Protestoculara(!)
Geçen sene mor formalar piyasaya sürüldüğünde Galatasaraylı Arkadaşlarım yarım ağızla karşı çıksalar da yinede her şeye göz yumarak üç maymunu oynamayı tercih ettiler. İlk 7 hafta her şey tozpembeydi, sonra iç sahada alınan Eskişehir beraberliği, ardından Fenerbahçe mağlubiyeti taraftarlar arasında büyük tepkilere yol açtı. Bu sezon lige kötü başlangıç, Avrupa kupalarından erken elenmemiz bir anda Taraftarların gözünü açmasını sağlamış olacak ki, kulübün ticari amaçlı çıkardığı formalarla kimyası bozulduğunun farkına vardılar.
”Adnan Sezgini protesto ederek esas hedef Adnan Polat’ın” olduğunu vurgulayan bazı renktaşlara soruyorum,”yıllardır neredeydiniz?” Hiç Faruk Süren, ya da Canaydın dönemlerinde yapılan protestoları öne sürmeye gerek yok. Elbette taraftar kötü gidişe tepki gösterecektir, ama biz protestoların ölçüsünü kaçırıyoruz gibime geliyor. Ortaya koyulan tepkilerde hedefi şaşırdığımızın kanısındayım, çoğu kez zamanlama hatası yapıldığı açıkça ortada. İki maç kaybettikten sonra Başkanın, Teknik heyetin kellesini istemek ne kadar doğru tartışılır. Hepsi bir kenara, hangimiz şimdiye kadar bir kulüpte Başkanlık, Teknik Direktörlük yaptık? Kulübe verdiğimiz maddi destek, bize kötü gidişte kulüp yönetimlerinden hesap sorma hakkına sahip olduğumuzun anlamına gelmez. O zaman rahmetli Canyadın’nın bizlere yaptığı “Müşteri” yakıştırması doğruymuş(!)
Eğer gerçekten tribüncüysek, önce tribün kültürünün devam etmesi için mücadele vermeliyiz(!) Yıllardır pahalı bilet fiyatlarına hiçbir tepki gösterilmedi, forma renklerimiz değiştirilirken hep sustuk, yayıncı kuruluşun maç saatlerinin değiştirmesi kimsenin umurunda değil. Kulübe üyeliğin kolaylaştırması için yeterli mücadeleyi vermiyoruz. Biz önce kendi mıntıkamıza bakmalıyız sonra kulüp başkanı, teknik heyeti, idari menajeri eleştirmeye sıra gelsin. Ki, içimizde çoğumuzun böyle bir vasfı yok, hala Adanan Sezginin kulüp içinde ne gibi görev yaptığından bihaber arkadaşlar var. Evet, benimde hoşuma gitmiyor, Haldun Üstünel’e haksızlık yapıldığının farkındayım, fakat işin içinde değiliz hiç birimiz. Birçok kişinin tepkisi iki yıldır futbol takımının kötü gidişine ve bu yüzden kuru gürültü çıkarıyorlar. Kendi açılarından haklı olabilirler, ama bu kişiler medyanın gazına gelip şuursuzca saldırılarını kesinlikle anlayışla karşılamıyorum. Çünkü kendi fikirleri değil, başkalarının ağzından duyduklarını papağan gibi tekrarlıyorlar. Galatasaray’ımızın şu an ihtiyacı olduğu tek ilacı “SABIR(!)” Başka bir şey değil ve göreceksiniz 3-4 hafta sonra takım çıkışa geçtiğinde papağanlar saf değiştirecekler.
Galatasaray şahıslardan ibaret değil, hepsi gelip geçicidir. Galatasaray 105 yıllık bir kültür yuvası ve sporun eşiğidir. Sürekli eleştirerek bu kutsal yapıya hepimiz zarar veriyoruz, bunun farkında olmalıyız. Artık medyanın gazına gelip başkanları, teknik heyetleri istifaya zorlamak çağdışı. Biz Galatasaray gibi Aydın camianın parçasıyız, aptalca hareket etmek bizlere hiç yakışmıyor. Şimdi kenetlenme zamanıdır, esas şu günlerde Galatasaray’ımıza daha çok sahip çıkmalıyız. Ele güne karşı, inadına desteğimizi sürdürmeliyiz. Buda bir tepkidir, tabii anlayana(!)
P.S:
Önceki yazımda hata yapmışım. Malum, Schalke 04 Freiburg’a değil Hannover 96’ya karşı oynadı, hatamdan dolayı özür diliyorum. Ama bir daha olmayacağına dair garanti veremem. ;)
Her Şey Para Değil
Bu hafta sonu Almanya’da yine ilginç müsabakalar oldu, bunlardan üçüne değineceğim. Bu üç maç içinden ancak tekini 90 dakika seyrettim, Wolfsburg-Mainz 05. Diğer ikisinin özetlerine baktım ama burada maçların yorumlarını yapmayacağım başka noktalara dikkat çekmek istiyorum.
Bayern Münih’in uzun yıllar bir Kaiserslautern fobisi var, mağlup olmaları bana göre sürpriz değil ve Kaiserslautern 17 sene önce ikinci ligden çıkıp Şampiyon oldu, bu sezon başa oynaması kimseyi şaşırtmamalı. Cuma günü galip gelmeleri belki bu sezon ikinci ligden yeni çıktıkları için sürpriz olarak değerlendirilebilir. Tabii, koskoca Bayern gibi takıma alınan galibiyeti indirgememek lazım, lakin Kaiserslautern genç ve yıldızsız kadrosu Münih yıldızlarını dize getirmesi, üst üstte ikinci galibiyetlerini alıp ligin zirvesine oturmaları şimdilik büyük başarı ve Bundesliga’ya heyecan katacağı kesin.
Schalke 04’de durum farklı değil, zira geçtiğimiz sezonda Hannover'e de kendi sahalarında puan kaybetmişlerdi, fakat bu sezon Magath Schlake’nin büyük taraftar kitlesini göz önünde bulundurarak işi ticarete vurdu ve kadroyu yıldız oyuncularla süsledi. Gelsenkirchen kenti Kuzey ren vestfalen eyaletinin maden bölgesi ve işçi sınıfının yoğun olduğu yer. Magath’ın şu an yapmak istediği bu yörenin insanlarına ters geliyor ve birkaç haftadır Taraftarlar arasında olan sürtüşmenin esas nedenleri de bu. Onlar sahada aynı kendileri gibi çalışan, mücadele eden oyuncuları görmek istiyor ve özdeşleşiyorlar. Şampiyonlukmuş, kupaymış vb. başarılar ikinci planda. Bu yüzden Raul gibi yıldızlar hikâye, hiç birisi Libuda ya da Olaf Thonun yerini dolduramaz. Oysa geçen sezon Magath alt yapı ağırlıklı genç kadrosuyla bence mucizeler yarattı, Schalke Taraftarı bu yılda devamını getirmesini istiyordu ama o başka yolu seçti, işi zor.
