Seni Unutmayacağız Güzel İnsan Rijkaard
Ama sende şunu asla unutma, bu kulüp yeri geldi oyuncu bulamadı yedek kalecisini libero oynattı. Fakat hiç bir zaman geçtiğimiz pazar günü başlayan ve hala süren rezaletleri görmedi.Büyük Galatasarayımızın onurunu ayaklar altına alan, sonra seni takımdan göndermek için her türlü çirkefliğe başvuran çiğeri beş para etmez mahlukları içinde barındırmadı. Seni nasıl gönderdilerse elbette büyük Galatasaray Taraftarı o şeref yoksunlarını yüce kulübümüzden uzaklaştıracağını biliyor!
Yolun açık olsun güzel insan, you are always on my mind !
Büyüyemedik!
Oğuz Atayın dediği gibi,”Çocuk kalmış milletiz”. Yıllarca bir hegemonya altında büyütülüyoruz, birey olarak kendimizi geliştirme imkânlarımız yok kadar az, ortaya bizi büyütenlerin kopyası olarak çıkıyoruz. Sonra bir gün,”hadi sen büyüdün adam oldun, şimdi kendi ayaklarının üzerinde durmalısın” diyor büyüklerimiz, ah o büyüklerimiz. Birde bakıyoruz hiçte bize anlatıldığı gibi değilmiş hayat. İşte esas o gün dünyaya ilk kez gözlerimizi açıyoruz, fakat bu sefer farklı. Annemizin rahminden çıkarken, belki sevinçten, belki ciğerlerimize ilk kez soluduğumuz şu kirlenmiş dünyanın kokularının verdiği acıdan avazımızın çıktığı kadar bağırdığımız gibi bağıramıyoruz.
Koca adamlar ağlamaz!
Maskeli Balo
Nesine göre ki kıymetin değeri, yüreğin çömelir eğilir boynun, değeri biçilir kenara atılır, kıymetin de çıkarı varsa çıkarı yerinde dilenir, her duada tanrı bin nazarladı, ve bendim her nazarda pay kapandım zarlarım düşeşti, esti madem bu matem bedeldi tanrı her dem, bu deprem çökertti onca yonca bunca yıkıcı darbe harbe motive etti gözümün önüne serdi derdi ferdi çıkarın alevi sardı vardı her temelde tek emel, yalancı dostu aldı karayel ardına ve herkes maske takmış, suratı sarkmış, yüzünü asmış, kaç kurtul balonun kahramanı şeytan, bulamacın içindeki tüm rhymelar isyanda ve değerin değeri kalmamış, ve her yarışta çikarin adımı önde, adımı koyarım, adımı saklarım derinde, adımız hangi kelime, anamız nerede hangi cehennemde yanıyor, yanımız hep mi boştu kanımız kardeş de oldu neyse.
Yanıma aldım kendimi ve yürüdüm ince çizgisinde yolumun ortalıkta görünen herkesin adı yabancı, herkes kendi maskesiyle dolaşır oldu yanıbaşımda, tanımaz oldum yüzleri ve keşkelerle avunur oldum, düşlerimde gördüğüm yüzüm benim mi? düşünür oldum, onca maske gözümün içine bakıyor sorgularcasına ve burası hep yabancı, hep yalancı doldu, çıkmak istiyorum artık dışarı, bırakın gideyim kendimi alıp.
AKLINIZI BAŞINIZA TOPLAYIN !!!
VE DERHAL servet çetin ADLI ADİ ŞEREFSİZİ GALATASARAY KULÜBÜNDEN DEF EDİN!!!
Frank Rijkaard ile arasında olan husumetli oyuncular Galatasaray kulübünü rezil ederek bu akşam intikamlarını aldılar, bravo! Takımın başına kimi getirirseniz getirin hiçbir şey değişmez hatta daha kötüye gider, çünkü Galatasaray değerlerini haftalarca ayaklar altına alan bazı profesyonel elemanlar hala kadro içinde barındığı müddetçe arpa boyu ilerleyemeyiz!!!
Bir çift sözümde tribünlere, boş yere kendinizi kandırmayın Vuvuzela kadar eziyet veriyorsunuz!
Ultras?
Ultras, “hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna “ben takım tutmuyorum Galatasaraylıyım” cevabını vermektir.
Ultras, Sabri Mahir kadar hırçın >>link
Ultras, Aslan Nihat gibi Mücadeleci >> link
Ultras, Metin Oktay kadar Romantiktir.
