Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #2
Euro2000’de çıktığımız çeyrek final müsabakasında Portekizler bizi 2:0 yenerek yarı finale yükseldiler. Yine o kronik haline gelmiş savunma hatalarımızın nüksettiği maç olmuştu, bir türlü durduramadığımız kanayan yara oluk gibi akıyordu. Alpay’ın erkenden oyundan atılması, Arifin kaçırdığı penaltı takımın moralini bozdu,”buraya kadarmış” dedik ve hep beraber gelecek maçlara gözlerimizi diktik. Yinede ilerisi için umutluyduk, çünkü Türk Futbolu 2000 yıllarında sade Milli takımlarınla değil kulüp takımlarınla da Avrupa’nın zirvesine oturmuştu. Galatasaray 1999 yılında büyük gururla maketini tanıttığı modern stadının temelini atmadan 2000 yılında UEFA Kupasını kazandı, bunun tesadüf olmadığını birkaç ay sonra oynayacakları Süper Kupa finalinde Real Madrid’i 2:1 mağlup ederek kanıtladılar. Rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş henüz böyle bir zaferlere ulaşamamışlardı. Fenerbahçe, Galatasaray’dan önce stadını dikerek Türkiye’de oturtulmak istenilen endüstriyel futbolun rol modeli oldu. Kurumsallaşma ve Altyapı kelimeleri girdi hayatımıza o yıllarda, hadi kurumsallaşmayı anladım da Altyapı diyerek neyin kast edildiğini daha hala çözemedim.
Galatasaray’ın üst üste kazandığı zaferler birilerini fena halde rahatsız ediyordu çünkü kazanılan iki kupada yabancılar kadar yerlilerinde büyük katkısı vardı. Fatih Terim, Sepp Piontek ile beraber kurduğu altyapı modelinin aynısını Galatasaray’a da yerleştirmişti. Yetenek dolu havuzdan yararlanıyor, altyapıdan A takımına aldığı gençler yabancılık çekmeden kolayca takıma uyum sağlıyorlardı. Rahatsız olan rakipler Galatasaray’da işleyen sistemi kendilerine örnek almak yerine bu düzeni bozmaktan yanaydılar. Dört sene üst üste gelen Şampiyonluk, yanına bir UEFA ve birde Süper kupa diğer yandan camialarının baskısı onları iyice bunalıma sokmuştu. Mutlaka Galatasaray durdurulmalıydı yoksa uzun yıllar sportif başarısızlığın altında ezileceklerdi. Maalesef Galatasaray’la birlikte Türk Futbolu da endüstriyel futbol rol modeline yenik düştüler(!) Birer, birer havuzun içinden genç yetenekler büyük paralarla satın alındı. Hiç bir zaman bu gençleri kazanmak olmadı, onların amacı başkaydı.
( Sepp Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu altyapı modeli ikinci dünya savaşından sonra Almanya’da kurulanın benzeriydi. Alman Futbol federasyonu o yıllarda ülkenin her eyaletinde şubeler açarak ufak futbol federasyonları kurdu. Bu federasyonlar(Fussballverbaende Deutschland) bölgede amatör kulüpleri bir çatı altında toplayıp ligler oluşturdular. Bu kulüplerde keşfedilen genç yetenekler Alman Futbol Federasyonunun büyük şehirlerindeki futbol okullarında eğitim altına alındı, sonra eleme sistemiyle büyük kulüplere sunuldu. Almanlar bu modeli yerleştirdikten 20 yıl sonra kulüplere devir ettiler. Bir zamanlar milli takım kulüplere oyuncu buluyor, eğitimini üstlenip hazırlayıp veriyordu. Şimdi ise kulüpler genç yetenekleri keşfedip eğittikten sonra milli takıma sunuyorlar. Detmar Cramer memoirlarında geniş çapta bu konuya değiniyor, okumanızı tavsiye ederim. Almanlar bizim kadar avantajlı değildiler çünkü onların yurtdışında milyonlarca yaşayan vatandaşlarının çocuklarından faydalanma imkânları yoktu. Bu Piontek ve Fatih Terimin oluşturduğu modelin ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarıyor. Yurtiçinde kurulan sistemin aynısı Yurtdışında da oturtuldu, Almanya’nın Köln kentinde TFF bir şube açarak Avrupa’nın dört bir yanında yaşayan yetenekli Türk gençlerini Türk futboluna kazandırdı. Allahtan bu sistem dimdik ayakta, lakin yurtiçinde iflas eden altyapı sistemimiz son yıllarda tüm umutlarını yurtdışından çıkan yeteneklere bağladı, bununda tek sebebi Avrupa’nın sağlam altyapı eğitiminden kaynaklanıyor. Tüm emeklerin cefasını çeken Avrupalar bize sade kaymağını yemek düşüyor, doğrusu hazıra konuyoruz.)