Gelelim 90 dakika seyrettiğim müsabakaya. Halk dilinde “tüp bebek” lakaplı Wolfsburg iki sezon önce kazandığı Şampiyonluğu geçtiğimiz sezon devamını getiremedi. Bu sene yeniden başa oynamak için büyük paralar harcadılar, ellerinde hala Avrupa’nın en iyi forveti Dzeko var. Misimoviç’i Galatasaray’a satarak Juventus’dan Diego’yu alma lüksleri de cabası. Karşılarında geçen sezon ikinci kez Bundesliga’ya çıkan ve sürpriz şekilde ligi yedinci bitiren Mainz 05. Dakika henüz 30 durum 3:0 her şey yolunda. Tribünlerde kaç fark olur bahisleri dönerken 39’da Rasmussen’nin ayağından talihsiz bir gol yiyorlar ve devre bu skorla bitiyor. İkinci yarı sahada başka Mainz var, zaten ilk devrede de bunun belirtileri görülüyordu ama Wolfsburg galibiyetten o kadar emindi ki rakiplerinin müthiş bir geri dönüş yapacaklarını akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Fazla uzatmaya gerek yok, 48. Dakikada Soto, 58.’de Schürrle,85. Dakikada da Szoloi skoru belirliyor ve bu sezon Mainz’ın ikinci kez galip gelmesini sağlıyorlar.
Bundesliga’da Deplasman da 3:0 geriye düşüp maçı çeviren takım 19 sene önce Bochum olmuş ama Mainz’ın geri dönüşünü açıkçası bende beklemiyordum. Tek kelimeyle helal olsun. Mainz ikinci devre müthiş oynadı ve attığı goller şans eseri değildi, hatta biraz şansları yaver gitse skor farklı olabilirdi. Kâğıt üstünde iki takımın kadrosuna baktık mı dağlar kadar fark görüyoruz. Dzeko, Diego, Grafite yıldızlara karşı adı şanı duyulmamış Rasmussen, Schürrle, Soto ve Szloi. Bu dört oyuncunun içinden sade Schürrle tanıdık geliyor bana, onu Mainz 05 U19 takımından biliyorum, diğerlerini de transfermarkt.de müptelalarına bırakıyorum. Teknik kadroda Wolfsburg’da ağır basıyor, İngiltere Premiere League’in usta hocalarından Steve McClaren yardımcısı Alman Milli takımının efsane oyuncularından Pierre Littbarski. Mainz 05’de Tuchel diğerlerini sormayın. Tuchel’in pek kariyeri yok, geçen sene sezon başlamadan havlu atan Jörn Andersen’nin yerine getirildi, U19 takımının hocasıydı ve Almanya Şampiyonu yapmıştı.
Türkiye’de Şampiyonlar Ligini kazan Teknik Direktörlerinin çaycılık mertebesine bile ulaşamadığını göz önünde bulundurursak, futbol ulemalarımız Tuchel’i hangi kategoriye koyarlar muamma. Şaka bir yana, futbolun heyecanını köreltip sahalardan manşetlere taşıyan reyting canavarları artık yıllardır çaldıkları plağın ikinci yüzünü çevirmelerinin vakti geldi geçiyor. Futboldan bihaber zalimlerin sözlerine kanan kulüp yöneticilerimiz “Her şeyin para olmadığının” farkına varıp, boş vaatlerle futbolseverleri kandırmasınlar. Hayvan terli, kimse yemiyor. Madem bu işin ticaretini yapıyorsunuz, forma satma amaçlı aldığınız üçüncü sınıf yıldızları pazarlayacağınıza oyunu ön plana çıkarıp pazarlayın(!) Berti Vogts’un bir sözü var “Sahanın yıldızı takımdır”, aynı fikirdeyim, malum futbol takım oyunu.
Artık yıldız futbolcularla donatılan kadrolar taraftarları kesmiyor. Futbol endüstrisi son yaşanan küresel ekonomik krizden sonra önemli değişim içinde. Günümüzde alt yapıdan yetişen gençlerin dünya devlerine kafa tutması futbolseverlere daha çok heyecan veriyor ve kulüplerinle özdeşleşiyorlar, doğrusuda budur(!) Kendimden örnek vereyim, şu an Galatasaray’ımız kötü günler yaşıyor, oyuncularımız istediğimiz futbolu sergileyemiyorlar. Tüm olumsuzluklara rağmen maç günlerini iple çekiyorum, inanın yazdıklarımda çok samimiyim, bana Galatasaray şu günlerde daha çok heyecan veriyor. Sahada Arda’yı, Aydın’ı, Sabri’yi hatta Sivas maçından sonra ağır eleştirdiğim Emre’nin verdiği heyecanı. İkinci yarı maçtan alındığından dolayı arkadaşlarından ayrılıp kale arkasında somurtan Elano vermiyor(!) Takımı yıldızlarla donatıp şampiyonluğa herkes oynar, ama şu durumdan düzlüğe çıkarsak ki buna canı gönülden inanıyorum müthiş zevkli olacak, buna emin olun(!)
En Güzel 40 Gol
Almaya'da 1970,1980 ve 1990 yılları arasında atılan en güzel 40 gol.Kimler gelmiş,kimler geçmiş,koltuğa yaslanın keyfini çıkarın."Ne olursa olsun yaşamaya mecbursun" adlı bir şarkı vardı...
İstikrarlıyız
Başlık ironi sanmayın, gerçek. Aynı çizgide kötü gidiş de geleceğin istikrarlı olacağının sinyalidir aslında. Oyun zekâsı vasatın altında oyuncularla düzlüğe çıkmak büyük başarıdır, şayet oyuncular durumun ciddiyetini kavrayıp kendilerine çeki düzen vermelerinin vakti geldiğini anlar, kendilerini geliştirirlerse bunlar gerçekleşir. Başarının sade şampiyonlukla ölçüldüğü ülkede yazdıklarımın pek değeri olmasa da, beş maç üst üstte aynı kadroda ısrar eden Rijkaard oyuncularına bunu demek istiyor ama ne yazık ki bir türlü onlara ulaşamıyor.
Şimdi diyeceksiniz ki elinde olan malzeme buna müsait değil. Ben şahsen buna katılmıyorum, Sivas maçı yazımda bahsettiğime gelelim, orada Servet’i örnek olarak göstermiştim. Futbolcu kalitesi aldığı eğitimin yanı sıra yeteneklerini geliştirmesiyle ölçülür. İnsan kendini geliştirmesinde yaşını bahane edemez. Çalıştığınız mesleklerde sürekli yeniliklere ayak uydurmalısınız, bu futbolcular içinde geçerli. Örneğin Servet, “Benim yaşım 29, benden fazlasını beklemeyin” derse geçmişte aldığı eğitime ve mesleğine ihanet etmiş olur ve şimdi gösterdiği performansından daha kötüye gider.