Ultras, Gül Babaya sahip çıkmaktır;
1481' de II. Bayezid döneminde Galata' nın üstleri, Perşembe Pazarı' nın Voyvoda Konağı' nın yukarılarına düşen bölge, sık ağaçlarla kaplı ve avlanmaya müsait bir bölgedir. Sultan II. Bayezid mevsim kış olmasına rağmen bu bölgede avlanırken, bir av dönüşünde, günlerini, yetiştirdiği gül fidanları arasında ibadetle geçiren Gül Baba' ya rastlar. Gül Baba' nın kendisine sarı ve kırmızı güller sunmasından memnun olan Sultan, kendisinden dileğini sorar. Adını yetiştirdiği güllerden alan Gül Baba, bahçesinin ilerisindeki tepeyi göstererek, "Bu tepeye, mekteb-i irfan tesis ile, orada okuyup yazanları hizmet-i hümayununda istihdam eyle, vakti gelince devletine lazım olur" der. Sonuçta devlete görevli yetiştirmek amacını güden Galata Sarayı kurulmuş olur.
Ultras, üç beş kuruş yüzünden kulüp değerlerini ayaklar altına alanlara karşı sonsuza dek mücadele vermektir!

"O" Akşama Cevabını Verecekmiş
Çamur at izi kalsın, attı çamuru şimdi izini sürüyor. “O” Akşama vereceği cevabı düşüne dursun en güzeli burada verilmiş >>> link daha ötesi yoktur fikrimizin değişmeyeceği gibi, her daim.
Şu fani dünyada misafiriz ve bir gün hayatımızın parçası olan gerçekle tanışacağız. “Ruhuna Fatiha” yazacak soğuk taşın üzerinde, hemen kısa künyenin altında. Boşa dememişler “dünya malı fani” diye, en büyük servetimiz Fatihalar olacak soğuk toprağın altında yalvaracağız gelen geçenden fani dünya dilencileri gibi. Ne mutlu nasip olanlara, Allah göstermesin amonyak şölenine dönüşebilir. Malum, soğuk geceleri ısıtan güzel Marmara şarabının yan etkilerinden kaçınılmaz evvel Allah.
El Fatiha
Yeni Besteler !
Dostlar sağ olsun dün gece Galatasaray tribün emektarlarının yeni bestelerinden bir demet yollamışlar. Tek kelimeyle hepsi mükemmel olmuş, malum işin içinde hayatını Galatasaray tribünlerine adamış Edip Gürman varsa gerisi teferruat. Tabii diğer Arkadaşların da emeklerini yabana atmamalıyız hepsinden Allah razı olsun!
Bestelerin hepsi güzel, benim hoşuma giden ikisini buraya ekliyorum. Umarım en kısa zamanda tüm besteler tribünlerimizde yayılır ve o özlediğimiz eski coşkulu günleri tekrar yeniden yaşarız!
Tessera del Tifosi
Sezonunun başlamasıyla birlikte İtalya’da taraftar kartı resmen yürürlüğe koyuldu. İç ve dış sahada takımlarını desteklemek isteyen futbolseverler mutlaka bu kartı almak zorundalar. Karta sahip olmak öyle sanıldığı gibi kolay değil, taraftarlar kulübe ve emniyet müdürlüğüne birer dilekçe vermeleri gerekiyor. Eğer sicilleri temiz ise kart belirli bir ücret karşılığında bir günde çıkıyor, şayet önceden stat yasakları vb. cezalara çarptırılmışlarsa sade iç saha maçlarına gitme haklarına sahipler, deplasmana gidemiyorlar.
Devletin getirdiği kanun İtalya’da Ultras hareketini ikiye böldü. Bir yandan Milano tribünleri uygulamaya boyun eğdiler diğer yandan 50 km doğuda bu karta karşı tepkiler gittikçe büyüyor. Her sene Bergamo’da düzenlenen geleneksel “Berghem” şenliklerinde Atalanta tribünlerinin Ultra oluşumu Curva Nord devletin yürürlüğe koyduğu taraftar kartına karşı tepki gösterdi. Şenliklere ünlülerde davetliydi, bunların arasında İtalya içişleri bakanı Maroni’de vardı. Yaklaşık 700 taraftar düdüklerle Maroninin konuşmasını protesto etmeyi planlıyorlardı, akılıca düşünülmüş eylem maalesef planlandığı gibi gelişmedi. Curva-Nord oluşumunla alakası olmayan başka grup beklenmedik anda içişleri bakanına maytaplar atıp arabaları ateşe vererek olayların çıkmasına neden oldu. Atalanto tribün liderlerinden Claudio Galimberti La Repubblica gazetesine verdiği demeçte olayların nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor.”Yürüyüş esnasında ben polislerle konuşuyordum, tam onlara tanımadık bir grubun içimize sızdığını anlatırken kortejin en arkasında olay çıkarmaya başladılar.” Cladionun tepkisi boşa, çünkü her zaman birileri çıkıp barış içinde geçmesi planlanan bu tarz yürüyüşleri mutlaka sabote edecektir. Zaten hep böyledir, tribüncüleri toplumdan dışlanmış aşağılık mahlûklar gibi görür kuleden bakanlar ve böyle kalması içinde her türlü yola başvururlar, bu İtalya, Almanya, Türkiye hiç fark etmiyor.