Şimdi ben Galatasaraylıyım ya, konuyu dönüp gönül verdiğim renklere getiriyorum ya. Parantez içinde yazdıklarım oluşan ön yargıları biraz olsun ortadan kaldırmak amaçlıydı.
Şapkamızı önümüze koyup mantıklı düşünmeliyiz arkadaşlar. Almanlar 1954 yılında ilk kez dünya kupasını kazandılar. Bern’de Macarlara karşı nasıl oynadılarsa Cuma akşamı Berlin’de bize karşı aynısını uyguladılar. Dünya kupasını kazandıktan sonra düzenin hep böyle gideceği rehavetine kapılmadılar, durmadan kendilerini yenileyip geliştirdiler. Oluşturulan modeli örnek alıp başarıya ulaşan kulübü rakipleri ayak oyunlarıyla yıkmadı. Ki, 1965 yılında Bundesliga’ya yükselen ve ikinci sezonunda şampiyon olan Bayern Münih Alman Futbol Federasyonun oluşturduğu sistemden faydalanıp başarıya ulaşan ilk kulüptür. Onları birkaç yıl sonra Borussia M’Gladbach takip etti, tamamen altyapıdan kurulu takımla sade Alman ligini değil Avrupa’yı kasıp kavurdular. Bu örnekleri verirken Hamburg ve Köln kulüplerini unutmamak lazım. Hepsi bir kenara, kulüpler kendi başarılırı yanı sıra esas hedefleri Alman milli takımına yetenekli oyuncular kazandırmak olmuştur ve bu gelenek hala devam ediyor. Almanlar kişisel düşünmezler daha çok ülkelerini yüceltmek için çaba gösterirler, başarılarının altında yatan temel unsur budur(!) İstiklal marşlarında yazdığı gibi “ Einigkeit und Recht und Freiheit sind des Glückes Unterpfand” Türkçesi “Birlik beraberlik, Adalet ve Bağımsızlık mutluluğun temelidir”. Bizde birlik beraberlik yok boş yere kendimizi kandırmayalım, birisi biraz sivrilsin onu alt etmek için elimizden geleni ardına koymuyoruz.
2000/2003 yılları arasında Türk futboluna başarıyı getiren modeli parçalamak için tüm merciler harekete geçti. İlk başta Galatasaray kulübü kazandığı UEFA ve Süper kupalarını maddiyata dönüştüremediği için amansız eleştiriliyor, bazı kulüp başkanlarının yaptığı aşağılayıcı “tesadüf” açıklamalarıyla Galatasaray taraftarlarını kulüplerinden soğutuyordu. Diğer yandan medyayı da yanlarına alarak dönemin TFF Başkanını yıpratma kampanyası başlatılmıştı, sözde Galatasaray’a hizmet veriyordu. Yaptıkları modern stadı sürekli öne çıkararak sportif başarısızlıklarını kapatmaya çalışanlar genç yetenekleri kazanmak yerine yabancı sınırlamasının kalkması için uğraşıyordu. Olmayınca kendi uydurdukları kanunları direterek büyük paralar harcayıp Avrupa’dan yıldız oyuncular getirdiler. Bu oyuncuların forma satışlarınla taraftarlarını soyuyorlardı. Doğru söylemek gerekirse, Türk futbolu ilk kez tanıştığı Merchandising baya başarılı şekilde uygulanarak futbolseverlere sportif başarısızlıkları unutturdu. İnsanlara futbolda sportif başarının pek önemli olmadığını esas modern statların, ticari gelirlerin, kurumsallaşmanın daha önem taşıdığını inandırdılar.