Bir kısım Galatasaraylı futbolcularda tuhaflık olduğunu herkes görüyor, bunun için uzman olmaya gerek yok. Özgüven eksikliği doğru da daha başka nedenlerin olduğu kesin. Misal, ilk yediğimiz golde 4 oyuncumuz 1 Bursasporluyu abluka altına almış ama o yine topu ortalamayı başarıyor. Futbol var olduğundan beri bazı temel kuralları vardır, örneğin ”Top geçer adam geçmez” gibi. Eğer oyuncular bu basit hamleyi yerine getiremiyor, sürekli aynı hataları tekrarlıyorlarsa sorunlar daha çok derinlerde yatıyor(!) Elano maçtan sonra önemli noktaya dikkat çekti “Biz takım olamıyoruz”. Doğru(!) Kulüp içinde yaşanan değişimden etkilendikleri bir kenara, benim gözlemim bu bir “kısım oyuncuların” özel hayatlarında da sorun olduğunu ve bu huzursuzluklarından dolayı kafalarının rahat olmadığının kanısındayım. Futbolcular kafaları rahat değilse günde 12 saat idman yapsınlar hiçbir faydasını göremezler. Sürekli yazarım, futbol kafayla oynanır her şey oyuncuların beyninde başlar ve biter(!)
Son olarak, Rijkaard oyun şablonundan vazgeçmiyor bence de çok iyi yapıyor. Bursaspor maçında ortaya koyulan mücadeleden yola çıkarak, bu takım önümüzde iki deplasman müsabakasından iyi neticeler çıkarırsa istikrarlı bir çizgiye gelecektir(!) Ne kadar bizler şu anki duruma olumsuz baksak da, Rijkaard ve Neeskens takıma inançları sonsuz. Onların gözünden baktığımda hala bir umut olduğunu görüyorum, eğer gelecek maçta bir üste koyarlarsa tabiî ki. Beş müsabakadan sade tek galibiyet çıkaran bu futbolcular ve yine kötü gidişe dur diyecekte onlar olacak. İstediğimiz kadar öfkeli olalım, bir Galatasaray taraftarı olarak şahsen bekleyip, sabır etmekten başka seçenek görmüyorum….
66/67 Fairplay Dündü
Bir Holigan filmi de Almanya'dan. Aşağısoksonyanın iki ezeli rakibi Eintracht Braunschweig ve Hannover 96 taraftarlarının serüvenlerini konu almışlar. Film geçen sene kasım ayında gösterime girmişti,fena sayılmaz diğerlerinden pek farkı yok Footbal Factory'sin Almanya versyonu. Ama şu laf hoşuma gitti,"Hayatını değiştirmezsen,Hayat seni değiştirir(!)"
"DİLEĞİMDİR" (Alıntı !)
Mutlaka herkes tarafından okunması gereken Manifesto niteliği taşıyan müthiş yazı. Virgülüne,Noktasına dokunmadan aynen yayınlıyorum. Meğerse bu dünya'da benim gibi düşünenlerde varmış, yazan Arkadaşımızın ellerine sağlık,biraz uzun ama okumaya değer(!)
Yazının orjinalini "Kalender Libero" blogundan da okuyabilirsiniz >>>> link
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Geçen yılki Eskişehir maçındaki rezilliği gördüğümde tamamen anlamıştım Galatasaray’daki sorunun “x çıksa y girse, a satılsa b alınsa, dört üç üç mü, dört dört iki mi, pas futbolu mu topu şişirmece mi”den öte olduğunu. Neresinden başlayacağımı bilemediğimden içimden gelmedi yazmak, ne karalasam istediğim gibi anlatamayacaktım sanki. Hâlâ kafamda onlarca başlık uçuşurken bunları alt alta sıralamanın bile iyi bir başlangıç olacağını düşündüm ama bunu da yapamayacağım, aklıma geldiği gibi yazıcam idare edin.
Hakikaten güzel bir dille, akıcı bir şekilde yazılan birçok blog var takip ettiğim. Hepsi de Galatasaray’ı hayatlarının büyük, vazgeçilmez, yerine konmaz bir parçası haline getirmiş kişilerin. Kimisi var ki sarıyla kırmızıya futboldan başka nice anlamlar yüklemiş, kimisi var ki bu renkleri “kötünün karşısındaki iyi” olarak tasvir etmiş. Ben de bunlardan biriyim, henüz kendime ait bir blog sayfam olmasa da, Galatasaraylılığı bu arkadaşlar gibi tanımlayanlardan. Sanki başarısızlıklarla daha bir seviyoruz bu renkleri, “inadına sevmek” daha büyük bir erdemmiş gibi. Kaybederken sevmek için birşeylere sarılmak gerekiyor ve “asaletin bize yeter” diyoruz. Bunun için sahanın, golün, futbolun dışına çıkıyor, “güzel”e dair anlamlar yüklüyoruz sevdiğimiz takıma. Renklere aşığız diyoruz, hiç seyretmediğimiz bir efsaneye “senin gibi cimbomluyu unutur mu bu taraftar” diyoruz. Sarıyla kırmızıyla alnımızın akıyla demekten gurur duyuyor, başkalarını hileci hurdacı olarak niteliyoruz. Biz dürüstüz onlar sahtekâr, biz iyiyiz onlar kötü, adeta biz Neo’yuz onlar parasıyla, medyasıyla, her türlü ayak oyunuyla Turkish Matrix’in yaratıcıları. Ne yalan söyleyeyim ben de böyle düşünüyorum. Benim Galatasaray’ı sevişim biraz da yalnız oluşundandır. Bu ülkenin gelmiş geçmiş en başarılı takımı, milli takımın her daim lokomotifi iken medyada nüfuzu olmayışındandır. Ben bu armayı kendinden güçlü olanı yenebilen isyankâr ruhuyla, kendinden başka dostu olmayan haliyle seviyorum. Kimseciklere ihtiyaç duymadan bir başına yürür benim asil Galatasaray’ım.