Geçtiğimiz son yıllarda İtalya tribünleri ciddi devlet baskısı altında. Pankartlar, megafonlar, meşale yasaklarının yanı sıra pahalı bilet fiyatları tribünlerde özgürlüklerini büyük ölçüde azalttı. En son çıkan taraftar kartı bardağı taşıran son damla oldu. Bu karta sade taraftarlar değil, İtalya’da tüm sivil toplum örgütleri ve hukukçularda tepki verdiler. Romalı ünlü avukat Lorenzo Contucci bu uygulama halkın serbest dolaşmasını engellediği için resmen insan haklarını ihlal ettiğini vurguluyor. Her suç işleyen kişi cezasını çeker ve siciline işlenir, bir süre sonra şayet kanunları ihlal etmemişse sicili temize çıkar. Statlarda şiddeti önleme amaçlı çıkarılan yeni yasada böyle bir uygulama yok maalesef. Bir kere stat yasağı alan taraftarlar ömür boyu fişleniyor ve süresiz o suç sicillerinden silinmiyor. Ne hikmetse bu saçma kanun sade tribüncüler için geçerli. Katiller, teröristler, sapıklar, vergi kaçıranlar, kara para aklayanlar, uyuşturucu satan vb. suç işleyenler yasanın dışında kalıyor. Onlar önemli mutlaka rehabilite edilip tekrar topluma kazandırılmalı, tribüncüler zaten insan olarak görülmüyor(!)
Geçen sene Kasım ayında tüm taraftar oluşumları bir günlüğüne husumetlerini kenara bırakıp Roma’da tek yumruk olarak bu karta karşı protesto etmişlerdi. >> Roma'da Protesto Yürüyüşü ! Büyük ses getiren yürüyüş, ne yazı ki resmi makamları kararlarından vazgeçirmedi. Farklı renklere gönül veren taraftarlar ne kadar böyle ciddi konuda ortak dayanışma gösterseler de, çoğu çaresizce kanunlara boyun eğmek zorunda kaldı. İnter, Milan, Juventus, Fiorentina tribünleri kartı satın aldılar. Sampdoria, AS Roma, Lazio, Napoli tribünleri kart almayarak yasaya karşı tepkilerini sürdürüyorlar. Bu kanun maalesef 14 Kasım 2009’da ortak noktada buluşan farklı taraftar oluşumları arasını böldü. Ve ağustos ayında başkent Roma’da oynan süper kupa finalinde Romalı taraftarlar bunu bir pankartla açıkça dile getirdiler;”Interista tesserato,servo dello stato”, Türkçesi “Taraftar kartlı İnterliler, devletin uşakları”.
Tepkiler pankartlarla sınırlı kalmadı, sezon başında yasayı kesinlikle kabul etmeyen Terni tribün oluşumu Ultras07 kendini fesih etti, tabii ne kadar doğru eylem tartışılır. Bence çok yanlış, sonuna kadar yılmadan, usanmadan endüstriyel futbola karşı direniş gösterilmelidir!
Kahrolsun endüstriyel futbol !
Horst Wein Röportajı Ve Altyapı!
Horst Wein’dan önceleri bahsetmiştim hatırlarsanız >> Oyun Zekâsı ve Horst Wein Yöntemi Sokak futbolu ile Kulüp futbolunu kaynaştırıp tasarladığı yeni tekniklerle tüm dünyanın futbola bakış açısını değiştirdi, hatta ben bir adım ileri giderek futbolda devrim yaptı diyorum.
FUNino, 1990 yılında Horst Wein tarafından, geliştirilmiştir. Amaç, her oyuncunun topa temas sayısını ve dolayısıyla oyun keyfini artırmak. Wein'nın bulduğu bu antrenman yöntemi 1992 yılında Barcelona ve İspanya futbol milli takım altyapılarında uygulanmaya başladı. Tasarladığı model sade İspanya'da değil kendi ülkesi Almanya olmak üzere bütün dünyada başarıyla uygulanıyor. Horst Wein futbolcuların oyun zekâlarını geliştirecek bir model ortaya çıkarmıştır. Oyun zekâsı öğretilecek bir şey değil, tamamen futbolcunun doğal yetenekleri ve hayal gücünün birleştiğinde kendiliğinden ortaya çıkar.