O yıllarda görevi Mustafa Denizliden devir alan Şenol Güneş hoca sağlam bir yapının içine gelmişti ama onu da rahat bırakmadılar. Kurduğu Galatasaray ağırlıklı milli takım gruptan direk çıkmayı başaramasa da elemelerde Avusturya’yı iki maçta yenerek Japonya ve Güney Kore’nin ortak düzenlediği 2002 dünya kupasına gitmeyi başardı. Milli takımız gruptan çıktı çıkmasına da, yinede şuursuzca eleştirilerek yıpratılıyordu. Eleştiri oklarının hedefinde başta Şenol Güneş, sonra takımı Cuma namazına götürdü diye irticacılık ve cemaatçilik yapmakla suçlanan Hakan Şükür vardı. Tüm bu oluşturulan olumsuz havaya rağmen milli takım yılmadı ve dünya üçüncüsü oldu. Ülkede kahramanlar gibi karşılanan oyuncular ve teknik direktör hala bazı yazarlar tarafından kasıtlı eleştirilerek yıpratılıyordu. Aptalca yapılan eleştirilere kulaklarını tıkayan Şenol Güneş yılmadan görevine devam etti, nede olsa Euro2004 elemeleri başlayacaktı. Bu esnada Fransa’da FİFA’nın düzenlediği CONFED-CUP turnuvasına çağırıldık, turnuvayı fırsat bilen Şenol Güneş bu vesileyle milli takımda yeni yapılanma sürecinin temellerini attı. Gökdeniz, Servet, Volkan Aslan, Tuncay Şanlı, Selçuk vb. genç yetenekleri yakından gördük. Hiçte fena değildiler başarıyla üçüncü oldular ve biz yine gelecek için ümitliydik. Hala 12 sene önce kurulan yapımız kusursuz çalışıyordu ya da biz öyle sanıyorduk, kaynaklarımızın tükendiği aklımızın ucundan geçmiyordu(!) Gruplardan direk çıkamadık ama elemelerde rakibimiz Letonya’ydı, zayıf rakip dedik hafife aldık, maalesef bu bize pahalıya patladı. İlk maçı 1:0 yenildik rövanşta 3:2 galip gelmemize rağmen Portekiz’de düzenlenen Euro2004 finallerine katılamadık. Şenol Güneş istifa etti, zaten onca eleştirilerden sonra görevde kalamazdı.
Ersun Yanal ve ikinci Fatih Terim dönemlerine girmeyeceğim sizleri fazla sıkmak istemiyorum, o günleri benden daha iyi biliyorsunuz. Türk Futbolu ciddi bir altyapı sorunuyla karşı karşıya. Şu anda tamamen, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da yaşayan Türk kökenli gençlere bağımlıyız. Fakat Mesut Özil ve Avusturya milli takımı örnekleri bu işlerin artık eskisi gibi kolay olmadığını açıkça ortaya seriyor. Ülkemizde altyapı ne durumda olduğunu buradan kestirmek mümkün değil, yalnız bazı oyuncuların yaptığı açıklamalarını ele alırsak pekte iç açıcı olmadığı anlaşılıyor Bu konu üzerine son bölümde yazacağım.
Devam edecek.
Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #1
Türk futbolunun zaafını ben biliyorum, 12 yaşında ufak oğlum biliyor, eşimde farkında, sizlerde biliyorsunuz, sokakta beş yaşında çocukta haberdar. Edirne’den Şırnak’a, Sinop’tan Antalya’ya 70 milyon Türk futbolumuzun kanayan yarasını görüyor, acısını her mağlubiyetten sonra içinde hissediyor. Yetkililerde farkındalar, üst yöneticilerinden tutun Teknik Direktörler sorunları harfiyen noktasına virgülüne kadar tespit etmişler, bilincindeler. Ama maalesef kimse kötü gidişe dur demiyor, ya da ne biliyim belki dur demek istemiyor halden memnun, belki gücü yetmiyor kim bilir? Bilmek yeterli değil mutlaka bir şeyler yapılmalı, çünkü yara gün geçtikçe büyümeye devam ediyor.
Milli takımı takip ettiğimden bu yana aklıma gelen hocalar, Metin Türel, Sabri Kiraz, Tınaz Tırpan, Mustafa Denizli, Sepp Piontek, Fatih Terim. Sorunlardan onlarda farkındaydılar ama önlem alamadılar, alsalar da yeterli olmadı değişik yöntemlerle bu zaafları telafi etmeye çalıştılar. Peki, sorunlar nerde yatıyor? Oyuncularımızın fizik yapıları ve maç kondisyonları yetersiz, kolektif oyunu beceremiyorlar, bu nedenle orta sahada iyi organize olamıyoruz. Takım halinde savunma yapamadığımız gibi savunma oyuncularımızın duran toplarda kademe hataları üzerine 5 cilt ansiklopedi yazılıp iki belgesel filmi çekilir, hatta Hababam sınıfı benzer komedi filmi bile yapılır. Topsuz oyun, sürekli yer değiştirip boş alan yaratma konusuna hiç girmeye gerek yok, çünkü ne anlama geldiğini çözememiş yiğitlerimiz, belki çok yorucu olduğundan kimse fazla üzerinde durmuyor! Top tekniklerinin tarifi zor, eğer vasat altının ölçüsü varsa okyanus dibi örnek olarak alınabilir, uçsuz bucaksız. Forvetlerimiz kâh başarılı, kâh beceriksiz, gerçi Türkiye Birinci futbol ligi gol kralı sıralamasına göz attık mı Türk forvetlerinin olmadığını görüyoruz.