Yürürdü. Ben de her yıl yeni formalar çıktığı gün Galatasaray Store’un kapısında bitiverirdim, bu yıl elim gitmedi. Aylardır sadece kendimce düzeyli bulduğum taraftar bloglarını okuyorum, çok nadiren de webaslanın taraftarın sesi bölümündeki yazı başlıklarına bakıyorum, yazıların çapı başlığından belli ediyor kendini zaten. Dolayısıyla zahmet edip tıklamıyorum bile, çünkü futbolcu ve teknik direktörleri rakamlarla eleştiren sığ düşünceleri okumak bana, daha da önemlisi Galatasaray’a birşey katmıyor. Bu sayfalarda taktik dehamızla (!) kendimizi tatmin etmekten fazlasını yapabiliriz bence. Soru, gerçekten bu takım için birşeyler yapmak isteyip istemediğimiz. Şimdi bırakalım bu takımın kadro yetersizliğini, saha içi dizilişini, vasıfsız orta sahasını, Perez’den beri alınmayan sağ bekini, Mondragon’un yerini dolduramayan kalecisini, Hagi’den beri bulunamayan on numarasını bilmem neyini. Televizyonlarda yorum yapan, gazete sayfalarını dolduran maskaralara özenip de, yok efendim Rijkaard’ın yanlış tercihleri, yok efendim dört üç üç olur muymuş, yok efendim nerde bu transferler gibisinden klişelerle çığırtkanlık yapmayın, benim karnım tok, siz de doyun artık! Mustafa Doğan’ı, Sergen Yalçın’ı, Ahmet Çakar’ı, Erman Toroğlu’nu dinlemekten hoşlanıyor musunuz? Onların yaptığı işi mi seviyorsunuz, bu düzeysizlikle kazandıkları parayı mı kıskanıyorsunuz? Öncelikle futbolu sevin, futbolu yorumlayabiliyor olmayı değil. Buna oynamayı severek başlayabilirsiniz. Sonra taraf olun, takımınızı sevin, bir sorun varsa tespit edin ama orada takılıp kalmayın, bir sonraki aşamaya geçin ve sevdiğinize birşeyler katmaya çalışın. Spor yazarı/yorumcusu diye geçinen ama mevcudiyetlerini bizim çözümsüz kalan depreşik, çalkantılı hallerimize borçlu olan kan emicilerden bir farkınız olsun.
Bu takım yıllardır iyi yönetilmiyor. Daha da kötüsü iyi yönetilemiyor oluşu “ekonomik darboğaz” maskesi altında başarıyla saklanıyor. Yıllarca paramız yok diyerek enkaz edebiyatını sportif başarısızlığa kılıf yapanları anlayışla karşılamaya çalıştık, ama artık yöneticilerin ağızlarına sakız ettikleri “az kaldı düzlüğe çıkıyoruz” söyleminin modası geldi de geçiyor. Çünkü bugün taraftar yalnızca stada gidip takımına bağır çağır destek veren bir insan güruhu olmaktan çıktı. GS TV, GS Mobile, GS Bonus projelerine yüksek katılımın yanı sıra GS Store ürünlerine artan taleple birlikte taraftar, kulüp bilançosunda önemli bir finansman kalemi haline geldi. “Paramız yok” ifadesinin mazeret olmadığı bir dönemdeyiz ve taraftar bunun bilincine varmalı. Nasıl ki bir işçi emeğini alacağı ücrete göre arz ediyor veya etmiyorsa, taraftar da projelere desteğini, lisanslı ürünlere ve maçlara olan ilgisini emeğinin karşılığını alacağı ölçüde göstermeli. Koşulsuz şartsız sevebilirsiniz ama destek veremezsiniz, vermemelisiniz. Fenerbahçe taraftarlarının hep destek tam destek sloganı elbette güzel bir yaklaşım ancak desteğinizin boyutu yönetimlere mesaj verecek esnekliğe sahip olmalı. Ortaya koyulan ürünün alıcısı sizken talepkâr olmaz, hesap sormazsanız umduğunuzu değil bulduğunuzu yersiniz ve şikayet etme hakkınız da olmaz. Tıpkı ülke yönetimleri ve halk arasındaki ilişkide olduğu gibi.
Ben Galatasaray taraftarının sorgulayan, hesap soran, seyircisini, futbolcusunu ve yöneticisini iyiye, doğruya yönlendiren bir grup olmasını istiyorum. Tepkisini ölçülü bir şekilde koyan, protestosunu doğru yerlere yönelten, kimsenin maşası olmayan, tüm taraftar gruplarına örnek olacak, parmakla gösterilecek bilinçli bir topluluk olsun istiyorum. Bilmem nereli Aslanlar adı altında tribünde çoluğa çocuğa korku salan “bağırın lan”cılar gibi değil, arabesk tezahüratlarla takımı uyutanlar gibi değil, kaptanına belden aşağı vuranlar gibi hiç değil! Kulübünüzün ilkleri başarmasından, öncü oluşundan gurur duyuyorsanız siz de kendinize böyle bir şekil vermelisiniz.
Şimdi... Kulüp yönetiminden memnun değilseniz bir yıl boyunca forma almayın, GS TV aboneliklerinizi iptal edin, Bonus kartlarınızla alışverişi kesin, kartınız yoksa başvuru yapmayın, Store’a gitmeyin, üşenmezseniz cep numaranızı başka bir operatöre taşıyın. Merak etmeyin, Galatasaray bunlar yokken de vardı, her zaman da var olacak! Biz bu reaksiyonu toplu bir şekilde göstermeyi başarabilirsek, kelebek etkisi değil hidrojen bombası etkisi yaratırız emin olun. Siz emeğinizi biraz kısın ki divan kurulu yönetimden hesap sorsun, madem ki şirketleşiyoruz, yönetimin idari performans kriterlerinden biri de sizin desteğiniz olsun! Forumlarda üç beş kişiyle teknik-taktik dalaşına girip de kendi doğrularınızı kabul ettirmeye çalışmak yerine egonuzu bir kenara bırakıp takımınızı sevin. Sevdiğiniz şeyin daha iyiye gitmesi için somut tepkiler üretin. İstiyorum ki Galatasaray taraftarı masaya yumruğunu koyduğu zaman bu, güçlü bir mesaj olsun! Galatasaray hisseleri bir günde yüzde yirmi değer kaybetsin, bunun hesabının sorulacağını bilen yönetimin gözleri yuvalarından fırlasın, fırlasın ki koskoca Galatasaray’ımı babalarının çiftliği gibi yönetemeyeceklerini, taraftarı vaatlerle, umut tacirliğiyle kandıramayacaklarını bilsinler.
Yönetimle işimiz bittiyse Fenerbahçe’yi ülkenin resmi takımı konumuna getiren, bu uğurda Türk sporunun gelişimine ve Türkiye’nin tanıtımına herkesten fazla katkı yapmış bir kulübü karalamak, ona köstek olmak için canını dişine takan, kulüp içindeki her türlü olumsuzluğu pireyi deve yaparcasına sunan, en ufak bir açık yakalamak içini ellerini ovuşturan ve bu konuda ekseriyetle çifte standart uygulayan, transfer edilen on numaralara aman yeni bir Hagi olmasın korkusuyla on yıldır mütemadiyen sallayan, yuvadan çıkma on numaramıza giydiği t-shirt’le, ceketle, koluna taktığı sevgilisiyle vurmaya çalışan salyalı spor müdürlerine, medya patronlarına geçebilir, geçirebiliriz. Şahsen spor programlarını izlemeyi, spor sayfalarını okumayı bırakalı çok oldu. Siyaset ve ekonomi sayfalarında nasılsa işin spor tarafı da aynı aslında. Olanı biteni nasıl görmemiz isteniyorsa o şekilde yansıtan sayfalardan, kanallardan midem bulanıyor artık. Ekrana ceket giyip çıkınca adam sanılan, ortalama futbol izleyicimizin bir halt sandığı, bilimsellikten bihaber, futbolun teknik analizini rakamlara hapseden, bazen de hapsetmeyip salt işin magazin boyutuyla küpünü dolduran yalakaların reklam aralarında, program öncesi ve sonralarında kahkahalar atıp Galatasaray’a küfürler salladığı kareler geliyor gözümün önüne ne zaman bir spor programını açsam. Hakemleri, hakem kurullarını, federasyonu, maç spikerlerini, yorumcuları da içine alan bu büyük çemberin ortasına dikilip Galatasaray ananızı mı belledi diye sormak istiyorum!
