Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör
Neueste Posts

Münferit#6

11. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Can havliyle attık kendimizi arabaya, her yerimiz kan içindeydi yaralarımızı saracak bez bulamayınca tozla dindirmek zorunda kaldık.


Yine arkadaşlarla deplasman yollarına düşmüştük. İçlerinden biri yolumuzun üstündeki kasabada parti olduğunu ve mola verme fikrini ortaya attı, hem açtık böylece karnımızı doyuracaktık. Aslına bakılırsa fena fikir değildi fakat bizdeki şans anca bu kadar olur, partide bir avuç güneyli karşımıza çıktı. Giriştik birbirimize, adamları perişan etmiştik ama şerefsizler boş gelmemişler, kalleşçe bizi kaba yerlerimizden doğradılar. Malum, bizde tabanları yağlamak zorunda kaldık.


Kasabadan ayrıldıktan sonra bütün gece direksiyon salladım maça yetişmeliydik, eğlence merakımız yüzünden epey zaman kaybetmiştik. Sahil yolunu tercih ettim daha kestirmeydi ama bana hiç bitmeyecek gibi geldi, tozdandı sanırım kafam iyice uyuşmuştu. Nihayet sabaha karşı kente ulaştık, önümüzde bizim deplasman tayfasının otobüsü göründü. Polis eskortu eşliğinde çevre yolunun son çıkışından şehre giriş yapıyorlardı. Bizde peşlerinden, sivil, kimseye çaktırmadan şehrin sokaklarına daldık, karşımıza birkaç yerli taraftar çıkmasını umuyorduk,  geceden kalan hırsımızı mutlaka birilerinden çıkarmalıydık.


Şehir sakindi, küçük çocuğun cinayetinin izleri hala silinmemişti her yerde resimleri asılıydı, duvarlar taziye mesajları intikam sloganlarıyla doluydu. O sırada etrafta bir gürültü koptu. Bizim rakibin Ultraları stada doğru gidiyorlardı köprü üzerinde ısınma amaçlı şehrin diğer takım taraftarlarıyla ufaktan kavga çıkarmışlardı, ama o ayrı konu. Bizde meydanda bulunan ufak bir pastanede kahvelerimizi yudumlarken uzaktan onları seyrediyorduk. Arkadaş iki cigara sardı, geceden son kalan tozu da üstüne cila yaptık, sanki vitamin C gibiydi illet. Meydan lacivert-kırmızı atkılı taraftarlarla dolmaya başladı, ufak çocuklar babalarının ellerinden tutmuş maça gidiyorlardı. Aralarında kafasını sıfıra vurdurmuş üzerinde yeşil pilot montlu dazlaklarda vardı. Kutsal mabetleri kuzey tribünün önünde toplanmış kapıların açılmasını bekliyorlardı. Garip bir halktı bu liman kentliler. Onlardan ne kadar çok nefret etsem de armalarına olan sevdalarına hayrandım. Kazandıkları son kupa belki asırlar önceydi ama hiç yılmadan her hafta sonu koşarak stada geliyorlar takımlarını destekliyorlardı.


Arabayı stadın yakınlarına park ediyordum ki, ortalık birden canlandı. Üç lacivert-kırmızılı genç, ellerinde kemer ve şişelerle üzerimize doğru geliyorlardı. “Oh be” dedim içimden nihayet, bizde bunu bekliyorduk;


“çıkın lan dışarı pis mor menekşeler”


“acele etmeyin o**** çocukları, bekleyin arabayı park edelim yanınızdayız”


Detaylara girmeyeceğim, 10 sene önce yaşadıklarımızın bir güzel intikamını aldık. Fazla dayanamadılar, çöktük üzerlerine yumruklarımız makine gibi çalışıyordu. Tam bir enerji boşalmasıydı, deşarj olma buna derim, seks kadar güzel. Ganimet olarak atkılarını alıp stada doğru yürüdük. Bize ayrılan sektöre geldiğimizde tayfada polislerle ufak dans yapmıştı.


