yaklaşık 40 dakika sürdü, eşit sayıda, delikanlıca, sade yumrukların, kemerlerin konuştuğu, kimsenin galip gelmediği sağlam bir çatışma. Ve o gün küçük lokanta yine açıktı, mutfaktan gelen lezzetli kokular çatışmadan yorgun düşenleri yemeğe davet ediyordu. Lokantacıya göre futbol sade sahada oynanan bir oyun değildi. Futbolda tekme, tokat, ağız burun kırmalarda oluyordu.
“Gazze Şeridinde” küçük lokanta herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği bir tarafsız bölgeydi. Başka şehirlerden gelen futbolseverler kentin seyircileriyle yan yana oturur dirsek teması usulca yemeklerini yerlerdi. Bazen sarhoşluğun oluşturduğu husumet karşılıklı ağız dalaşından öteye gitmezdi çünkü onlar sade futbolseverdi, düzgün insanlar. Kıyafet balosuna gelir gibi boyunlarında rengârenk atkıları, reklamlı formaları, şuursuzca para harcayan zengin enayiler. Lokantacı bunun farkındaydı ve hoşuna gidiyordu.
Fakat bu küçük, şirin lokanta etrafında giderek artan vahşete fazla dayanması gün geçtikçe azalıyordu. Çıkan çatışmalarda yerle bir edilmeye adeta davetiye çıkarıyordu.
Bu sefer kentin Ultraları ile A.C.A.B. 1926 gurubu Gazze şeridinde, tarafsız bölgedeki küçük lokantada buluşup yemek yemeye karar verdiler. Başta güzel fikir olarak duruyordu ama diğer yandan sonu hüsranda olabilirdi.
A.P.C.G. ve diğer 14 kişi lokantada yayılmış D.’yi bekliyorlardı. Kimse yemek sipariş etmemişti, sade şişede bira içiyorlardı. Güya maç günleri şişe bira satmak yasaktı ama burası bilindiği gibi Gazze şeridiydi ve küçük lokanta tarafsız bölge sayılıyordu, yaşam kurallarının birkaç saatliğine devre dışı kaldığı yer.
Bu arada D. kente ulaştı, istasyonun çıkışında duran bir taksiye bindi ve stadın yolunu tutu. Misafir seyircilere ayrılan güney tribünü kısmında oluşturulan polis kordonuna 50 metre kala taksiyi durdurup indi. Kimseye tanınmadan küçük lokantaya ulaşmalıydı, tam o sırada telefonu çaldı;
“D. nerde kaldın, bir sen eksiksin”
Telefonun diğer ucunda konuşan P. di, her zaman olduğu gibi ne dediği anlaşılmıyordu.
“Hemen girişte oturuyoruz, sırtımız kapıya dönük, içeri girdiğinde hemen göreceksin. Dostlarımız hiçbir şeyden habersiz biralarını yudumluyorlar. Sen geldiğin vakit mevzu başlayacağız, ona göre! Hadi çabuk ol bekleniyorsun."
P. nin bu son sözü “bekleniyorsun” kulağında hala yankılanıyordu, sanki tüm olacaklar onun elindeydi.
Yağmurdan iliklerine kadar ıslansa da yinede lider olarak geç kalmamalıydı çünkü grup onsuz bir hiçti. Grubun lideri olmak herkesin sandığı gibi kolay bir şey değildi, tribün hiyerarşisinde belirli yerlere gelmek sade renklere, armaya bağlı kalmak yetmiyordu. Geçmişte tribün için verdiğin mücadele, düşmanla girdiğin çatışmalar büyük önem taşıyordu. Ve D. böyle biriydi, cesaretle girdiği çatışmalar onu tüm ülkede efsane yapmıştı.
Bu sefer üzerindeki sorumluluk ağır bir baskı oluşturuyordu, sanki bir ültimatomdu, her şey onunla başlayacak ya da hiçbir şey olmayacaktı. Tekrar o ses kulağında yankılandı,”BEKLENİYORSUN!”….devam edecek.
Hayal Kırıklığı!
