Münferit#24
(Romanı baştan takip için buradan >>> Münferit, Bir Ultras Romanı)
Tren gece karanlığı içinde hızla ilerlerken bende gelen e-mailleri okumakla meşguldüm. Uykum kaçmıştı ve Lugano’ya birkaç saat daha vardı.
“Selam puşt, bende unuttuğun yazılarını yolluyorum. Kendine dikkat et dostum bol şans, hoşça kal.
Sevgiler Saveiro”
Münferit Manifestosu
Normalde gruba takılıp otobüs ya da trenle deplasmana gidiyorduk. Çoğu kez kulüp özel tren ayarlıyordu, ta ki Salerno tayfası Piacenza dönüşü treni ateşe verene kadar. Mentalita ULTRAS#23 Kuzeyden Güneye
Nedense o gün grupla birlikte gitme niyetimiz yoktu. Osuruk, ayak ve ter kokusuna bürünen kompartıman, içerde cigara dumanından komaya girenlerin arasında onca yolu çekmek işimize gelmiyordu. Hele o klasikleşmiş Ultra’ mevzularına girmeye havamızda değildik. Esrardan, alkolden kendini kaybetmiş, yol boyu tezahüratlar söyleyerek kafa siken biriyle yan yana beş yüz kilometre yolculuk eziyetine canımız istemiyordu. Birde otobüste televizyon ve DVD varsa tam hapı yutuyorsun, saatlerce porno filmi seyrederek kalkık sikle yolculuk yapmak bir erkek için eziyet. Şehir girişinde polisin eskortuna takılıp iki saat şehir turu yaptıktan sonra maça girmeye niyetimiz yoktu.
Hayır, bu sefer kendi dalgamıza takılıp, kendi işimizi çevirmek istiyorduk aynı eski günlerde olduğu gibi. Düşman şehirde tanınmadan dolaşıp ıssız yerde yakaladıklarımızı eşek sudan gelinceye kadar pataklamak, sonra çaktırmadan tribünlerinin bulunduğu sokağa gelip hiçbir şey olmamış gibi çay kahve içip düşman tayfanın bilenmesine tanık olmak heyecan vericiydi.
Canımız eğlenceli şeyler çekiyordu, mesela elimize geçirdiğimiz tüm uyuşturucuları çekip geceden kalan sarhoşluğumuzu biraz daha uzatmak istiyorduk. Hani diskoteğe gidersin, biraz dans edip ilk tavladığın kaltağı pompalarsın ya, ona benzer bir şey.
Bugün heyecanı biraz daha yükseltip çılgınlık ötesi işler peşindeydik. Korkudan midemizin düğümünü çözecek tozu bir fırtta burnumuza çekip, sade iki kişi dışında kimsenin haberi olmadan Bergamo tribünü içine girdik. Yanlış bir bakış, ağızdan kaçan yanlış söz Azrail’e fazla iş bırakmayacaktı. İşte biz bunu istiyorduk, basit bir eğlence, tüm şansımızı zorlayıp kaderle iddiaya girmek, sıkıcı günlük hayattan kaçmanın en güzel yolu bu olmalıydı.
Ve sonunda gözümüze kestirdiğimiz iki budalayı kalabalık içinde pataklamak heyecanımızı doruk noktasına çıkaracaktı, bunu tatmak her şeye değerdi….devam edecek
Bir Bardak Suda Fırtına Koparmak!
Ey Galatasaray o kadar büyüksün ki paylaşılamıyorsun, uğruna gereksiz yere polemikler çıkaranlar dahi seni canından çok seviyor.
Ne gereği vardı? Aylarca sus, zamanında olanlara tepki verme şimdi kalk bir bardak suda fırtına kopar.
Yıllardır süren “liseli-alaylı” tartışmasının yeni boyutu, lüzumsuz gereksiz!
Haklı yönleri var tabiî ki, dışarıdan Galatasaray’a her isteyen üye olamıyor bazı kriterler yerine gelmeli. Sade liselilere kolaylık gösteriliyor, bence çok saçma yıllarca Galatasaray’a dışarıdan büyük destek verenler mekteplilerden az Galatasaraylı olamaz. Mekteplilerin diğerlerinden daha fazla Galatasaraylı olamadığı gibi(!) sevginin ölçüsü mü var?