Stada girmeyi beklerken 10 sene önceki olay aklıma geldi. Yine bu lanet olası liman kentine deplasmana gelmiştik. Maçı Arjantinli yıldızımızın attığı iki golle kazanmıştık zaten bunca yıl bize karşı fazla direniş gösterememişlerdi. Maç biter bitmez grupla birlikte bizi stattan çıkardılar, polis kortejinde tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ev sahibi taraftarları da aynı zamanda salmışlardı, köprü üzerinde bize küfür ediyor, bira şişeleri atıyorlardı. Onları engelleyen polis kordonu fazla dayanmadı, bizde korteji deldik. Hani filmlerde olur ya, uzun yıllar görüşemeyen iki sevgili birbirlerini görünce kucaklaşmak için koşuşurlar. Dışarıdan bir yabancıya öyle gözüküyordu belki, ama biraz sonra feci bir meydan muharebesi olacaktı. Sıkı çatıştık, kemerler, fişekler, sopalar. Şiddetli ve bir o kadar zevkli. Polislerde geri kalmadılar, coplarla tüfek dipçikleri biber gazıyla zorla iki grubu ayırdılar. Yüzümüz, gözümüz şişmişti. Aslında iki tarafın istediği olmuştu ve fazlasına gerek yoktu herkes evine gidebilirdi. Fakat liman kentlilerin öfkesi henüz dinmemişti daha kötü şeyler bizi bekliyordu.


Tren istasyonunu yakınlarında kortejden ayrıldık, karnımız açtı büfeden yiyecek ve su alıp gruba geri dönecektik. Tam ayrıldığımız sırada ıslık sesi duyduk, görevli bir polis çalmıştı. İlk başta önemsemedik meğer pusuda bekleyen lacivert-kırmızılı taraftarlara bizim geleceğimizi görünce işaret vermiş şerefsiz. Tuzağa düştüğümüzün geç farkına vardık iş işten geçmişti. Hadi üç beş kişi olsa neyse durur kapışırdık ama bunlar çoktu. Yaklaşık 40 kişilik grup bize doğru hızlı adımlarla yaklaşıyordu, artık tabanları yağlamaktan başka yapacak fazla bir şey kalmamıştı.


Hayatımda bu kadar koştuğumu hatırlamıyorum, istasyona ulaşmak için alt geçitten gitmek zorundaydık.Bir ara kalbim duracak sandım, lanet olası alt geçit o kadar uzundu ki koşmakla bitmiyordu. Lacivert-kırmızıların nefeslerini ensemizde hissediyorduk her an yakalayabilirlerdi. Geçittin diğer ucu istasyon meydanıydı, ne yapıp edip oraya ulaşmalıydık. Maalesef diğer iki arkadaşımı yakaladılar bir tek ben kalmıştım. Tek kurtuluşum meydana ulaşmaktı,  belki birileri beni görür ve polis çağırır diye ümit ediyordum “Mentalita Ultra” umurumda değildi canım daha tatlıydı.


Nihayet meydana ulaştım, hala peşimdeydiler. Düşündüğüm gibi istasyonun önü kalabalıktı. Pazar gezisinden dönen insanlar ve onları koruyan görevli polislerle doluydu. Ben ise başka yolu seçtim, önümde duran boş taksiye atladım;


“yürüüü, bas gaza adam”


Taksi şoförü şaşkın vaziyette bana bakıyordu.  Ben ise ısrarla“yürüsene be adam peşimdeler ne duruyorsun” diye bağırırken saçlarımdan birileri beni çekip dışarı çıkardı. Yumruklar, tekmeler, sopalar. “Tamam” dedim buraya kadarmış, bu sefer eşek cennetini boyladın D. Kendimden geçmiş savunmasız şekilde yerde yatıyordum, onlar ise durmadan çalışıyorlardı dinmemişti öfkeleri. O arada iki el silah sesi duydum, benim kurtuluşum olan silah sesleriydi. Darbeler durmuştu, vücudumda yavaştan acı bir sızı başladı. İki gün sonra gözlerimi hastanede açtım. Ağzımda fazla diş kalmamıştı, zor nefes alıyordum. Akciğerim ağır darbeler yüzünden kalıcı hasar almıştı, sol gözümle bir daha dünyaya net bakamayacaktım.