Horst Wein tasarladığı yeni model ile futbolcuların oyun zekâlarını tetikleyip daha çok geliştirmesi, destekleyici yönde. Bu tekniğin ne kadar önemli olduğunu Mesut Özil geçen sene Alman Futbol dergisi 11 Freunde ile yaptığı söyleşisinde değiniyor.
“soru: Oyun tarzınızın ne kadarı Türk, ne kadarı Alman?
Mesut Özil: Türk olan yanı tekniğim ve top kullanışım. Alman yönü disiplin, kafa yapım ve sürekli gaz verip oyundan kopmamam.
soru: Bunların hepsini, kendi tabirinle söylediğin "Maymun Kafesleri" içinde yani mahalle arası toprak sahalarda mı öğrendin?
Mesut Özil: Evet doğru orada öğrendim. Sürekli yaşımdan büyüklere karşı maç yapardık, çoğu ağabeyimin arkadaşlarıydı. Orada üstün teknik gerekli, ikili mücadeleler sert geçerdi karşı tarafa kendimi kabul ettirmeliydim. Şimdi bunun çok faydasını görüyorum.
Devamını buradan okuyabilirsiniz >>> Mesut Özil Röportajı; "Futbol Hislerim Türk"
Fazla uzatmaya gerek yok, eğer altyapıda ciddi bir revizyona gidilecekse Horst Wein modeli dikkate alınmalıdır! 2007 senesinde Avustralya’da yaptığı röportajın 4 bölümünü yazının sonuna ekliyorum, söyleşi İngilizce ama ortaokul dil bilginiz yeterli anlamakta zorluk çekmezsiniz. Horst Wein’nın söyleşisinde öne çıkan önemli sözler;
“Kendini kontrol edemeyen futbolcu rakibi de kontrol edemez”
“Einstein soru sormaktan bıkmayın der, zeki futbolcular sürekli sorgulamalıdır”
“Genç olsam orta Avrupa yerine bir Akdeniz ülkesinde futbol oynamayı tercih ederdim
Horst Wein Röportajını yazının sonuna ekliyorum;
Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler #3
Türk Futbolu ciddi altyapı sorunu ile karşı karşıya demiştim son olarak. Haksızlık yapmamak lazım, yirmi sene önce kurulan model şükür hala işliyor yalnız ne kadar sağlıklı çalıştığı muamma. Oyuncular hangi kıstaslara göre seçiliyor? Aldıkları eğitim çağımız futboluna göre uygun mu? Futbolcular profesyonel olma yolunda aksaklıklara uğradıkları taktirde, hayatlarını düzgün şekilde devam ettirmelerine yönelik gerekli tedbirler alınıyor mu? Örneğin, okul ve meslek eğitimi futbol eğitimi ile paralel mi yapılıyor? Genç bir oyuncu profesyonel olamadı mı yüksek okul diploması ya da herhangi bir meslek dalında yaşamını devam ettirme imkânları sunuluyor mu? Veliler çocuklarını futbol kulüplerine verdikten sonra doğru eğitim alıp almadıklarının peşindeler mi? Yoksa “eti senin kemiği benim” mantığında mı hareket ediyorlar? Bakın bu çok önemli, veliler çocuklarını teslim ettikleri kulüplerin altyapı tesislerinin yeterli olup olmadığını mutlaka kontrol etmeli. Atıyorum, “Galatasaray büyük kulüp” değip geçiştirmemeli, elbette büyük kulüp bunu inkâr etmiyorum ama tesisleri yeterli mi, sağlık kurumunun durumu, doğru beslenmesi, okul ve meslek eğitimi ile futbol aynı anda mı sürdürecek vb. önemli unsurları göz önünde bulundurmalılar. Çocuklarınla sürekli irtibat halinde olmalı onları yalnız bırakmamalılar.