Adnan Polat Başkan iken dışarıdan üyeliğe bazı kolaylıklar getirmeye çalıştı yinede istediği gibi olmadı, açıkçası bu konuyu pek takip etmedim çünkü kulübe hiç üye olma gibi niyetim yok.
Konu Adnan Polat’tan açılmışken, aylardır susan Galatasaray tribünlerinin “tek!” tribün grubu sudan bahaneler ortaya atarak Adnan Polat üzeri polemik çıkarınca yanlış anlaşılmasını normal karşılamalı. Elin oğlu da“nerden çıktı bu Polat sevdası” der!
Geçmişte sportif başarısızlığın tümünü Polat’a yüklersek haksızlık yaparız, 14 sene şampiyon olamamıştık o zaman Adnan Polat mı vardı?
Mali konuları üzerine konuşmaktan hoşlanmam yalnız şu kesin, Galatasaray vahşileşen endüstriyel futbolun kurbanı olmuştur. Beni rahatsız eden Adnan Polat maddi kaynaklar üretme amacıyla kutsal renklerimizi, armamızı değiştirmeye kalkışması. Galatlar mor, turuncu, pembe formalar aklıma gelince hala cinnet geçiriyorum.
Uzun lafın kısası, şu son çıkan tartışmalar lüzumsuz ve camiayı çok üzdü, kutuplaşıp birbirimize girdik.
“Biz deplasman kovalıyoruz, tüm branşlarda destek veriyoruz. Forma, ürün, kombine vb. satın alıyoruz kulübe üye olma en doğal hakkımız” diyorsanız ne kadar haklı olsanız da HAKSIZSINIZ! O zaman sizin desteğiniz karşılıklıymış!
Son olarak, madem “liseci” zihniyeti yıkıp Galatasaray’a kolayca üye olmak istiyorsunuz ki bu konuda yerden göğe kadar haklısınız, o zaman sizde tek tribün grubu olmaktan vazgeçin. Ve sizin gibi Galatasaraylı ama farklı düşüncelere sahip kişilere grup kurmasına müsaade edin!
“HAYIR!” diyorsanız, o “liseci” kafatasçılardan farkınız yok!
NO goal line technology!!!
2 Haziranda İngiltere-Belçika dostluk müsabakasında ilk kez resmen test edilecekmiş.
Kahrolsun fazla rant için futbolun ırzına geçenler!
Boşuna uğraşıyorsunuz, ne yaparsanız yapın futbolun temel içgüdüsünü değiştiremeyeceksiniz!
Futbol bizim, taşla kurulmuş iki kale birde plastik top fazlasına gerek yok!
NO goal line technology !
NO AL CALCIO MODERNO !
Ultras Alt Kültürü Ve Yanlış Anlaşılmalar!
Geçen bir dostumla “Ultras” üzerine tartıştık. Kendisi ultra hareketinin tribün kültürü olduğunu iddia etti ve klişeleşmiş şiddet mevzusularını ileri sürdü. Ultraların maçlara sade kavga çıkarmaya gittiklerini ve İtalya’da ultra hareketi bu yüzden büyük darbe alıp bitme noktasına geldiğini söyledi.
Zamanla şunun farkına vardım, Ultras hareketini çoğu kişi yanlış biliyor. Bu benim çok bildiğim anlamına gelmez, yanlış anlaşılmasın lakin bende ilk başlarda doğru algılayamamıştım. Sonra yaptığım araştırmalar Ultras hareketi bende tam anlamıyla tribün kültürü olmadığı kanaati oluşturdu.
Ultras hareketini anlamak için iki ayırmalı!
1. 1968 senesinde İtalya’da başlayan!
2. 1980’lerin başında Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılan!
Birincisine gelince. 1968 yılında kuzey İtalya’nın sokakları ve üniversitelerinde “lotta continua” adı altında parlamento dışı solcuların başlattıkları hareketi tribünlere taşıyıp sürdürmeye karar alırlar. İtalya’da başlayan Ultra hareketinin birçok dönüm noktası olmuştur. En güçlü ve anlamlı dönemi 1968-1979 yılları arasında geçmiştir. 1979 yılında “lotta continua” birliğinin dağılması Ultra hareketini olumsuz yönde etkilemiştir. Bazı büyük efsane guruplar parçalanmış ya da tamamen kendilerini fesih etmişlerdir.