Her kim olur da “haber ve yorum genel talebe göre şekillenir, bu ülkede spor sayfalarının niteliği de çoğunluğu temsil eden Fenerbahçeli profiline göre oluşturulur” derse hastırı çekin. Galatasaray’ın esamesinin okunmadığı 1974-1986 yılları arasında lig şampiyonluklarının çoğunlukla Fenerbahçe ve Trabzonspor arasında paylaşıldığı düşünülürse, o dönemden bugünlere uzanan taraftar dağılımının böyle arızalı bir görüşe sebebiyet vermesi normal. Şu sıralar spor sayfaları için potansiyel bir talep olarak görebileceğimiz yeni nesil, Galatasaray’ın 90’larda ve özellikle 2000 yılında artırdığı popülaritesine aklı başındayken tanık olmuş bir çoğunluğu oluşturuyor. Dolayısıyla, taraftar sayılarına dayandırılan “arz çoğunluğun talebini yansıtıyor” argümanını satın alanın aklına şaşarım! Bunun böyle olmadığını göstermek yine Galatasaray taraftarının elinde. Yönetimi protesto ettiğiniz gibi, spor sayfalarını, kanallarını da boykot edebilirsiniz ama elinizdeki gücün farkında değilsiniz. Benim bu yazıyı yazmaktaki amacım “herkes benim gibi davransa ne kadar büyük oluruz” düşüncesinden hareketle farkındalık uyandırmak. Siz bunca yıldır Alex’le ilgili “koşmuyor” dışında olumsuz bir habere rastladınız mı hiç gazetelerde? Sabri, üzerine yapıştırılmış “tahrikçi” yaftasıyla sürekli linç edilmeye çalışılırken, böyle bir kampanyanın hangi Fenerbahçeli futbolcu için başlatıldığını gördünüz? Serhat, Lugano, Bilica, hangisi? Hangi Fenerbahçe kaptanının sevgilisi, giyim kuşamı, tatilini hangi ülkede geçirdiği bu kadar didik didik sorgulandı, manşetlere taşındı? Siz hiç Fenerbahçeli bir futbolcunun maç sonrasında kamera görüntüsüyle ceza aldığını gördünüz mü? Siz hiç Fenerbahçeli bir futbolcunun dahil olmadığı bir kavgada “ligin marka değerini düşürüyor” diye ceza aldığını gördünüz mü? Siz hiç Fenerbahçe’nin bir golünün skorboarddan iptal edildiğini gördünüz mü, iptal edilse ve hele ki bu bir şampiyonluk maçı olsa neler olacağını düşündünüz mü? Sahaya su atıldığı için biz 2007-2008 sezonuna beş maçlık seyircisiz oynama cezasıyla başlarken, stadı yakıp yıkan, şehirde emniyet, aşayiş, dirlik, düzen bırakmayan takımın iki maç ceza almasına ne dersiniz? Ligin marka değeri federasyon ve basının çok umurunda olsa dünyanın en büyük ilk üç derbisinden biri olarak lanse edilen bir derbide rakip takım taraftarının dizine kadar gelen lağım suyunda stad kuyruğunda bekletilmesine, üstüne tepesine sidik torbaları atılmasına bir tepki gösterilirdi eminim. Yerel lig maçı ya her tür pislik mübah, işin enteresan tarafı buralarda sessiz kalan basın meşhur İsviçre maçından sonra ahlâk timsali kesilip kelle avcılığına soyunuyor. Ha yeri gelmişken, neden artık Emre Belözoğlu ile ilgili haber yapılmıyor? Medya mensuplarına söven, kol geçiren, “böyle milli takım kaptanı olur mu” dediğiniz Emre uslandı da ondan mı? Yoksa karşısında senelerce ezik bir şekilde tir tir titrenen ve sapına kadar Galatasaraylı olarak bilinen Fatih Terim’i bitirmek için eski, hem de UEFA Kupası kaldırmış bir Galatasaray futbolcusunu kullanmak çok akıllıca olduğundan mı? Oh ne âlâ bir taşla iki Aslan! Fatih Terim’e karşı herşey aynı ama bugünkü renkleriyle Emre’ye olan tutumun nasıl değiştiğine hepimiz tanık olduk.
Galatasarayla ilgili haber kalmasa “futbolcular maaşını alamıyor” yazan, hiçbir şey bulamasa “Ali Sami Yen Stadı’ndaki 100. yıl meşalesi söndü” diye haber yapan, her seferinde utandırdığımız halde Fenerbahçe’nin şampiyonluk yolundaki rakibiyle ne zaman oynasak “Galatasaray yatacak” diye yaygara çıkaran spor basınına saygı duymam mümkün değil. Bir liramı bile helâl etmediğim bu zihniyetle benim işim olmaz. Şunu kabul edin ki bu takımı bizden başka kimse sevmediği gibi, bize karşı nötr bile değiller. Sırf kulübün resmi sitesinde yalanlanan haberlerin arşivini tutsam fezaya gider, ki bana satır aralarında empoze edilen Galatasaray düşmanlığı daha çok koyuyor. Hal böyleyken kaçınız hâlâ hürriyet gazetesi almaya devam ediyorsunuz? Kaçınız bu gazetenin internet sayfasına günde onlarca tık bırakıyor? Ben 2000 yılında Johnson’ın golüyle Fenerbahçe’ye kaybettiğimiz maçın ardından “Aslan Terbiyecisi” başlığını attığından beri fotomaç gazetesine elimi sürmedim. Her satırı Galatasaraylıyı kulübüyle karşı karşıya getirebilir miyim düşüncesiyle pislik hesaplar kokan sayfalara biriktirdiğim nefreti Ercan Saatçi bardaktan taşırdığından beri ne o gazeteye ne internet sayfasına dokunmadım. Kaçınız “hürriyet alma, aldırma” kampanyasına destek veriyorsunuz? Kaçınız “taraflı yayıncılığa karşı nontvspor” oluşumundan haberdarsınız? Bir kişiden birşey olmaz zihniyetiyle hareket ederseniz babayı alırsınız kusura bakmayın. Çuvaldızı kendinize batırmadığınız sürece iğneyi Rijkaard’a, Mustafa Sarp’a, Adnan’lara batırsanız ne fayda!