Hasar tespiti bunlarla sınırlı kalmamıştı. İmdadıma yetişip silahını ateşleyen polis bana dava açmış ihaleyi üzerime yıkmıştı. Hastaneden taburcu olduktan sonra kasıtlı adam yaralama ve çevreye zarar verdiğimden dolayı üç ay hapse mahkum oldum…..devam edecek.

Weiterlesen

Başın Öne Eğilmesin !

8. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

                                                     KAPTAN SABRİ SARIOĞLU !

sabri_sarioglu.jpg

Weiterlesen

Today is GALATASARAY

7. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

253550-die-fans-von-galatasaray-und-fenerbahce-sorgten-fuer.jpg

Are you ready for the spirit of GALATASARAY ?

Weiterlesen

Münferit#5

4. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

D. gruptan ayrıldı çünkü girilen yol hoşuna gitmiyordu. Çoğu kişi ortak davaları ve tutkularından uzaklaşmış sade kendilerini öne çıkarma, reklam peşindeydiler. Hatta bir ara Ultra olmaktan bile vazgeçmişti, çatışmalardan, polis baskılarına karşı verilen mücadeleden bıkmıştı. D.’ Ye en çok koyan grubun içine yeni katılanların işi ticarete döküp rant yapmalarıydı. El altından karaborsa kombine bilet satmalar, grup ürünleri satışlarının artması. Kulüple işbirliği yaparak stadı doldurma ısrarı, sürekli medya manşetlerine çıkma hevesi. Röportajlar, paneller, basın açıklamaları, kamuoyu önünde siyasi görüşler hakkında gereksiz tartışmalar. Bazılarının tribün üzerinden yaptığı kara para aklamaları. İğreniyordu. Şimdiye kadar inandığı, tribünü kutsal yapan değerler bir anda ortadan yok olmuştu.


Grup artık raydan çıkmıştı. Bir zamanlar hayatının önemli parçası olan, uğruna canını feda ettiği, çatışmalarda ön safta durduğu. Birçok maçta sete çıkıp binlerce insanı yönlendirdiği grup kabuk değiştirmişti. Sette durduğu gözünde canlandı, stada ilk kez gelen ufak çocuk gibi heyecanlı hissediyordu her defasında. Yaptığı bir el işaretiyle insanlar şarkılar söylüyor, hoplayıp zıplıyor, ıslık çalıyor sonradan yine bir işaretle susturuyordu. Hepsini geride bırakıp gitti, grupla birlikte geçirdiği 12 yıl sona ermişti. Kimseyle hiçbir tartışmaya girmedi, çoğu kişi neden ayrıldığını biliyordu ve onunla aynı fikirleri paylaşan bir avuç arkadaşı da peşine takıldı.


İç sahada gruptan ayrı tribünde maçları takip ediyorlardı, lakin yeni bir pankart yapıp grup kurulabilirdi ama tribünün kemik tayfasıyla sıkıntılar çıkacağı kesindi ve bu durumda devletin baskı mekanizmasını devreye sokup tribünün tümüne zarar verebilirdi. Bu sebepten dolayı bağımsız takılmaya karar verdiler. Deplasmanda birlikte hareket ediyorlardı, gelenlerde zaten diğerlerinden farklıydı. Sert tiplerdi, sizin anlayacağınız aynı bir zamanların I.C.F. gurubu gibi takılıyorlardı. Kendilerine A.C.A.B. denmesini istiyorlardı ve gerçektende bu sloganı benimsemişler her gittikleri yerde uyguluyorlardı. D. Başka şehirde yaşıyordu ve maçlara gelmesi için her hafta sonu büyük fedakârlıklar yapmak zorundaydı. Şöyle düşündüğünde bu maçla birlikte üç yüzü aşkın deplasman maçına gitmişti belki daha fazla olabilirdi tam bilmiyordu rakamını.