1980 yılında başkent derbisinde işlenen Paparelli cinayeti parçalanmış Ultra hareketini bir başka yöne çekmiştir. Dağılan büyük grupların içinden ufak yeni gruplar oluşmuştur ve bunlar geçmişte ağabeylerinin yaptığı gibi delikanlıca çatışmak yerine kalleşçe bıçaklarla vb.ölümcül aletler kullanır. Önceden haberleşip belirlenen eşit sayıda çatışmalar, birbirine sinsice tuzak kurmak, bir kişi üzerine onlarca kişinin saldırmasına dönüştü.
Yalnız şunu herkes iyi bilmeli! İtalya’da başlayan ultra hareketi asırlardır süren mahalli milliyetçilikten etkilendiği kesin. Birde yirmi seneden fazla süren Andreotti hükümeti döneminde İtalya halkı arasında şiddet yaşamlarının bir parçası haline gelmiştir. Ve bu yüzden her Pazar günü statlarda yaşananları kimse yadırgamıyordu, ne zaman küçük çocukların olaylara karışıp vahşice yaralanıp öldürüldü toplumun dikkatini çekti.
Size tavsiyem İtalya’da başlayan Ultra hareketi ilginizi çekiyorsa ULTRAS TARİHİ yazısını okuyun!
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İkincisine gelince. 1980 yıllarının başında Ultra hareketi İtalya sınırlarını aşıp Avrupa’nın diğer ülkelerine yayıldı. İlk Fransa’da görülen Ultra hareketi buradan Portekiz, İspanya, Almanya, Avusturya, İsviçre vb. Son olarak da yeni oluşan doğu blok ve Balkan ülkelerinde de görülmeye başlandı.
Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılan Ultra hareketi tribünde başlamıştır ve İtalya’da olduğundan daha az siyasetle meşgul apolitiktir. Yinede bazı ülkelerin tribünlerinde devrimci hareketin sembolü haline gelmiş Che Guevara resimleri tribünlere asılır. Avrupa’da Ultra hareketi genelde apolitik duruş sergiler, siyasi olanlar genelde parlamento dışı solculardır. İtalya’da olduğu gibi sağcı Ultralar hiç yok kadar azdır, sağcı grupların hemen hepsi holiganizmle ilgilenir!
Ultra hareketi İtalya genelinde aynı olsa da Avrupa’nın her ülkesinde farklı yaşanır. Futbolun temel içgüdüsü “Şiddet” her zaman bu alt kültürün parçası olmuştur ve bu böyle devam edecektir!
Şiddettin de farklı boyutları vardır. Demin yazdığım “Futbolun temel içgüdüsü” mesela! Futbol temas ve mücadeleye dayalı takım oyunu olduğu yanı sıra, maç içinde zaman, zaman oyuncuların münferit güç ölçüşmesidir. Bir başka örnekte teknik direktörlerin kullandığı hatta defans oyuncularına emir ettikleri “top geçer adam geçmez” taktik açıkça şiddette teşviktir!
Ultralar arasında geçen çatışmalarda görülen şiddet futbolun temel içgüdüsüne dayanır ve modern futbola karşı bir protesto eylemidir. Günümüzde şiddetin boyutu değişti, meşale yakmak, küfür etmek, konfeti atmak şiddete karşı önlem amaçlı kanunların kapsamına girdi. Doğruyu söylemek gerekirse, delikanlıca eşit sayıda, yumruk yumruğa toplumu rahatsız etmeyecek yerlerde yapılan çatışmalara karşı değilim! Ama şuursuzca etrafta masum insanlara saldıran, esnafa ve kamu malına zarar verenlerden açıkçası nefret ediyorum!
Yalnız şunun da altını çizmeli, topluma çapulcu olarak yansıtılan Ultralar yoksul insanların yardımına koşan sivil toplum örgütü olduklarını çoğu kez kanıtlamışlardır!
Ultralar skora bakmaz, yıldız oyuncu romantizmi yapmaz, transferlerle ilgilenmez, kupalar şampiyonlukları pek önemsemezler.
Ultralar için her şeyden önce arma, kutsal renkler ve sahada takımın verdiği mücadele önemlidir.
Ultralar tamamen bağımsız hareket eder, kulüp yöneticileri ile gereksiz ilişkilere girmez, polis baskısı ve ulusal medyaya karşı renk ayırt etmeden mücadele eder!
Türkiye’de Ultra hareketi?
1990’lı yılların başında Galatasaray tribünlerinde görülen hareket, 2001 yılında yakılan meşaleyle tek çatı altında toplanıp çoğu taraftarı ümitlendirmiştir. Maalesef meşalenin ömrü kısa olmuştur!