Hatırlıyor musunuz? Geçtiğimiz sene Almanya’nın Zwickau kentinde 2001 yılından bu yana 12 Türk göçmenini katleden NSU adlı neo nazi çetesi yakalanmıştı. Saksonya eyaleti parlamentosu olayları araştırmak için bir komisyon kurmaya karar verdi, buraya kadar her şey normal.
Gelelim esas konuya, zurnanın zart dediği yere, NSU çetesine yönelik kurulan komisyonun içinde bir neo nazi milletvekili var! Yazdıklarım şaka değil gerçek, buyurun kaynak >>> link
Saksonya, Almanya eyaletleri içinde parlamentosunda neo nazi milletvekili bulunduran tek eyalet, tam 8(sekiz) tane! Oluşturulan komisyona her partiden milletvekilleri seçilmek zorunda, hassas bir dava olduğundan dolayı böyle bir komisyonun içinde neo nazili milletvekili bulunması abeste iştigal ve kimsede komisyona seçileceklerine dair ihtimal vermiyor. Ama bazen “evdeki hesap çarşıya uymaz” demiş atalarımız.
Beklenmedik bir şey gerçekleşiyor, komisyona 22 oyla bir neo nazi milletvekili seçiliyor!
22 oy! Hani 8 milletvekilleri vardı? Meğer diğer partilerden de oy veren olmuş.
İşin acı yanı, şayet o neo nazi milletvekili seçilmeseydi komisyon oluşturulamayacaktı! İroni sanmayın, yazdıklarım yukarıda verdiğim linkteki haberin özetidir.
“Ne pişkinlikmiş” demeyin, adamlar gücü bir yerlerden alıyorlar. Nerden mi? Erkekler, erkek şampuanla yıkanıyor ya
(bknz; >> link
Hiç samimi gelmiyor biliyor musunuz? Ölen Türk göçmenlerini katillerini lanetleyenler, kendi içimizden sandığımız güya aynı kanı taşıdıklarımız, Sivasta 37 insanın ölümüne sesiz kalan, Fransa’da Musevileri katledenleri baş tacı yapan aynı kişiler. Fazla zorlamayın kötülük içinizde.
Daha bitmedi. Almanya’da bundan böyle Federal polis istediği yerde ten ya da saç renginden şüphelendiği kişileri durdurup kontrol etme yetkisine sahip ve uygulamaya karşı çıkanlarda sorgusuz sualsiz tutuklanıyor, kaynak >>> link
Birkaç hafta önce yaşanan bu olayda tutuklanan şahıs uygulamaya karşı mahkemeye başvursa da nafile haksız çıkıyor!
Burası, ne 1960’ların Martin Luther King Amerikası nede Apartheid’a karşı verdiği mücadele yüzünden ömrünün yarısını hapiste geçiren Nelson Mandela’nın Güney Afrika’sı, burası Almanya.
Türkiye + Deutschland = Täuschland!
İki damla gözyaşımla
Satıldım pazarlarda
Kırdılar yüreğimi
Kırdılar azarlarla
Sürgünlere yolladılar
Sabah dörtte yağmurlarla
Ben yandım
Siz yanmayın Allah aşkına link
Support Your Local Football Team
GALATASARAY
ISTANBUL

Münferit#19
Ayinler
Her Pazar yapılan ayinin sonunda aynı seremoni tekrarlanır.
Trenle deplasmana gidiyorsan en geç 2 saat önce istasyonda olmalısın. Bu mümkün değil, her defasında geç kalanlar vardır, geceyi yeni bitirenler sallana, sallana istasyona gelirler. Elleri titrer, ayakta zor dururlar ve başlar hepsi sigara ya da toz otlanmaya. Bazıları yolsuzdur para dilenir sonra herkes bir orta koy yapıp garibanlara para toplar.
Sabahın köründe istasyonda davar sürüsünü kontrol etmekle görevlendirilen polislerin suratlarından gerginlikleri uzaktan belli olur. Can sıkıntısından coplarını çevirerek, sinsice miğferlerinin içinden yüzüne pis, pis sırıtırlar, her lanet olası pazar aynı şeyleri yaşarsın.