Malum, bir sürü kavgalara girmiş çok dayak yediği de olmuştu. Bu süper kahraman adamlar her hafta sonu, polis barikatlarını yıkmak, büfe yağmalamak, gittikleri şehirlerde kavga çıkarmak. Tribünlerde rakipleri tezahüratlarla susturduğunu, her kavgadan kahraman olarak çıktıklarını sanmayın. Kim böyle olduğunu anlatıyorsa YALAN SÖYLÜYOR! İnanmayın. Büyük gruplarda mağlubiyetler aldılar, yoksa büyük grup olamazlardı.
C. Şehrinde girdikleri çatışmada olduğu gibi….devam edecek.

Weiterlesen

Bugün Günlerden GALATASARAY!

3. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Ua_Kar---Kopie-1.jpg

Maç günleri interneti açtığımda ilk işim onların sitesine girmek olurdu. Kötü günler yaşıyorduk ama " ele güne KARŞI saldır Galatasaray" yazılarını okumak binlerce kilometre uzakta gurbet ellerde ilaç gibi geliyordu. Aradan tam bir sene geçti unutmadım ve unutmayacağım, size söz! Ne Ali Sami Yeni, nede içini dolduran efendilerini. Karşı, Sultans, Hell, Parçalı....

Weiterlesen

Happy New Year

1. Januar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Against_Modern_Casual_Stickers_by_Savoirfaire_Roma.jpg

Against commercial.....EVERYWHERE !!!

Weiterlesen

All My Loving....

31. Dezember 2011 , Geschrieben von Erdal Güngör

 

 

 

Weiterlesen

Münferit#4

29. Dezember 2011 , Geschrieben von Erdal Güngör

Evden ayrıldıktan sonra ilk işim kitapçıya gitmek oldu. Tüm yazılarım, önemli toplantı dokümanları ve diğer evraklarımı yedeklediğim disk yanlış ellere düşmemeliydi. Şu anda tek güvendiğim insan kitapçı kalmıştı, ortalık yatışana kadar evraklarımı ona verdim. Ve bir gün, zamanı geldiğinde yayınlayacak tek kişi yine o olacaktı.


V.M. tek dünyası, varı yoğu sahip olduğu küçük kitapçı dükkânıydı. Bir mucize şekilde hala kapanmamıştı, biz yazarların ve tribün dünyasından anlatılacak hikâyesi olan herkesin buluşma noktasıydı daha net değimle rotasını şaşırmış gemilere kucak açan limandı küçük kitapçı dükkânı. V.M. hakkında günlerce haftalarca çok şeyler anlatılır, aslında onun üzerine ayrı kitap yazılmalı. V.M. bir bilim adamıydı, araştırmacı tarihçi. Büyük bir profesör olabilirdi ama o ömrünü sokak üniversitesine adamıştı. Yıllar önce başkente yaşarken, ultra hareketinin önemli parçası olmuştu ve bundan büyük gurur duyuyordu. Yaşı yirmi değildi artık, iki misliydi hatta daha fazla ama hiç göstermiyordu.


O bir dazlaktı, kolları dövmeli, üzerinde Fred Perry kazağı olanlardan. Tıraşlı kafasının içinde saat gibi çalışan bir beyin taşıyordu. Tribünde önemli birisiydi, sade formanın kutsal renkleri ve arma uğruna çatışmalara girmişti. Vazgeçilmez şiddetten kopamıyordu. Fakat V.M. ’ye göre şiddetin sosyolojik ve politik boyutu vardı. Tribünden kendi isteğiyle ayrıldı, yinede hiçbir zaman sevmekten vazgeçmedi ve gelişmesinde de önemli rol üstlendi. Bir gün oturdu kendi tribünü ve diğer tribünler üzerine yazmaya başladı. Bilim adamı olmasından dolayı kamuoyu tarafından ciddiye alınıyordu. Keskin zekâsı ve amansız eleştirileriyle Ultra’ları topluma kötü etiketleyenlerin oluşturduğu önyargılarını birer, birer yıkıyordu. En ince detayına kadar ultras hareketinin gerçeklerini insanlara anlattı, buda bir yerlerinden komplo teorileri uyduranları rahatsız ediyordu. Çünkü yalanlarıyla tek başlarına kalmışlardı.