Galatasaray tribünlerinde başlayan Ultra alt kültürünün bir kısmı 27 Eylül 2008 yılında toprağa verildi, geri kalanı da ASY stadı yıkıldıktan sonra kendini fesih etti!
Şu anda Türkiye’de Ultra hareketini yaşatmaya çalışanlar birkaç münferitin dışında tribün olarak sade Adana Demir spor taraftarlarıdır!
Ulusal medyanın manşetlerinden düşmeyen, televizyonlarda boy gösteren, diğer yanda futbolu kirleten taraftarı müşteriye çeviren yöneticilere sahip çıkanlar ASLA ULTRA OLAMAZLAR!!!
East Coast vs. West Coast Shit
İki rapçi 1990’lı yıllarının başında dünyayı kasıp kavuruyorlardı. Doğu yakasından(New York Brooklyn) nam-ı diğer Biggy Smalls aka. Frankie White aka. The N.O.T.O.R.I.O.U.S. BIG, gerçek adı Christopher Wallace. Öbürü Tupac Amaru Shakur, aslen doğu yakalı ama sonra Batı yakası Los Angeles kentine göç etmişler.
Tupac ve Biggy çok iyi arkadaştılar, ta ki 1994 senesinde tupac silahlı saldırıya uğrayana kadar. Birileri Tupaca saldırıyı Biggy Smalls yaptırdığını fısıldadı, bu sinsice bir yalandı. Ama tesadüfen saldırının gerçekleştiği gün Biggy’de aynı binada bulunan plak stüdyosunda kayıt yapıyordu. Artık her şey çığırından çıkmıştı.
Saldırıyı kimse üstlenmedi ve şimdiye kadar yakalanamadı. Fakat söylenenlere kulak verirsek o gün gerçekleşen saldırı tamamen iki dostu birbirine düşürüp olayı “Batı-Doğu” yakası savaşına dönüştüren ve bu durumdan büyük rant elde etmeyi planlayan plak endüstrisinin komplosuydu! Bunu yukarda koyduğum videoda Tupac açıkça itiraf ediyor ve diyor ki “sırf fazla albüm satılsın diye plak endüstrisi masum insanların kanına girip düşman ettiler.”
Benim garibime giden, ikisinin de bir gün faili meçhul cinayetlere kurban gideceklerinin bilincinde olmaları. Biggy kariyeri boyunca iki albüm çıkardı, ilki “ready to die”( ölmeye hazırım) ikinci ve son albümü “Life after death”(ölümden sonra yaşam). Ve ilginçtir, son albümü öldüğünden iki gün önce piyasaya sürüldü!
Tupac ise daha fazla albüm çıkardı, hayatta iken 4 toplamda 11. Tupac söylediği parçaların hemen hepsinde annesinin geçmişte aktif bir “Black Panther” üye olmasından esinlendiğini görmek mümkün. Tupac sürekli A.B.D.’de ki ırkçılığı, bilhassa siyah halkın sömürüldüğünü, adaletsiz düzene isyanı açık ve sert dille, kimseden çekinmeden ifade etmesi bazı kişileri rahatsız ettiği kesin. Fakat oda bir gün bu yüzden öldürüleceğini biliyordu, videoda dediği gibi,” Bir gün öldürüleceğim bunun farkındayım o yüzden her gün stüdyoya girip üç parça kayıt ediyorum, ben ölmeye hazırım.”
Benzer çekişmeyi ülkemizde görüyoruz. Yıllardır futbol taraftarlarının masum duygularınla oynayıp, birbirlerinle düşman ederek “endüstriyel futbol” adı altında halk sömürülüyor.
Biri geldi Galatasaray bayrağını parçalayıp yumruk şov yaptı;

Öbürü ise Galatasaray bayrağını Fenerbahçe stadının ortasına dikti;

Ve savaş başladı!
Yüzyıllık camialar arasında süren tatlı-sert rekabet şimdi bambaşka boyutlara ulaştı. İki kulüp taraftarı arasında geçen rekabet spor ya da futbolla alakası kalmadı tamamen zıtlaşma, sidik yarışına dönüştü. Futbolu pazarlayan çakalların sinsi “anti GS-FB” planı gerçekleşti ve 20 yıldır tüm hızıyla sürüyor. İlk başta fanatik yöneticiler ve emekli hakemlerle başlayan serüven son senelerde futbolla alakası olmayan(rok, bedri baykam, mehmet demirkol, cem dizdar, kaya çilingiroğlu vb. türevler) ama güzel konuştukları yüzünden sözde futbol camiası dedikleri ortamın içine girenler, Galatasaray-Fenerbahçe taraftarları arasındaki düşmanlık ateşi sönmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Söndüğü an ekmek teknelerinden olacaklarını çok iyi biliyorlar.