Tabloya baktığınızda,” yahu arkadaş o zaman bu adamlar top oynamasını bilmiyorlar mı?” diye soracaksınız. Durum sandığımız kadar vahim değil hepsi şahane topçu. Halı sahada gelenin gelmişine, gelmeyenin geçmişine okuyorlar fırtına gibiler maşallah. Çünkü halı sahada uyulması gereken oyun disiplini yok, kenarda taktik veren hoca olmadığı gibi, kafana göre takıl bildiğin serbest güreş istediğin yerden dal çık. Üstelik ufacık saha yeter de ne gerek var kocaman stada, niçin fazla yorulsunlar garibanlar. Hem yorulduklarında dinlenme fırsatları da var geç otur kenara biraz laklak yap, eğlen coş keyfine bak. Bu sefer şaka bir yana demeyeceğim, dersem acı gerçeklerin üstünü örtmüş olurum durum vahimden de ötesi kötü!
Yukarıda saydığım değerli hocalarımız aslına bakılırsa, tüm sorunlara rağmen hiçte başarısız sayılmazlar. Metin Türel ile 1978 dünya kupasına katılmayı kıl payı kaçırdık, şu meşhur İzmir Atatürk stadında yüz bin kişi karşısında oynadığımız, Avusturya’ya 0:1 mağlup olduğumuz maç, kazansak biz gidecektik. Sabri Kirazla 1980 Avrupa Şampiyonasını, Tınaz Tırpanla 1990 dünya kupasını son anda kaçırdık. 1990 yılında Piontek göreve getirildi yardımcısı Fatih Terim oldu, bu defa eleme maçları öncekileri gibi iddialı geçmedi, tam bir hayal kırıklığı yaşasak da geleceği kazanmıştık. Piontek ve Fatih Terim ikilisi önemli işlere imza attılar, tüm yurdu karış, karış gezerek genç yetenekleri ortaya çıkarıp bu gençlerden bir oyuncu havuzu oluşturdular. Altyapı hocalarının çağımıza uygun eğitimden geçirilmesine öncü olarak, böylece yeni antrenman programlarınla genç yeteneklerin doğru yetiştirilmesini sağladılar. Alman hoca görevi Fatih Terim’e devir ettiğinde gözü arkada kalmayacağını vurguluyordu, nitekim haklı çıktı 1996 yılında 45 yıllık hasretimiz sona erdi ve Euro96’da bizde vardık. Sıfır çekip bir gol dahi atamadan döndük, gene de gelecek için umutluyduk. Fatih Terim Galatasaray’ın başına geçtikten sonra boşalan yerine ikinci kez Mustafa Denizli görevi üstlendi. Yeni yapılanma süresi olacaktı, bu vesileyle 1998 dünya kupasına katılmaktı, olmadığı takdirde mutlaka hedef Euro2000’di. Fransa 98’e gidemedik ama Euro2000’de birazda şansla çeyrek final oynadık.
Mustafa Denizli ile başlayan yeni yapılanma süremiz kolay geçti çünkü Türk Futbolunun artık bir sağlam yapısı vardı. Defansta hatalar hala sürüyordu ama biz bu hataları orta sahada iyi organize olup çok koşarak, diğer yandan forvetlerin katkısıyla mücadele gücümüzü ve en önemlisi yüreğimizi ortaya koyup telafi ediyorduk. Türk Futbolu 1996/2002 yılları arası yaşadığı altın çağının doruğundaydı, hiç bitmeyecek sanıyorduk(!)
Devam edecek....
Geçmiş Olsun Kaptan !
Üzme tatlı canını Kaptan buda geçecek daha yaşanacak o kadar çok şeyler var ki. Allah büyük, pek yakında eskisinden güçlü döneceksin sahalara. Avrupa Kupasını kaldırmadan bir yere gitme yok genç adam dualarımız seninle.
Nafile!
Artık bu saatten sonra bir şeyler anlatmanın anlamı kalmadı, boşa zaman kaybı. Nafile, çünkü birileri çoktan düğmeye basmış >>> link , taraftar olarak elli kolu bağlı bu vahim sürenin sonunu beklemekten başka çaremiz yok. Dün bir spor kanalında, üstelik Galatasaray taraftarının çok sevdiği Ahmet Çakır ağabeyin yaptığı ilginç açıklamalarının ardından, aynı akşam yayıncı kuruluşta gösterilen programda medyanın Galatasaray’a karşı art niyetli tutumunu açıkça ortaya seriyor. “Düşene bir tekmede sen vur” zihniyette mahluklara fırsat veren büyüklerimize buradan selamlarımı iletirim, susmaya devam edin nasıl olsa yakında sıra size de gelecek(!)