Yönetim, futbolcu, taraftar diyorduk ya biraz da sahadakilere bakalım. Kendisi beni tanımaz, bilmez, bir Nazmi abim vardı. Hayatı boyunca binden fazla Galatasaray maçını canlı izlediğini söyleyen, Mahalle takımı adlı blogunda Galatasaraylılığı kendinden sonraki kuşaklara en güzel şekilde aktarmaya çalışan, harbi üslubuyla kaleme aldığı lezzetli yazılarını hayranlıkla takip ettiğimiz Nazmi abi son yazısında bakın ne diyor: “Şampiyonluğun gittiği Sivas maçının son saniyesinde dandik bir gol yeyip de sakız çiğnemeye devam edeni, Ali Sami Yen'de oynanan Fenerbahçe maçını jübile maçıymış gibi oynayanı, tribünler yırtınırken yanlarına gitmeyi zül sanan 20 metreye pas atamayan kazmaları, en önemli maçın öncesinde kadroda değil diye Fenerbahçe Burnunda nargile içenleri, maçtan sonraya randevu verip, maçın sonucu ne olursa olsun programını uygulayanları, taraftara küsen kaptanı, gol atıldığında fazla sevinmeyip, gol yendiğinde hiç üzülmeyeni, bir hata yapmış, gol yedirmiş arkadaşını kurtarmak için insan üstü futbol oynamayanı, gol atıldığında somurtan yedek kulübesini, Fenerbahçe'yi şampiyon yapmak için her yolu deneyenleri, bir maçı alsa, 100 metre daha fazla koşsa, bir gol fazla atsa şovun içinde kalabilecekken ölü gibi oynayanları, velhasıl en az Galatasaraylı'yı bünyesinde barındıran bir takımı ben 40 sene sonra, veda senemde seyretmiş oldum. Canları sağ olsun.” Geçen yılki Galatasaray takımının bu güzel fotoğrafına ben de birşeyler ekleyeyim. Takım olmak, yalnızca sahadaki oyuncuların zaman içinde ortak bir dil geliştirerek birbirlerinin hareketlerini öngörebildikleri ve pas trafiğini gözleri kapalıyken dahi sürdürebildikleri bir alışkanlık anlamına gelmemeli. Oynadığımız futbola bakarsak bu tarzda bir makine intizamına uzun zamandır şahit olmadık ama benim derdim başka. Ben bir oyuncumuzun üzerine üç kişi yürüdüğünde takım arkadaşlarının topyekün oracıkta bitiverdiği bir sahneyi ne zaman göreceğimi merak ediyorum. Cristian Arda’yı tahrik ettiğinde o kalabalığın arasında bir tek “ne kansız adam” dediğimiz Aydın’ın olmasını kabullenemiyorum. Galatasaraylı futbolcu takım arkadaşı için her daim hazır kıta bekleyecek, tetikte olacak ve gerekirse kafayı çakıp kırmızı kartı görecek. Dikkat edin, Galatasaray TV’de yayınlanan kamp görüntülerinde Arda, Sabri, Ayhan ve nasıl oluyorsa Mustafa Sarp hep aynı karede, aynı masada yemek yerken, altyapı oyuncularının kafasını sıfırlarken, sürekli yanyana kahkahalarla gülerken. Bir kere de birinden birinin ötekisinin davasına ortak olduğunu, bir kişinin üzerine dördünün birden yürüdüğünü görmedim! Sert bir faul sonrasında yerdeki yabancı bir futbolcumuzsa vay haline! Ne elinden tutup kaldıran, ne faulü yapan kasabın suratına tokadı yapıştıran, piç muamelesinin bu kadarı! NBA maçlarını takip edenlerin dikkatinden kaçmamıştır, yere düşen bir oyuncuyu rakip oyuncu elini uzatmış olsa dahi yanına koşarak gelen bir takım arkadaşı hızla yerden kaldırır. Bu yaklaşımı çok beğenirim, mesajı çok nettir: Biz bir takımız ve bizim sırtımızı yere getiremezsiniz! Bahsettiğim türden bir tepkiyi yalnızca Kewell’da görüyorum, belli ki edindiği futbol kültürüyle takım olmanın öncelikli şartının sadece sahada üçgenler kurmak olmadığını benimsemiş. Buna karşılık, rakip oyuncuyla tek başına tartışırken Kewell’ı gördüğümde içim öyle sızlıyor ki... Adam zaten hakeme derdini anlatamamaktan muzdarip, etrafına bakınıyor, anadilini bile zor konuşan kasaplara karşı ağzından anca bir “fuck off” çıkıyor ve yürümeye devam ediyor. İşte bu sahne benim bittiğim an oluyor, tıpkı 50 bin ağzı salyalının meydan dayağını yemek pahasına Cristian’ın üzerine ası, yedeği, yirmi kişi çullanmadığımızda olduğu gibi. Neeskens’in yaptığı sezon değerlendirmesinde öyle güzel bir durum tespiti var ki: “Anlayamadığım beni çok şaşırtan birşey daha var. İçeride olsun dışarda olsun karşılaşma yapacağımız sahaya gittiğimiz zaman futbol sahasına çıktıklarında futbolcular birbirleriyle karşılaşıyorlar birbirlerine sarılıyorlar, şakalaşıyorlar, öpüyorlar. Doğal olarak bizim oyuncularımız Galatasaray’da oynamalarından dolayı diğer oyuncuların belki de gıptayla baktıkları oyuncular fakat bu sarıldıkları oyuncular müsabaka sırasında bizim oyunculara gayet sert müdahalede bulunuyorlar (röportajda “kicking their ass” şeklinde ifade ediyordu bu durumu!) biz de bunu anlayamıyoruz. Biz de futbolcularımızdan bunu yapmamalarını rica ettik. Bir örnek vereyim, benim dönemimde Feyenoord’da oynayan sol ayaklı bir oyuncu vardı. Çok sevdiğim bir oyuncuydu. Milli Takım’da da beraber oynardık. Fakat ben Ajax’ta oynadığım zaman oraya gittiğimizde tünelde maç başlamadan önce saha içinde hiç onu görmezdim, bakmazdım bile. Maç biterdi birbirimizi tebrik ederdik. Biz de oyuncularımızdan bunu rica ettik; hala yapanlar var bunu yapmamalarını istiyoruz. Maç bittikten sonra gitsinler tebrik etsinler birbirlerini. Mesela Fenerbahçe ile oynadığımız iki müsabakaya bakın; oradaki maçta sahaya çıktık, sahaya atılanlar, su şişeleri.. Ondan sonra bakın maç ne kadar gergin geçti. Buradaki maça bakın; sahamıza geldiler bizimkiler gitti onlara sarıldı. Olmaz bu.” Bu hafızasızlık örneği takım olmakla doğrudan alakalıdır. Gerçekten takımsan arkadaşlarından birine yapılan keleği unutmayacaksın ve zamanı geldiğinde hesabı keseceksin. Aksi halde her oyuncunun yalnızlaştığı veyahut sahada on bir kişilik bir “takım” görüntüsü veremeyecek kadar küçük gruplar halinde hareket ettiği bir yapı oluşması kaçınılmaz.