Yalnız şunu herkes iyi bilmeli, bu kalleşçe sürdürülen rekabet tribünlerin davası değil.
Bu, gerçek tribüncüleri statlardan uzaklaştıran zihniyetin, yerine getirdikleri şımarık paralı seyircilerin kavgası!
Artık öyle hale geldi ki, iki tarafında birbirinden farkı kalmadı sadece renklerinden ayırt etmek mümkün çünkü ikisi de aynı zihniyete sahipler.
Daha ne kadar böyle devam edecek?
Yazıyı Tupacın sözleriyle bitiriyorum;
“Tek başıma dünyayı değiştirmem, ama değişmesi için bir temel atabilirim!”
Futbol !

Futbol ölüm, kalım, onur, gurur, namus meselemizdir!
Bu hale gelmesinde bizim suçumuz yok!
Suç, futbolumuzu tekeline geçirenlerde!
Suç, kara para ile futbolu televizyon eğlencesine dönüştürüp kirletenlerde!
Suç, gözü doymayan şımarık oyunculara şuursuzca para saçan aptal yöneticilerde!
Suç, üniformalarının içinde kendilerini tanrı zanneden polis bozuntularında!
Futbolu bu pisliklerin elinden kurtarana kadar mücadelemiz devam edecek!
KAHROLSUN endüstriyel futbol ve yandaşları !
Bugün Günlerden GALATASARAY!
12 sene sonra yeniden bu görüntüleri seyrederken gözleriniz doluyorsa, devamı gelecektir.
Söz, sen nerede biz orada!
Pardon the way that I stare.
There's nothing else to compare.
The sight of you leaves me weak.
There are no words left to speak,
But if you feel like I feel,
Please let me know that it's real....link
Röportaj; John King
Alman futbol dergisi 11 Freunde yazar John King(Football Factory) ile yaptığı röportajı elimden geldiği kadar çevirmeye çalıştım. Kaynak >>> link
Durmadan İngiltere’yi örnek gösterenler, futbolu moda sanıp televizyondan, gazeteden takım tutanlar, mutlaka okusunlar!
John King, neden F.C. Chelsea küme düşmesini istiyorsunuz?
John King: Chelsea kümemi düşsün? Bunu iki yıl önce verdiğim röportajlarda sıkça dile getiriyordum. Evet, doğru biraz kışkırtıcıydı. Şöyle, bizde son zamanlarda çok moda taraftar türemeye başladı. Bu kişilerin bir sürü paraları var fakat kulübün tarihinden zerre kadar bilgileri yok. Belki küme düşersek bu adamlardan kurtuluruz.
Nerden aklınıza geldi?
John King: Size bir örnek vereyim. 20 Mayıs 2000 senesiydi, o gün Wembley stadında FA-Cup finali oynanacaktı, Chelsea- Aston Villa. Öğlen üstü birkaç arkadaşımla London’nun publarında oturuyorduk, etrafımda 500’e yakın ateşli Chelsea taraftarı vardı. Hepsi maça gitmek için dünyaları verirlerdi ama bilet bulmak için hiç şansları yoktu. Sonra Stamford Bridge stadına gittim, bir anda çehrem değişti. Etrafımı saran tipler galibiyet golümüzü atan oyuncumuzu tanımıyorlardı. Siz tanıyor musunuz?
Roberto Di Matteo?
John King: Süper adam, değil mi? Tam bir Chelsea’li! İki kere federasyon kupasını kazandı, birer kez lig kupası ve Avrupa Kupa galipler kupasını. Her neyse, 2000 senesinde federasyon kupasını kazandıktan sonra greve girdim. Kombinemi geri verdim ve o günden beri maçlara sık gitmiyorum.
Modern futboldan nefret ediyor musunuz?
John King: Modern futbol ile birçok şeyin değiştiğini, bu sebeplerden dolayı oyuncular ve taraftar arasındaki mesafenin büyüdüğünü. Ve o eski aile ortamının kaybolduğunu anlayışla karşılıyorum ama bu durumdan hoşlandığım anlamına gelmiyor.