Trenle deplasmana gitmek berbattır, sakın lüks yolculuk sanma. Herkes üst üste yatar, 8 kişilik kompartımanı 18 kişi bölüşür. Köpek öldürenle karışık esrar içmekten vücudun öyle bir uyuşur ki, trenden inerken kendini yeni ameliyattan çıkmış hasta gibi hissedersin.
Yolculuk esnasında geyik gırladır, geçmişte yaşanan mevzular tazelenir ertesi günkü rakibe hazırlık yapılır. Trenin her durduğu istasyonda, hele birde düşman şehirse şayet, pencereyi açar peronda bekleyen yolculara basılır küfür. Garda bekleyen güzel kadına laf atarsın ya da sevgili çiftler romantizme dalmıştır trenden gelen gürültüler üzerine kâbus görmüş gibi pembe rüyalarından uyanırlar. Bazı istasyonlarda yolcuları koruma amaçlı özel güvenlik güçleri siper oluşturur, eline geçirdiğini fırlatırsın üzerlerine.
D. o gün tek başına yola çıkmıştı artık sürünün bir parçası değildi. Yaşı kırka dayanmış, içi öfkeyle dolu münferit sıradan bir adam. Yolculuğu sıkıcıydı, vardığı yerde diğerleri ile birleşip stada gideceklerdi.
A. P. ve G’ de o sabah erken kalktılar, ortalık hala karanlıktı. P., C.’ nin evinde kalıyordu.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun damlaları pencereye değil sanki beyninin içine vuruyordu. Hala sarhoştu bir anda toparlanmalıydı birazdan arkadaşları gelecek yola çıkacaklardı. Demeye kalmadı o sırada dışarıdan korna sesleri duydu, tam üç kez.
Avazı çıktığı kadar bastı küfürü, tam üç kez;
“am… k…..m çocukları gece yarısı ulan millet uyanacak”
Onun bağırmasına komşunun köpeği başladı havlamaya, tam üç kez.
P. ceketini alıp kapının önüne çıktı ama ayakta zor duruyordu, karşı kaldırımda çalışır halde bekleyen mor renkli twingo kilometrelerce uzaktaydı. Birileri bağırıyordu arabanın içinden, bunlar A. ve G. olmalıydı;
“ hadi koçum hadi geç kaldık çabuk ol”
“patlama lan geldim”
G. arka kanepede kıvrılmış uyuyordu.
“Buna ne oldu böyle, komaya girmiş?”
“Dün akşam çok geç oldu be”
“D. ‘ye telefon açtın mı?”
“O saat 7’de trenle gelecek, stadın önünde buluşacağız”
“hadi o zaman niye bekliyoruz?”
A. twingonun gaz pedalını dibine kadar bastı, ıslak asfaltın üstünde kızak gibi kayıyordu ufak araba. Yağmurun şiddeti gittikçe artmıştı, P.’ nin kafası hala bulanıktı. Öyle ki bir ara arabada değil de, kendini fırtınaya kapılmış balık teknesi içinde sandı.
“yavaş lan, tek parça varalım”
Bu P.’ nin A.’ya son sözü oldu, düşman şehre kadar tek kelime konuşmadılar.
P. bir sigara yaktı buharlı araba camından daldı uzaklara, yüzyılın bitmesine 2 ay kalmıştı ve onlar belki bugün biten milenyumun son kahramanları olacaklardı, ölü ya da diri ne fark eder ki.
All Cops Are Bastards 1926
Her Pazar stadın önünde buluşurlardı, artık tribün ile pek bağlantıları kalmamıştı. Sırf beraber olmak için bir araya geliyorlardı. Bir zamanlar ,10 metre uzunluğunda, mor renkli bir bez parçasının arkasında gururla temsil ettikleri Kulüplerinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sürüden ayrılmışlardı, farklı tribünlere gidiyorlardı, seyircilerin arasında, anonim. Fakat tribünü bilenler agresif duruşlarından onları yinede tanıyordu. Artık kendi kafalarına göre takılıyorlardı, ön cephede durmaktan bıkmışlardı. Bir zamanlar koydukları büyük hedefler hüsrana dönmüştü. Şimdi kalabalığın içinde sıradan biriydiler, masum görünüp tanınmadan düşmana en büyük zararı vermekti amaçları. İşte bunlar ACAB 1926 grubuydu….devam edecek.