Ve bir gün bu kitapçıyı açtı, tam karşısında birde radyo istasyonu vardı. Dükkâna herkese girip çıkıyordu, entelektüeller, anarşistler, dazlaklar, ultra’lar, sıradan vatandaşlar. Gelenlerin çoğu toplumdan dışlanmış insanlardı. Sorulduğunda “Ama ben onları çok seviyorum” diye cevap veriyordu. Dükkânına sarı kırmızı bayrağını astığı malum gün dediği aklıma geldi “ Bu dönemin isyanını futbol taraftarları başlatacak. Siyaset? Sokaktan tribünlere kadar!


V.M. kitabın üzerine uzun hikâyeler anlatmadan satmazdı. Kitabı satmadan önce ne gibi kitap aradığına dair binlerce soru sorar ve bir sürü tavsiyelerde bulunurdu. Karşı tarafın hoşuna gitse de gitmese de. “Hayır, onu alma bu kitabı al.” V.M. sayesinde ultra’lar üzerine yazmayı öğrendim. Doğru tarafta olduğumuzu bildiğimiz halde, başkaları ise ısrarla bizim yanlış yerde olduğumuzu iddia etse de onlara inat yazmak. Brechtin bir yazınsındaki gibi “Biz suçluyuz o yüzden köşede duruyoruz, çünkü diğer yerler dolmuş”.


İşte V.M. buydu, bir başka sahipsiz köpek. 4X4 metrekare büyüklüğünde, içinde beş bine yakın eserle dolu kitap dükkânında yaşıyordu. Benim gibi onu gün boyu bin birli türlü sorularla meşgul ederlerdi. Ama o usanmadan, üstelik ansiklopedik anlatımlarıyla ve büyük sabırla hepsini teker, teker cevaplardı.


Diski ona verdim, sonra kucaklaştık.


“Yarın yola çıkıyorum”


“Biliyorum, doğrusunu yapıyorsun. Bende senin gibi genç olsaydım aynı yolu seçerdim. Artık benim yerim burası, dünyayı dolaşmaktan usandım. Ve gitmemeliyim. Ama sen kaçmalısın, sakın beni ve bu kimsesizlerin tek limanı haline gelen dükkânımızı unutma. Topladığın tüm bilgileri bana yolla.”


“Tamam peki”


“Sürgünde yazarlar birliği kurma fikrin hoşuma gitti, fantastik ve birazda romantik havası var.”


“Gitme vaktim geldi, elveda V.M. elveda Ultra”


Dükkândan çıkarken masasına son yazdığım dokümanlarımı bıraktım “D. Grubu terk ediyor” başlıklı. Tüm geçmişte yaşadıklarım davamızın başlangıcı ve çöküşünü içeren bir hikaye. Ve V.M.her zamanki gibi masasına oturup okumaya başladı …..devam edecek.

Weiterlesen

Münferit#3

25. Dezember 2011 , Geschrieben von Erdal Güngör

Vakit tamam, birazdan sürgün günlerim başlayacak. Kenar mahallelerden karanlığın derinliğinde kaybolmadan önce Ultra Yazarların ortak buluşma noktası foruma son mesajımı yazmak için bilgisayarı açtım.