Peki böyle bir saha içi görüntüsü kendiliğinden mi oluşur yoksa gerçekten balık baştan mı kokar? Bana kalırsa bu kesinlikle bir organizasyon meselesidir ve kaynaklarınız ister kıt ister sınırsız olsun, organizasyon herşeydir. Kriz yönetmekle derbi yönetmek aşağı yukarı aynı şeylerdir ve camiaların liderlerinden beklediği de budur. Bugün Saracoğlu’na on bir tane Arda’yla da çıksak kaybetmemiz çok daha yüksek ihtimal, çünkü rakibiniz saha içinden önce saha dışındaki organizasyonuyla üstünlüğü baştan ele geçiriyor. Bakın Fenerbahçe’yle sezon öncesi Almanya’da oynanan maçla ilgili Ümit Aktan neler yazmış: “Aslında çok basit bir hamle gerekirdi... Almanya’da Fenerbahçe ile oynayacaksınız. Takımı toplayıp bunun ne demek olduğunu anlatacak bir toplantı tertiplemek, genel bir “maç günü stratejisi” oluşturmak ve geliştirmek zor değildi... Bir telefonda iki motosikletli polis eskortu sağlanır, stada hangi kapıdan girip hangi kapıdan çıkılacağı tespit edilir, en ufak ayrıntısına kadar bir “derbi dizaynı” yapılabilir ve derede boğulmak bir kez daha yaşanmamış olurdu... Siz; Kadıköy’e gitmeyi, orada konuşlanmayı, kenti ve ilçeyi güvenlik, vilayet, stat koridoru konularında örgütleyemediğiniz için, beceremiyorsunuz. Kadıköyleri, orada olmanın ağırlığını koyamadığınız için kaybediyorsunuz. Sahada oynanan oyunla değil... Sadece bu iş; “tek ön libero veya forvet arkası kim oynardan, hatta daha çok koşalım arkadaşlardan” öteye bir örgütlenme ve ortak hareket etme bilinci gerektirdiği için beceremiyorsunuz... Gitmeyi ve oynamayı bilmiyorsunuz, ama takımı sağlıklı bir biçimde geri döndürmeyi becerememeniz ayrı bir sıkıntıdır. Mesela Fenerbahçe otobüsüne bir Galatasaray formalı yanaşamaz bile, ama sizin dibinize Fenerbahçe formalı biri gelip sizin kimyanızı bozabilir. Bunu bile önleyemiyorsunuz... Pahalı olabiliyor, en ünlü hocalı da olabiliyor ama en “organize” olamıyorsunuz...” Bugün Rijkaard’ın sakin ve ölçülü tavrını bir kenara bırakıp saha kenarında bizden biriymişçesine fevri tavırlar sergilemesi de bu organizasyonsuzluğun sinir sistemini ne kadar tahrip ettiğini gösteriyor.
Maalesef Galatasaray iyi yönetilmiyor, futbol takımı iyi plânlanmış bir organizasyonun ürünü gibi durmuyor sahada. Keza taraftarı da öyle. Bir uyanış olacaksa bunu taraftar başlatmalı. Liseymiş bilmem neymiş geçiniz, taraftarın olmadığı yerde hiçbir camia büyüklükten söz edemez. Düşünün ki Galatasaray başkanı beş bin oyla belirlenirken, taraftarı on milyonlar düzeyinde. Aldığınız her lisanslı ürün, her hat, her kredi kartı kulübe destek olduğu kadar mevcut yönetime de güven oyudur. Siz gidişattan memnun olmadığınızı ifade etmezseniz, kimse bunun için çaba göstermez, beş bin oyla körler sağırlar birbirini ağırlar, sonrasında küçülür gideriz. Aynı şey memnun olmadığınız spor kanalları, spor sayfaları için de geçerli. Neeskens’in işaret ettiği gibi, size küfredene, sizi aşağılayana sarılmaya devam ederseniz, sizin bu tecavüzden zevk aldığınızı düşünür, buna devam ederler. Galatasaray’ımıza fayda görmediğiniz yerden uzak durun. Karaborsa bilet alıp çapulcuları ve yarattıkları sömürü düzenini beslemeyin. Takıma olumlu en ufak etkisi olmayan uyutucu arabesk tezahüratlar canınızı sıkıyorsa, tribün abilerine söz geçiremiyorsanız, “bağırın lan”cıları temizlemeye gücünüz yetmiyorsa gerekirse bir sezon maçlara gitmeyin. Gitmeyin ki yaptıkları 50 bin kişilik stadda ortalama 2000 çapulcuya oynadığımızı görenler yönetimden hesap sorsun. Hesap sorsun ki yönetimler tribünleri çirkinleştiren insanlarla işbirliğini kessin, ahbap çavuş düzeni ortadan kalksın. Konu ister yönetimler ister medya olsun, mevcut düzeni kabullendiğiniz ölçüde tokatlanacağınızı unutmayın. Düşünerek, sorgulayarak tepkinizi doğru mecralara yönlendirin. Paranız, sesiniz, vaktiniz, hepsi kıymetlidir, tercihlerinizin kimleri yücelttiğini iyi tahlil ederek vereceğiniz destek konusunda seçici olmayı bilin. Sonunda hizmet ettiğiniz şeyin çok sevdiğimiz Galatasaray’ımız olduğunu göreceksiniz.
Galatasaray taraftarı bu yüzden farklıdır, bunlar da vasiyetim olmasa da en büyük dileğimdir.
En Büyük Taraftar
En büyük Taraftar
Futbolcular sahtekâr
Hakem ibne
Yönetim istifa
Büyük kulüplerin taraftarları fanatiktir. Onlar gönül verdikleri renkleri yaşam tarzı yapmışlar, kulüplerinle yatar, kulüplerinle kalkarlar. Aldıkları her nefes, attıkları her adımda kulüpleri vardır, öylesine özdeşleşmişlerdir. Bunu kimse yadırgamamalı, eğer büyük kulüpsen Taraftarınla büyüksündür ve onlara ebediyen katlanmalısın.