Akıllarda Kalan
Bu sabah göze çarpanlardan iki tanesi
Yukarda gördüğünüz pankartı dün akşam Schalke 04- Athletico Bilbao Euroleague müsabakasında açıldı. Schlake taraftarlarının İspanya'da bilet fiyatlarının pahalılığına dair uyarıları. Yazının Türkçe çevirisi;
GİRİŞ 90€ avro=dakikası 1€ avro
Futbol maçına geldik, Telefon seks yapmaya değil!
Diğer önemli konu, dün akşam 5N1K programında Uğur Meleke'nin Başbakan ve TFF başkanının yaptığı açıklamalara getirdiği yorum;
Esas UEFA Ceza Verirse Türk Futbolu BATAR!
Geldik mi zurnanın zart dediği yere. Dün akşam rte’nin yaptığı açıklamaya bugün TFF başkanı YD destek verince Türk futbolu ucu görünmeyen karanlık tünelin içine girdi, gözünüz aydın!
Önce başa gelip Başbakanın İngilizlerden verdiği örneği ele alalım.
1985 yılında yaşanan Heysel faciası sonrasında UEFA İngiltere federasyonuna 3 yıl men cezası verdi, bunun üzerine Margaret Thatcher “Bizim hayvanlara 3 yetmez toplam 5 yıl ceza istiyoruz” deyip kendi tasarruflarından iki yıl daha ekledi.
Peki, neden Thatcher bu yola başvurdu?
1.) İngiliz futbolu o yıllarda holiganizmle boğuşuyordu, bu sade birinci ligde değil tüm lig müsabakalarında gelenek haline gelmişti. Benim yaşımda olanlar 1980 senesinde İtalya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonasını hatırlıyordur, İngiltere-Belçika maçında sis bombası atan İngiliz taraftarları kendi oyuncularının zehirlenmesine sebep vermişlerdi. Kısacası İngilizler sade kendi topraklarında değil gittikleri tüm Avrupa ülkelerinde vahim olaylar çıkarıyorlardı ve uluslar arası büyük bir problem haline gelmişlerdi.
2.) Heysel faciası ile Türkiye’de şike skandalını karşılaştırmak resmen cahilliktir, iki olayın arasındaki fark gece gündüz gibi. Heysel’de olanları tekrar buradan okuyabilirsiniz >>> Mentalita ULTRAS#13 Heysel,Bir Trajedinin Anatomisi
3.) Gördüğünüz gibi Heysel faciası bambaşka bir olay. Ortada 39 ölü var, tutuklanan 26 kişi bir süre sonra delil yetersizliği yüzünden serbest bırakıldı. Bunun üzerine ölü yakınları İngiliz hükümetine büyük tazminat davası açtılar. Margaret Thatcher bir vicdan muhasebesine girerek UEFA’nın verdiği cezaya 2 sene kendisinden ekledi, malum bir yığında tazminat ödediler.
Başbakan ve TFF başkanına göre 5 yıl cezayı göze alarak İngilizler gibi ülke futbolunu geliştirecekler, rte ne dedi? “8 kulüp küme düşerse Türk futbolu biter” .
PALAVRA!
Esas UEFA Ceza verirse TÜRK FUTBOLU BATAR!
Türk futbolu kendi içinde rekabet edecek güçte değil! Şu anda bile edecek ortam yok. Şayet Avrupa kupalarından men edilirse 4 büyükler dışında kalan kulüpler biter tükenirler. Mevcut düzen dört büyük üzerine kurulu, inanın Bursa Sporun 5. Şampiyon olduğunu Bursalıların dışında çok az kişi biliyordur, bilenlerde büyük ihtimal unutmuşlardır. UEFA, TFF’ ye ceza verdiği takdirde kulüp takımlarıyla birlikte tüm milli takımlarda etkilenecek. Soruyorum, altyapısı Almanya kaynaklı olan ülke uluslar arası rekabette katılamadığı takdirde Avrupa kökenli Türk futbolcular gelir mi?