Sorularıma sade ben değil hepiniz cevap arıyorsunuz, fakat haksızlık yapmayalım o kadar geri kalmış ülke değiliz, mutlaka Türkiye’de de yukarıda sıraladığım soruların içinde bulunan unsurlara dikkat ediliyordur. Yirmi yıl öncesinde de kulüplerimizin altyapıdan büyük oyuncular çıkardığını unutmayalım. Mesela aklıma gelenlerden bazıları; İnegöl spor, Sakarya spor, Kocaeli spor, Göztepe, Altay, İzmir spor, Vefa, İstanbul spor, Bursa spor, Eskişehir. Dört büyüklerden Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon spor. Bu kulüplerimizin hepsi Türk futboluna yetenekli oyuncular kazandırmışlardır. Piontek ve Terim zamanında kurdukları model ile Türkiye altyapısının daha iyi organize olmasına yönelik öncülük etmiş, yeni bir sistem getirmişler. Türk Futbolunun altyapısını yakından takip etmek buradan zor, illaki edenler vardır ama genelde baktığımızda başta medyamız bu konuya fazla değinmiyor halkı aydınlatmıyorlar, daha çok reyting ve sansasyonel haberlerin peşindeler.
Ben Türkiye’de futbol altyapı eğitimini kafamda şöyle canlandırıyorum. Başarılı bir ilkokul talebesini alıp direk Üniversiteye sokarak o çocuktan Doktor, Hâkim, Mühendis çıkması bekleniyor. Olmadı mı tersine başvurarak Üniversite profesörünü ilkokul talebelerinin başına getirip onlardan uzman eğitmesi isteniliyor. Mümkün mü? İmkânsız, ama diğer taraftan “ya tutarsa” mantığı var, işte benim açımdan Türkiye’de altyapı eğitimi son yıllarda bu yönde işliyor. Kumar oynuyorlar, tabii buradan sallaması kolay diyeceksiniz de, futbolun içinden geldim ve Alman altyapısında yetiştim hangi şartlar altında oyuncu yetiştirildiğinin gayet iyi bilincindeyim. Fazla ahkâm kesmeye gerek yok, hatırlayın birkaç ay önce Arda Turanın tam saha dergisine verdiği röportajda “ben sahada nerede duracağımı milli takımda öğrendim” demişti. Geçen hafta bir spor gazetesiyle yaptığı söyleşide “altyapılarda duran top çalışmaları yapmazlar” dedi. Sonra Ömer Erdoğan’ın pubis sakatlığı üzerine yaptığı yorumda dikkate alınmalı, zamanında İsviçre’de tedavi olduğu doktor “bana gelen hastaların %80’i Türkiye’den” demesi altyapımızda bazı işlerin doğru gitmediğini gösteriyor. Bu iki oyuncunun yaptıkları yorumlar buzdağının ucu, biraz daha irdelesek kim bilir neler ortaya çıkacak(!)
Beğeniriz, beğenmeyiz o konuya girmek istemiyorum. Yalnız, 2003 yılında Şenol Güneşten görevi alan Ersun Yanal 20 sene önce kurulan sistemi geliştirecek doğru kişiydi de, maalesef medyanın gazına gelerek başta “biz Galatasaray Taraftarları” onu kolayca harcadık. Şimdi tekrar göreve getirildi, bu sefer altyapı sorumluluğu yapıyor, bence en doğru isim inşallah bu sefer mantıklı hareket edip kolayca harcamayız. Fatih Terimin ikinci döneminde ilk başta başarılı olamaması ama sonradan ustaca durumu idare ederek, tüm olumsuz şartlara karşı milli takımı Euro2008 finallerine götürüp yarı final oynatması sorunlarımızı bir süre erteledi. Çünkü yıllar önce büyük emeklerle kurduğu sistem hala ortada dursa da ne yazık ki iflas etmişti. Gerçi havuzun içinde yığınla oyuncu vardı ama hiç biri doğru eğitilmemiş, çoğu takımlarında yabancı kuralına takılmış yedek oynuyorlardı. Yinede elindeki malzemeden en iyisini yapmaya çalıştı da, 2010 dünya kupasına gidemememiz iki yıl önce ertelediğimiz sorunların patlak vermesinden kaynaklanıyor. At gözlüklerini takan medya, skora endeksli ve bir o kadar futboldan uzak yeni oluşan taraftar profili gerçek sorunları görmemezlikten gelerek Fatih Terim’i bahane edip milli takıma düşman kesildi. Şimdi sırada Hiddink var, demin bahsettiğim örnekteki gibi. Üniversite hocasını ilkokul talebelerinin başına getirdiler kenara çekilip ondan uzmanlar yetiştirmesini bekliyorlar.
Peki, nereye kadar?
Sorunlar & Kaybolan Yıllar & Beklentiler !!!
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2Fx00N1XzV2_Q%2Fhqdefault.jpg)
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2Fo3lH6qV_rvk%2Fhqdefault.jpg)
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FPXmE1-xo4zQ%2Fhqdefault.jpg)
/https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FedxnBHS66T4%2Fhqdefault.jpg)