Şampiyonlar Ligi finaline bakacak mısınız?
John King: Tabii ki. Belki giderim(düşünüyor) beklide gitmem. Sanırım çok pahallıdır(düşünüyor) Yanlış anlaşılmasın, ben hala futbolu seviyorum. Size anlatmak istediğim, benim zamanımda tanıştığım futbolla şimdiki arasında alaka kalmadı.
Siz 70’li yılların başından beri FC Chelsea taraftarısınız, o zamana göre ne değişikti?
John King: Gençken kahramanlarım Alan Hudson ve Peter Osgood’u. Yetenekli ve büyük karakterli oyunculardı. Bende bu adamların başka gezegenden gelen yaratıklar hissi oluşturmuyordu. Sanki tribünün içinden gibiydiler ya da mahalleden komşumuz. Gerçektende Peter Osgood bizim kaldığımız yerden birkaç sokak ötede oturuyordu. Hayatımın parçasıydı, 2006 yılında babamdan üç gün önce öldü, aynı hastanede yatıyorlardı.
Şimdiye kadar İngiltere’de görülmeyen Ultra kültürü hakkında ne düşünüyorsunuz?
John King: Temel fikir fena değil. Taraftarlar spor ticaretine karşı organize olmuşlar. Taraftarlığa ve spora önem veriyorlar. Tüketicileri ve futbolu moda olarak görenlerden hoşlanmıyorlar. İngiltere’de yürümez, burada kulüp ile taraftar arasında büyük mesafe var.
Bir yazınızda İngiliz futbolu kaliteli ama tribündeki coşku sosyal temizlik adı altında yok edildi. Yine eskisi gibi olacak mı?
John King: Bunu ben demedim. Yinede eleştirmeliyiz. İlk kez Chelsea maçına okul arkadaşlarımla gitmiştim. Bir avuç yeni yetişen gençlerdik. Yüksek sesli müzik dinlemeyi seviyorduk, tribünlerde tezahüratları, coşkuyu. Şimdi statlara bakın, hangi yeni yetişen genç, örneğin Chelsea-Manchester United maçına gitme imkanına sahip? Bir biletin fiyatı 50 Sterlin.
“Football Factory” kitabında futbolun şiddetli çehresi olduğundan bahsediyorsunuz. Günümüzde maçlar pahalaştı ama kavga gürültü kalmadı.
John King: İngiliz statlarında kavga bitse de dışarıda devam ediyor. Büyük kulüplerin hala taraftar oluşumları var, kimse onlardan bahsetmiyor ve çoğu kişide bu yüzden maç seyretmeye gitmiyor.
Avrupa Şampiyonası nasıl olur?
John King: Bilemem, çoğu holiganlara göre böyle büyük turnuvaların pahası biçilmez. Bence Polonyalı ve Rus holiganlar daha büyük problem oluşturacak.
Tekrar Chelasea’ye dönelim. Roman Abramowitchin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
John King: Zor soru. Geldiğinde Chelsea borç batağındaydı çoğu kişi kulübü toparladığı için ona minnettar. Tabi herkes, keyfi kalmadı mı neler olacağının bilincinde. Bu yüzden muhalefet edenlerde var. Kurtarıcı gibi gözükse de, benim açımdan daima gölgede kalacak. O bir işadamı ve gün bitince yapayalnız.
Gönül verdiğiniz kulübü ağır eleştiriyorsunuz. Yoksa alt liglerden ikinci takımımı tutuyorsunuz?
John King: Büyükbabam ve Babam batı Londra’nın FC Brentford taraftarlarıydı, bazen maçlarına gidiyorum. Üçüncü lig henüz şişirilmemiş, bu arada Uwe Rösler FC Brentford teknik direktörü. Fakat orada da Premier League’den izler bulmak mümkün. Sezon sonu oyuncular fazla para kazanmak için ya da takımda yer bulamadıklarından başka kulüplere kaçıyorlar. Son ne zaman alt yapıdan 4 oyuncu A takımında gördük ki?
Chelase’de iki oyuncu var, onlar yıllardır kulübe sadık kaldılar.
John King: Frank Lampard ve John Terry
Onlar hoşunuza gitmeli
John King: Evet doğru. Hele John Terry! Delikanlı adam.
Gerçekten mi?
John King: Siz onu aptal birimi sanıyorsunuz?