“Sevgili Yoldaşlarım ayrılma vakti geldi. Ömrümüzün geçtiği, büyüdüğümüz, davamız uğruna mücadele ettiğimiz. Ve şu karanlık dönemde sığınacak tek yerimiz olacak sokaklar bizi bekliyor. Yeniden ne zaman buluşuruz orası muamma. Açıkçası içimden bir ses tekrar görüşemeyeceğiz diyor. Farklı yerlere dağılacağız. Gittiğimiz yerde hatıralarımız canlanacak paylaşıp yazacağız bu kesin. Orası öyle bir yer ki, her kişinin kendisine ait bir hikayesi olacak. Zaten hepimizin kaderi birbirine benziyor, ruh eşi sayılırız. O yerde sevgili yoldaşlarım, özgürce, kimse bize engel olmadan, yasaklanmadan anılarımızı satırlara döküp tüm dünya ile paylaşacağız. Eski bir dostum bana eşlik edecek. Geçmişte kalan şanlı günlerimizi hatırlayacağız, sevgi ve nefretimiz devam edecek. Çevreden ve baskıdan yalıtılmış, gücümüz yettiği kadar yeraltında yaşayacağız. Tahminim ortalığın durulması üç ay sürer. Kendimize sahte isimler takacağız, arkasında gerçek insan olan aptalca adlar. Gerçekleri dünyaya yaymak için her defasında hikayelerimizi değiştireceğiz. Farklı statlar, farklı şehirler,  sade o günleri yaşamış her defasında okuduğunda yüreklerinde hissedenler bizim kim olduğumuzu bilecekler. Yoldaşlar, sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Geçmişte kalan anılarınız, yeni yaşadıklarımızı. Döktüğümüz göz yaşları, çektiğimiz acılar, yaşadığımız aşklar, sevinçlerimizi, uğruna akıttığımız kanlar hepsini kaleme alın satırlara dökün. Bu bizim ormanımız olacak, canlı kitaplar, yaşayan öyküler, şiirlerle dolu. Hiçbir yasanın engel olamayacağı, devlet güçlerinin şiddetinden uzak tertemiz bir yer. Şu anda sahipsiz köpekler gibiyiz, kızgın ve gururlu. Görüşmek üzere dostlarım, hayırlı yolculuklar dikkatli olun. Şunu unutmayın, kimse geleceğe inanmamızı yasaklayamaz!”


Yazım biraz abartılıydı ama geçmişte bağlı olduğum grubun adına yazdığım açıklamalardan ya da diğer okuduğum yazılarından farklı değildi. Gerilla tarzıydı, gizemli. Maksat takma kimlikle peşimizdeki polisleri yanıltmak. Aynı zamanda içimizden olanlara satır aralarında verdiğimiz mesajlar.


Tüm bilgilerimi diske yedekledikten sonra bilgisayarın fişini çektim. Son kez odamın içine baktım, her köşesi hatıra doluydu. Çatışmalarda rakiplerden aldığımız atkılar, tribünlerde açtığımız koreografilerin resimleri. Bir anda canlandı yine hatıralar. Deplasmanda stada giderken kortejler, rakiplerle girdiğimiz çatışmalar, polisle kavgalarımız. Dudağımda acı bir gülümsemeyle evin kapısını kapayıp daldım karanlığa…..devam edecek.

Weiterlesen

Münferit#2

23. Dezember 2011 , Geschrieben von Erdal Güngör

İlk başlarda tribünümüzün lokomotif grubuyla birlikte hareket ediyorduk. Kimliklerimiz atkılarımızın arkasında gizliydi. Asla deplasman kaçırmazdık, bazen otobüsle bazen tren bazı zamanda otostop yaparak armanın peşinde koşuyorduk.


Sonra yazmaya başladık, İngiliz “Hoolwriter” yazarlarından esinlenmiştik. Bazıları yazmayı kendine terapi olarak görüyordu, kimileri yolunu buluyor, kimileride tarih sayfalarına not bırakmak istiyordu. Yazılarımızla kendimize bir kimlik oluşturduk, ultra hareketini de yönlendiriyorduk. Farklı renklere gönül vermiş olsakta sonuçta davamız aynıydı hepimiz tribüncüydük.  

 

Ve bir süre sonra ortak toplantılar düzenlemeye başladık. Fırsat buldukça kitap fuarlarında buluşuyorduk, konserlerde ya da maçlarda. Tuhaf duyguydu, çoğu kez müsabakalarda karşı karşıya gelip kafamızı gözümü kırmıştık. Zevkli geçen çatışmalarımız kadar karşılıklı oturup dava üzerine tartışıp konuşmakta bizlere büyük huzur veriyordu, rahatlıyorduk. Mazoşizm?  Hayır,  irrasyonel.