Görüntüler her şeyi anlatıyor ustaca yapılmış manipülasyon, yıllardır Türk halkı böyle saçmalıklarla kandırıldı ama hala akıllanmadı, bize müstahak. Öyle sinsice art niyetli yapılmış ki, ilk bakışta görüntüleri üst üstte koyduğunuzda “vay be adamlar haklıymış” diyorsunuz fakat madalyonun diğer yüzüne baktığınızda kötü günler geçiren koskoca camianın değerleri nasıl ayaklar altına alındığının farkına varıyorsunuz. Neymiş efendim Rijkaard’tın babası ölmüş, oyuncular neşeli vurdumduymaz haldeymişler. Evet, görüntülere bakıldığında gayet doğru tespitler, yalnız kesin kanaat getirmek için önce Rijkaard gibi orta Avrupalıları yakından tanımak lazım. Yaklaşık 40 yıldır Almanya’da yaşıyorum, bu insanların çok farklı ve bize göre ters gelen karakter yapıları olduğunu belirtmeliyim. Özel hayatları kutsaldır Avrupalıların böyle ölüm, ayrılık gibi durumları ailesi içinden olmayan çevresindeki insanlarla paylaşmayı sevmez ve pekte samimi bulmazlar. Örneğin, Rijkaard takımın taziyesine gösterdiği aşırı üzüntüden rahatsız olabilir,”Öldüyse benim Babam öldü siz kendi işinize bakın” dediğinde kimse yadırgamamalı. Avrupalılar abartı dolu duygusal yaklaşımlardan hoşlanmazlar, acılarını kendi içinde yaşamayı tercih ederler. Hem nerden biliyoruz, belki Rijkaard kendi üzüntüsü takıma yansımaması için oyuncularına bizzat “gidin işinize bakın, neşeli şekilde ısının” talimatı vermiş olamaz mı? Beyler/Bayanlar, bu adamlar profesyonel oyuncu Rijkaard ile aynı döşeği paylaşmıyorlar, yeri geldiğinde eyyamcılık yaparak profesyonelliklerini sorguluyorsunuz ama. Biride kalkmış ”ben 32 yaşındayım hayatımda yedek kalan bu kadar neşeli oyuncu topluluğunu bir arada görmedim” diyor, bende 47 yaşındayım sizin gibi kötü niyetli üç geri zekâlıyı ilk defa bir arada görüyorum. Hele bir tanesi var ki zamanında GSTV’den kovulduğundan bu yana kuyruk acısı büyük, sözde kına yollayacaktı hala bekliyorum(!)
Hakaret mi dediniz? Sizinki basın özgürlüğü benimki de orman kanunları, welcome to the jungle fagots!
EN KÖTÜ GÜN BUGÜNSE, BUGÜNDE GALATASARAY!
Babanız Yaşıyorsa Hala Çocuksunuzdur
Bu harika.
İnsan babası ölünce büyüyor çünkü.
Yalnız başına kalıyorsunuz o zaman artık.
Çocukken her şeyi bilen herkesten güçlü olan babamız biz büyüdükçe küçülüyor.
Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor.
Uzakta olsa da bize dokunamasa da...
Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz
her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor.
Müdahale etmese soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık.
Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya...
Teknoloji gelişti ya... Her şey değişti ya...
Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz
İşte o zaman gerçekten büyüyorsunuz.
Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.
Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan güneşten koruyormuş meğer o gölge.
Siz de aile kuruyorsunuz baba oluyorsunuz
Szin de gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor
Ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız öğreneceğiniz azarını duyacağınız
takdirini alacağınız akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık...
Hep sessiz ağlayan suskun seven en zor dönemde bile yıkılmaz görünen
Sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte....
My sincere condolences Frank !

Kafanıza Göre Takılın
Bu yazının başlığı yok, zahmet olmazsa siz koyun.
Her sezon aynı senaryo, bıktık ama durum değişmiyor. Dünkü maçtan sonra artık tüm hafta sonu ve önümüzdeki hafta içine kadar tek konuşulacak konu,”Karabük spor-Galatasaray maçının hakemi”. Büyük ihtimalle Markus penaltı verilirdi, Erman penaltı değildi diyecek, Ahmet eyyamcılık yaparak ikisinin arasını bulmaya çalışacak. Diğerlerinin hedefi belli “Rijkaard”, vurun gitsin nasıl olsa klişeleşmiş yorumlarla her hafta milletin kafası karıştırılıyor, istisnalar kaideleri bozmaz demişler. Peki, oyunun gerçeği neden mercek altına alınmıyor? Ben usandım, inanın Türkiye ligi yüzünden futboldan soğudum dersem yalan değil.