Şampiyonlar ligi yarı final maçına baktınız mı?
John King: Ne oldu orada?
Terry , Alexis Sanchesin sırtını diziyle tekmeledi
John King: Bana kalırsa tam o anda onu bir arı sokmuş olabilir. Sonra dizi acıdan yukarı sıçradı, büyütecek bir şey değil.(gülüyor)
Kırmızı kart gördü ve FC Bayern’e karşı oynayamayacak, ona kızmıyor musunuz?
John King: Samimi söylüyorum, Terry öyle sandığınız gibi kötü biri değil. Maçı arkadaşlarımla pubta seyrettim ve olanları kabul edemedik. Ne zaman 6. kez tekrarlandığında Terry’nin yaptığı vahim hareketin farkına vardık. “Tanrım,” dedim ve bir bira ısmarladım.
Finished
Nihayet bitti, kirli bir ligi geride bıraktık. Galatasaray’ımız 18. Şampiyonluğuna ulaştı, sarıyla kırmızıyla alnımızın akıyla, tertemiz. Böyle bir pis ortamın içinde bu şampiyonluğun kıymeti var mı? İstatistiklere göre önemli olabilir, müzede bir kupamız daha oldu, birde kupayı Kadıköy’de kaldırmamız, loş ortamda boş tribünlere karşı, belki bu şampiyonluğa biraz anlam katıyor ezeli rekabet açısından. Fakat bana soracak olursanız diğer şampiyonluklardan farkı yok ve acı tarafı Türk futbolunun 3 Temmuz 2011 gününden bu yana büyük yara alması. Futbolu yönetenlerin bu pisliğe hiçbir önlem almadan verdikleri komik cezalarla Türk halkının itibarını tüm dünya’da ayaklar altına almasına neden olmaları.
Şapkamızı önümüze koyalım ve Allah için konuşalım, bizi yıllardır kandırıyorlardı ve hepimiz bunun farkındaydık. Yinede gözlerimiz, zihinlerimiz arma aşkından körleşmiş, bulanmış halde her şeye rağmen sevdamızdan vazgeçmedik. Sevdamız başarılara, kupalara değildi kulübeydi, arma ve kutsal renklereydi. O zamanlar deplasman yasakları yoktu, tribünler yarı yarıyaydı. Bizler, saha içinde mücadeleye dışında ise mevzuumuza bakardık. Ne gaz bombası vardı nede biber gazı, cop yetiyordu!
Şimdi ise tüm sahtekârlıklar ortaya çıktı, her şeyin üstü örtüldü. Bir taraf, yöneticilerinin yaptığı ahlaksızlıkları bildiği halde, yine aynı yöneticilerin onların saf duygularını kullanmasına izin verdi, tüm pisliklere göz yumdu hatta suçlulara sahip çıktı. Adliye önünde duruşma günleri gereksiz yere polisle çatışmak tribüncülüğe yakışmaz. Asla bir kulüp başkanı, yöneticisi kulüpten büyük olamaz, önüne geçemez!
Cumartesi günü maçtan önce ve sonra çıkan olaylar bana 19 Mayıs 2007 senesini hatırlattı. Farklı renklere gönül versek de aynı davayı güdüyoruz, ortak düşmanımız polis, bu açıdan Fenerbahçeli tribüncülere geçmiş olsun diyorum ve polis baskısına karşı gösterdikleri dik duruşlarını kutluyorum!
Galatasaray 3 Temmuzdan sonra yaşanan süreçte dik durdu ama yinede sonuçta sisteme boyun eğmek zorunda kaldı. Şayet cumartesi günü mağlup olsaydık şimdi neler olurdu aklıma getirmek istemiyorum, o zaman ”son pişmanlık kime yarar” türküsünü okurduk galiba.
Bu lig hiç başlamamalıydı, biz Galatasaraylılar elimizden gelen her şeyi yapıp bu kahpe düzeni yıkmalıydık, maalesef yapamadık. Bizim isyankâr yapımıza ters gelen susmayı marifet bildik, oysa susmak suça ortak olmaktır!
Esas bundan sonraki süreç önemli, pfdk’nın verdiği cezalar UEFA’yı kesinlikle tatmin etmedi ve Türk futbolunu kötü günler bekliyor. Olurda tüm ülke ceza alırsa o zaman bu susmamız neye yaradığını daha iyi göreceğiz!
İki dileğim var;
1. Brügge !
2. PSG !