Toplantılarımızda karşılıklı hikâyelerimizi paylaşıp, yazılarımızın üzerine tartışıyorduk. Ve böylece Ultra-Yazarlar birliği oluştu. Resmi değildi ama tüm tribüncüler bize saygı gösteriyordu. Kaleme aldığımız yazılar tribün kültürünün ayakta kalması için büyük önem taşıyordu. Birkaç prensip kararları aldık, asla sistemin parçası olmayacak burjuva akımlara kapılmayacaktık. Yalnız öyle durum oluştu ki, farkında olmadan yeni bir edebiyat tarzı yaratmıştık. Maalesef 2 Şubattan sonra her şey değişti. O güne kadar koruma şilti sandığımız yazar kimliklerimiz bir anda parçalandı. Yazılarımızla davaya uzak kalan kamuoyunu aydınlatmayı çabalarken emeklerimiz bir kalemde silindi fişlendik.


Suçumuz, 30 yıl boyu çatışmalarımız, Ultra hareketini yayıp tüm ülkede düşmanlığı pekiştirmek, halkı huzursuz bırakmak ve genç nesilli yazılarımızla zehirlemekti.  Futbol müsabakalarını gerekçe olarak kullanıp, bazen organize, bazen de münferit, etrafa şiddet saçıp insanlara işkence yapmakla suçlanıyorduk. İtitiraf etmelyim, bazı çatışmalarımız futbol ile hiçbir alakası yoktu. Cigara, alkol, toz, kadınlardan kadar şiddetten de büyük zevk alıyorduk. Biz aslında bağımlıydık yokladı mı dindirmeliydik içimizdeki canavarı.

 

Onların gözlerinde Ultralar, kanunsuz, kalpazan, şiddet eğilimliydi. Kendi deyimleriyle, medeni topluma zarar veren, sisteme çomak sokan parazitler. En tehlikeli yönümüz, modern futbola engel olarak ülke ekonomisine büyük maddi zarar açmaktı. Ama işlerine geldi mi bizi övmekle bitiremiyorlardı, süslü tifolarımıza methiyeler düzerek göklere çıkarıyorlardı, takımın vazgeçemeyeceği 12. Adam oluyorduk bir anda. İşleri bittiğinde de ellerinin kiri gibi bizi silip atıyorlardı.


Bir noktadan sonra doğru ile yanlışı, kötü ile iyiyi ayırt edemez hale geldik. Ultra demek kırmızıçizginin kenarında yaşamaktı hatta ötesine geçmek. Örneğin çatışmaları suç olarak görmüyorduk, bize göre oyunun parçasıydı. Sonra her şey değişmeye başladı, insanlar değişti. Kimileri kendini ulussal medyaya sattı. Kutsal geleneklerimizi bir kenara atıp televizyon ekranlarını, gazete manşetlerini süslemek daha çok hoşlarına gidiyordu. En büyük hata ise markalaşmaktı!

 

Çöküm markalaşmayla başladı, bize ayrılan tribünün biletlerini gruptan olmayanlara pazarlamak, grup dışındaki şahıslara ürün satmak vs. Kısacası paranın buyruğuna girilmişti ve esas hedeften uzaklaşıldı, profesyonel marjinal tribüncüler türemeye başladı.


Gün geçtikçe rakiplerimizle çatışmak zorlaştı fakat diğer yandan istemeyerekte olsa yeni hedef oluştu “polis”. Bu hedef bir süre sonra hepimizin ortak düşmanı oldu! Bunları gören devlet boş durmadı, eskisi gibi pasif değildiler bu sefer en sert şekilde üzerimize geldiler. Yeni yasalar çıkarıldı, peşimize muhbir taktılar, statlar kameralarla donatıldı, taraftar kartları çıkarıldı, deplasmanlar yasaklandı, terörist olarak fişlendik. Kafalarına estiğinde evimizden gelip alıyorlardı ya da durduk yerde sokakta gezerken tutuklanıyorduk. Parola,  SIFIR TOLERANS….devam edecek.

Weiterlesen