Dün akşam maç yazımdan sonra sabahleyin mail kutuma bir göz atayım dedim keşke bakmasaydım. Blog yorumlara kapalı ama canı sağ olsun yazılarımı takip eden dostlara ulaşım yolları tıkalı değil. “Polyanacılık yapıyorsun, körüne Rijkaard’ı savunmakla Galatasaray’ın sorunları çözülmez, takım iki pas üst üste yapamıyor görmüyor musun” gibi yorumlar vardı. Olabilir herkesin kendine göre fikirleri var hepsine saygı göstermeliyiz, yalnız şuursuzca eleştirmeden önce ilk başta farklı görüşlere açık olmalısınız. Gelin maç öncesine gidelim ve iki takımın maça nasıl hazırlandılar kafamızda canlandıralım.
Karabük sporun durumu belli, uzun yıllar sonra yeniden lige çıkmışlar, kurdukları kadro baya güçlü Cernat ve Emenike gibi iki yıldız oyuncuları var. Bu sezon hedefleri kuşkusuz küme düşmemek ve mümkün olduğu kadar çok puan toplamak. Hele Galatasaray gibi büyük takımlara karşı kendi sahalarında alacakları puan ve puanlar altın değerinde. Bütün hafta boyu oyun planlarını bunun üzerine kuruyorlar, üstelik kadrosunda uluslararası yıldızlara sahip Galatasaray’a karşı Karabük spor oyuncuların motivasyonu üst seviyede. Karabük Teknik Kadrosunun amacı savunma ve orta sahayı kalabalık tutup rakibin oyununu bozmak, doğacak hatalardan fırsat kollayıp gol atmak.
Gelelim Galatasaray’a. Büyük takımların oyuncuları rakibin kim olduğuna pek bakmazlar, bu rakibi hafife alma anlamına gelmiyor. Büyük takımların amaçları Karabük spor gibi orta sınıf rakiplere karşı kendi oyunlarını kabul ettirip galip gelmektir, oyunu çirkinleştirip Karabük sporun düzenini bozmak söz konusu bile olamaz. Büyük takımlara göre galip gelmek kadar güzel futbol oynamakta önemlidir çünkü taraftarlarının bu yönde beklentileri olduğunu bilirler. Galatasaray oyuncuları Karabük spora karşı özel motivasyona ihtiyaç duymazlar, Galatasaray gibi büyük kulüpte oynamanın duygusu yeterlidir. İster istemez bir rehavet havası oluşur ama diğer yandan hedefe giden yolun mutlak galibiyet olduğunun bilincindedirler. Bu durum kuşkusuz büyük baskı oluşturur, önemli oyuncuların eksikliği de göz önünde bulundurarak işin kolay olmayacağını farkındadırlar.
İki takımın maça nasıl hazırlandıklarını aşa yukarı kafamızda canlandırdık, şimdi iki takımın dün en çok öne çıkan oyuncularını ele alalım. Arda ve Elanonun yokluğunda orta sahada oyunu kurma ve yönlendirme yükü başta Misimoviçin üzerindeydi, Baroşun yokluğunda rakip kalede gol aramakla da Kewell görevliydi. Karabük sporun oyun planını hatırlayalım, savunma ve orta sahayı kalabalık tutarak Galatasaray’ın usta ayaklarını durdurmak. Bu görevi çok güzel yerine getirdiler, birde hakemin verdiği saçma kararları da eklersek her şey istedikleri gibi gelişti. Misimoviç ve Kewell yeteri kadar alan bulabildiler mi? HAYIR(!) Hele Kewell maç boyu 3 kişiye karşı adeta boğuşmak zorunda kaldı. Kuşkusuz erken geriye düşmenin dezavantajı Galatasaray’ın oyun planını alt üst etti, buna hakem faktörünü de eklenince oyuncular boşluğa düştü ama Rijkaard yaptığı Cana-Aydın değişikliği ile tekrar oyuna geri döndüler. Benim bu değişikliğe getirdiğim yorum bazılarına komik gelmiş. Buyrun açıklayım,örneğin kalbi duran hastayı düşünün, doktorların ilk müdahalesi elektro şokla kalbi yeniden canlandırmak. Rijkaard’ın yaptığı da aynısıydı, morali bozulup oyundan düşen takımın o anki üzerinde oluşan olumsuz havayı dağıtıp tekrar maça konsantre olmalarını sağladı. Malum, Aydın kurtarıcı değil ve gördüğümüz gibide oyuna hiçbir katkısı olmadı, fakat takımın düzeni değişti.