İngiliz kulüpleri 5 yıl Avrupa kupalarından men edildiler fakat gözden kaçırdığınız bir şey var, İngiliz Milli takımları bu süre içinde ceza yemedi! Böylece altyapıdan yetişen ve kulüplerinde yıldızlaşan oyuncular uluslar arası tecrübe edinme fırsatı buldular. Diğer yandan futbolun beşiği Britanya adasında her iki kişiden biri futbol eğitimi alıyor, ülkeyi büyük bir futbol tutkusu sarmış. Üstelik İngilizlerin büyük çoğunluğu Avrupa kupalarına karşı kendi içlerinde yaşadıkları rekabeti daha cazibeli görüyorlar.
Türkiye’de durum nasıl acaba, kaç kişi doğru düzgün futbol eğitimi alıyor? Futbolu geçtim spor eğitimi bile okullarda kısıtlandı, münferit olarak çok sayıda kişi ciddi anlamda sporla meşgul olmuyor. Size çarpıcı bir örnek, geçen gün TFF ikinci başkanı Ufuk Özerten süper finali tanıtırken yaptığı konuşmada “ 40-45 yıldır futbolun içindeyim, seyirci olarak başladım” sözleri Türk halkının futbolla ne gibi meşgul olduğunu gözler önüne seriyor. Kimse gücenmesin, sade Fanatik SEYİRCİSİNİZ!
Her şeyi göze alıp Türk futbolunu uzun yıllar uluslar arası rekabetten uzak tutmak, futbol seyircisini küstürmek anlamına gelir. Kimse çocuğunun rızkını kesip bu yalan düzene bilerek ortak olmaz, ne kombine satılır, ne ürün, ne de dekoder. “Körlerle sağırlar, birbirini ağırları” oynarsınız.
An itibariyle Türk futbolu bir başka tehlike ile karşı karşıya, FIFA yaptırımları! Türk futboluna üst düzeyde siyasetçilerin resmen müdahale ettikleri açıkça ortada, hatırlayın iki sene önce Nijerya Devlet başkanı Goodluck Jonathan direk futbola müdahale ettiğinde FIFA’ dan ültimatomu yemişti! Kaynak >>> link
Unutmadan, şayet TFF ortada suç işlendiğini bildiği halde şikeye karışan kulüplere ceza vermeyip Avrupa'dan men edilmeyi göze alıyorsa açıkça suç işlemiş olur! Ve bu durumda istisnasız tüm ülkedeki profesyonel kulüplerin lisansı UEFA/FIFA tarafından iptal edilir!!!
Konyak?
Süper Kılıf
UEFA bizimkilere çabuk davranın erken karar verin mümkünse play off oynanmadan önce olsun dedi. Peki, onlar ne yaptı? Play offun adını “süper final” olarak değiştirip süper bir kılıf uydurdular. Akıllarınca UEFA’yı ters köşeye yatırmak istiyorlar.
Ülkenin başbakanı da garip biri, oda UEFA’ya yol gösteriyor, “İngilizler 5 yıl ceza aldı kendi aralarında oynadılar sonra dönüp şampiyon oldular”. Üstelik şikeyi kabul ediyor başbakan ama “sahaya yansımadı gelin sistemi değiştirin” gibi utanmadan böyle saçma fikirler ortaya atabiliyor. Baktılar çıkış yolu yok dünya âlemi kendilerine benzeterek yırtmaya çalışıyorlar.
Biri bu adama çıkıp “başgan biz Euro2020 ve Olimpiyatlara aday olduk bu adamların dediğini yapmazsak babayı alırız” demeli yoksa durum vahim! Ahlaksız oldukları gibi arsızlıkta da kimseye ödün vermiyorlar.
Konu spor organizasyonlarından açılmışken, hepinizin gözden kaçırdığı önemli bir şey var. Önümüzdeki sene, 2013’de U20 Futbol Dünya Şampiyonası Türkiye’de düzenlenecek, Mart ayı içinde fikstürler çekilecekti fakat FIFA şimdilik durdurdu büyük ihtimalle turnuvanın iptali söz konusu!
Siz böyle devam edin hepsi geçer....