Şunu bilmelisiniz, kadro içinde isimler önemlidir, takım Cana ile farklı, Aydınla başka türlü oynar. Cana yerine Barışı da çıkarabilirdi, sonuçta tercihini Barış’tan yana kullanması Rijkaard’ı haklı çıkardı. 2006 Şampiyonlar ligi finalini hatırlayın, Barcelona-Arsenal. On kişilik Arsenal’a karşı Barcelona 0:1 mağlup, ikinci yarı başlarında Edmilson sakatlanıp yerine İneasta giriyor. Ardından Van Bommel yerini Larson’a bırakıyor, buraya kadar hepsi olması gereken değişiklikler. Fakat 10 kişilik Arsenal Henry, Ljunberg ve Hleb ile Barcelona kalesinde tehlikeler yaratıyor. İşte tam o anda Rijkaard maçın kaderini belirleyecek oyuncu değişikliğine gidiyor, Oleguer’i oyundan çıkarıp yerine sol bek Belletti’yi alıyor. Herkes şaşkın, çünkü çıkanda savunma oyuncusu girende. Rijkaard yaptığı bu hamle ile Barcelona’ya 14 sene sonra Şampiyonlar ligini kazandırdı. Değişiklikten birkaç dakika sonra Eto’o beraberlik golünü attı ve bitime dört dakika kala oyuna sonradan giren Belletti ikinci golü atarak Barcelona’yı galibiyete taşıdı. Umarım ne anlatmak istediğim son verdiğim örnekle açıklığa kavuşmuştur.
Emenike ve Cernat yetenekli oyuncular, gelin onların yerini Misimoviç ve Kewell ile değiştirelim sizce dünkü maçta hangileri daha öne çıkardı? Dört oyuncuda dünyanın her kulübünde rahatlıkla oynarlar zira Cernat, Misimoviç ve Kewell kariyerleri belli sade Emenike futbol piyasasına yeni girdi ama muhteşem yetenekli olduğu kesin. İki farklı mağlubiyeti kovalayan Galatasaray’ın şuursuzca rakip kalede gol araması, bu yüzden savunmasında açıklar oluşacağını ve bu boşluklardan faydalanan Emenike gibi üstün yeteneğe sahip oyuncunun sürekli Gökhan Zan ile birebir kalacağını sokakta beş yaşında çocuk farkında da, neyse. Etrafta bazı değerli dostların Emenike’yi göklere çıkarırken şunu kendilerine sormaları lazım. Acaba Emenike aynı Kewell gibi katı savunma yapan takıma karşı beş kişiyle boğuşmak zorunda olsaydı, o yaşlı kurt gibi maçın sonunda hala ayakta kalabilirimiydi? Ya da Kewell Gökhan Zan ile birebir kaldığında kaç gol atardı? Eğer Cernat, Misimoviç gibi kalabalık orta saha içinde sürekli tek başına kalıp baskı yeseydi ne gibi çareler üretebilirdi?
Galatasaray, Emenike ve Cernat için yeterli önlemi almamış olabilir zaten öyle bir niyetleri yoktu, sebepleri yukarıda yazılı tekrar başa dönüp okuyabilirsiniz. Karabük spor her türlü önlemi almıştı, hakemin erken devreye girmesiyle hedeflerine çabuk ulaştılar. Evet, maalesef bu mağlubiyetin tek sorumlusu HAKEM! Kaybedilen maça kılıf uydurmuyorum, tüm samimiyetimle şunu da belirtmek isterim Karabük Spor dün galibiyeti hiç hak etmedi. Futbola başladığım gün hocamın bana öğrettiği ilk kural “rakibine saygılı ol”, amenna saygımız sonsuz da görünen köy Kılavuz istemez Arkadaşlar.
Ve bu yüzden sonuna kadar Rijkaard ve Neeskensin arkasındayım(!) Çünkü bu değerli iki insan Galatasaray’ımıza yeni bir ekol getirme çabasındalar, emeklerini bir kalemde silip atmak Galatasaraylılara yakışmaz. Hatırlayın, geçen sezon onları takımın başına getiren değerli Yöneticilerimiz Galatasaray’da yeni bir dönem başladığını, aynı Barcelona gibi önce güzel futbol oynamayı hedeflediklerini söylerken ağızlarından ballar akıyordu. Her şey Fenerbahçe derbisine kadar düzgün giderken bir anda Galatasaray hedef tahtasına döndü. Ne hikmetse o günden itibaren her maçta Galatasaray’ın yerleştirmek istediği oyun kültürü çirkin oyunlarla bozmak isteyenler birbirinle yarışıyorlar. Yazdıklarımı yadırgayabilirsiniz, ben tarafım Arkadaşlar “GALATASARAYLIYIM”. Her hafta sonu aynı saçmalıkları yaşamaktan bıktım usandım, sözde ligin marka değerini arttırmak isteyenler güzelim oyunu mahvetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Anlamadım gitti, amaçları tırışkadan bahanelerle polemikler yaratıp medya’ya malzeme üretmek mi? Ellinizi vicdanınıza koyun, biraz olsun futbol kültürüne sahip çıkın, saygı gösterin, YETER ULAN !!!
Büyüksün Galatasaray
Zor maç olacağını biliyorduk, nede olsa Karabük iyi oyunculardan kurulu takım. Bizde ise son iki sezondur alıştığımız ortam vardı yine, önemli oyuncuların sakatlığı yüzünden Rijkaard kadro kurmakta zorlanacağına zaten alışkınız. Yalnız, benim açımdan sahaya 11 oyuncuyla çıkan takımlar hiçbir zaman eksik değildirler. Her şey tamamdı da, Türkiye Birinci Futbol liginin “marka kimliği” haline gelen Hakem faktörünü hesaplayamadık ki bu duruma da alıştık artık. En son 2008/2009 sezonunda Sivas’ta oynadığımız deplasman maçında aynı bugünkü gibi katledilmiştik. Baroş ve Arda’nın sakatlığı, Servetin kadro dışı bırakılması, hepsi kabul edilebilir bahaneler. Yinede onların eksikliğini bir nevi giderecek kaliteli oyunculara sahibiz, ama maçın başında hakem öyle bir penaltı uydurdu ki evlere şenlik. Hakemin kötü niyetli olduğunu penaltı noktasını gösterdikten sonra yüz ifadesine bakınca çok iyi anlayacaksınız. Onun sinsi gülüşünü gördüğüm andan itibaren kafamda maçı bitirdim ve akabinde gelen ikinci gol öncesi İnsua’ya gösterdiği sarı kart ile kötü niyetliliğini belgeledi.
Maçın başında bu tarz haksızlıklara uğrayan her takım oyundan düşer ve özgüvenini kaybeder. Lakin Galatasaray’da da benzer görüntüler oluştu, işte Rijkaard tam o anda müdahale ederek Cana-Aydın değişikliğini yaptı bu takıma bir sinyaldi, sahada oyuncuların o anki ruh halinden çıkartıp tekrar oyuna konsantre olmalarını sağlamak için yapılan bir değişiklikti. Malum, Cana defansif Aydın ise ofansif ağırlıklı oyuncu, bu hamle ile orta saha gücünün de düşmesini göze almıştı Teknik heyet, ama mecburdular. Hedef kapalı savunmayı kanatlardan delmekti, teori olarak doğru hamle, gerçekleşmese de oyundan kopan takımı tekrar oyuna ortak etti. Dedim ya, hakemin o yüz ifadesi sade beni değil oyuncuları da olumsuz yönde etkiledi, ancak olağan üstü mücadele gücüyle maçı çevirebilirlerdi. Ve maçın bitiminin son saniyesine kadar mücadele ettiler, biraz şansımız yaver gitse puan ve puanlar alabilirdik hepsine helal olsun. Kötü zemin üzerinde variyete futbol beklememek lazım, yalnız Buca maçı sonrasında yazdığım gibi kötü zeminlerde oyuncular daha büyük sorumluluk almaları gerekiyor ve bugün hepsi ellerinden geleni yaptılar. Sivas’ta yenildiğimiz maç ile bugünkünün arasında dağlar kadar fark var, çok büyük çaba gösterdi oyuncularımız ama olmadı.
Fark etmez Galatasaray Büyük Kulüp böyle mağlubiyetleri geçmişte de çok yaşadık, çirkin ayak oyunlarınla kimse bizi hedefimizden vazgeçiremeyecek. Yıkılmadık tam tersi gücümüze güç kattık. Yeter ki her maç böyle oynasınlar, formanın hakkını versinler samimi söylüyorum kaybetseler de üzülmem, üzülmemeliyiz. Evet, bu mağlubiyetten sonra teknik heyet yine hedef tahtası olacak, ben yinede sonuna kadar Rijkaard-Neeskensin arkasındayım. Şuursuzca eleştirmeden önce şunu unutmayın, doğru düzgün futbol kültürü olmayan, oyunu bozmak ve çirkinleştirmek için her yolu mubah gören ligimizde ısrarla güzel futbolu yerleştirmeye çaba gösteren teknik direktörlerimiz var. Biz güzel futboldan yanayız çünkü biz başkaları gibi takım tutmuyoruz,“GALATASARAYLIYIZ”.
Her deplasman olduğu gibi yine takımımızı yalnız bırakmayan Büyük Galatasaray Taraftarlarına sonsuz şükranlar.
TEK BÜYÜK GALATASARAY !