Futbolu en iyi Taraftar bilir
En iyi Teknik Direktöre taş çıkartır
Kulübün anahtarını teslim etsen en iyi Taraftar yönetir
Taraftar her zaman haklıdır
Ve herkes gider biz baş başa kalırız. Utanmadan pazarlama stratejilerini tarihte yatan “ASLANLARA(!)” göre endeksleseler de, üç kuruş para uğruna renklerini değiştirseler de, seni içten vuranlara öfkelensekte. Biz yine seni o ilk gün gördüğümüz SARIKIRMIZI renklerinle kalbimizde yaşatacağız, çünkü karşılıksız aşığız sana. Bunca olup bitenden sonra hala etrafında deli divane gibi dolandığımızı merak ediyorsan, “SEVDANDANDIR”.
FOREVER GALATASARAY(!)
Biri Dur Desin(!)
Şubat 2007’de iki Amerikalı yatırımcı, Tom Hicks ve George Gillet, Royal Bank of Scotland bankasından 265 milyon avro kredi çekerek FC Liverpool kulübünü satın almışlardı. Global ekonomik krizin patlak vermesinden sonra nakit sıkıntısına giren Hicks ve Gillet taksitleri ödeyemediler ve kulübü geri vermek zorunda kaldılar. Yinede bir yolunu bulup bu iki sinsi yanki borçları Liverpool kulübünün üzerine yıkarak kendilerini aradan sıyırdılar. Faizlerinle 422 milyon avroya ulaşan borçların altından kalmak için Liverpool uzun süre sıkıntı çekti.
Borçlardan kurtulmanın tek yolu yeni bir yatırımcı bulmaktan geçiyordu ve oda şimdi bulundu sayılır. Bu sefer Liverpool’a can simidi atan bir Çin yatırımcı, Kenny Huang. Kenny Huang COC(China Invesment Coorparation) şirketi adına çalışıyor ve taraflar anlaşırsa Liverpool kulübünün yeni sahibi olacak. Şunu da belirtmekte fayda var COC şirketi aynı zamanda Çin Devlet Tahvillerini pazarlıyor, sizin anlayacağınız şayet anlaşma sağlanırsa Liverpool resmen Çin devletinin malı olacak, buyurun buradan yakın.
Taraftar yinede rahat değil, zamanında Amerikalı yatırımcıları protesto amaçlı kurulan“Spirit of Shankly” oluşumunun sözcüsü Peter Furmedge, Liverpool taraftarlarının büyük endişe içinde olduğunu söyledi. “ Borçlarımızın silinmesi güzel bir şey ama futbol ile alakası olmayan kişilerin Liverpool gibi tarihi kulübe el atması geçmişte yaşanan sıkıntıların tekrar edeceğinin garantisi sayılmaz”, diyen Furmedge’e şahsen bende katılıyorum. Artık futbolu zenginlerin yatırım oyuncağı olmasına biri çıkıp dur demeli, eğer böyle devam ederse yakında efsane kulüpler teker, teker haritadan silinecekler.
Bir başka örnekte Almanya’dan. Gerçi burada dış yatırımcıların kulüpleri satın almasını engelleyen 50+1 kuralı var ama yinede ticaret cambazları bir yolunu bularak kulüpleri ele geçiriyorlar. Misal Almanya’nın büyük kulüplerinden sayılan Hamburger SV. Burada olan durum çok ilginç. 50+1 yüzünden kulübü satın alamayanlar yolunu bulup oyunculara göz diktiler. Alman milyoner Klaus Michael Kühne Hamburg kulübünün tüzüğündeki açıktan yararlanarak Dennis Aogo, Marcell Jansen ve Paolo Guerrero’ya ortak oldu. Üç oyuncunun toplam değeri 25 milyon avro, şayet Hamburg ileride bu oyuncuları satarsa Kühne’ye kardan pay ödeyecek.Taraftarlar endişeliler, eğer bu model alışkanlık haline gelirse ilerde dış yatırımcılar kulüplerin içine dolaylı yollardan girerek söz sahibi olacaklar. Yapacak hiçbir şey yok, maalesef tüzük ellerini kollarını bağlıyor, önceden farkına varmışlar ama yöneticilerin para hırsı tüzüğü değiştirmeye mani olmuş.
Hamburg’da olanlara hiç şaşırmadım. İki sene önce “Taraftar mezarlığı” adı altında eski statlarının olduğu arsanın bir bölümünü satmaya kalkmışlardı. Futbolun ticaretini yapanlara her yol mubah, kulüpler oyuncu maaşlarını finanse etmek için gerekirse ahlak kurallarını bile çiğniyorlar, peki bunun sonu yok mu?
Kahrolsun endüstriyel Futbol !
Oyun Zekâsı ve Horst Wein Yöntemi
Horst Wein aslında Hokey oyuncusuydu, uzun yıllar milli takımda oynadı ve kariyerini bitirdikten sonra kendini futbola verdi. Bir hokey oyuncusunun futbolun oyun tarzında devrim niteliğini taşıyan bilimler geliştirmesi gerçekten çok ilginç. Horst Wein klasik antrenman çalışmalarını bir kenara bırakarak sokak futbolu felsefesinden yola çıkarak altyapı çalışmalarında önemli gelişmelere imza attı. Onun sisteminde geçmişte klişeleşmiş statik antrenmanlar yerine, gençlerin futbolu oynayarak öğretme yöntemi yerini aldı. Gençler, nasıl sokakta özgür ve bağımsızca futbol oynuyorsa, bunu birebir alıp geliştirerek futbola önemli katkıda bulundu.
Horst Wein’ın parolası,”Dünkü Futbola saygı duymak, günümüzün futbolunu araştırıp geliştirmek, oyun içinde ön sezgileri geliştirmek.” Açılımı şöyle, futbolda “Antizipation” diye bir terim vardır, Türkçesi ön sezgi. Bu, yeni bir şey değil, benim futbol oynadığım yıllarda, 27 yıl önce antrenmanlarda çalışılıyordu. Malum, futbolda olduğu yerde durmuyor ve sürekli ilerliyor. Horst Wein’ın hedefi yukarıda bahsettiğim gibi sokak futbolunu kollektif takım oyunu içine katarak, diğer yandan futbolcuların oyun zekâsını ve tekniğini geliştirmek ve oyuna görsellik kazandırmak. Horst Wein için teknik üç, beş kişiyi çalıma dizmek anlamına gelmiyor. Ona göre futbol içindeki teknik oyunu okumak, pozisyon üretmek ve bir sonra olacakları hesaplayıp önlem anlamak.
Horst Wein şöyle bir kenarda dursun, gelelim hafta sonu oynanan Sivasspor maçına. Yediğimiz ikinci golü hatırlıyorsunuz, Ceyhun uzun süre topu sürerek kalemize yaklaştı. Bir anda servetin markaj yaptığı rakibinden ayrılıp ona doğru koşması ardından topu boşta kalan arkadaşına aktararak sonuca ulaşmışlardı. Peki, Servetin oynadığı mevki neydi? Stoper. Stoperin görevi nedir? Rakip oyuncuyu markaj etmek. Demek Servet onca yıldır profesyonel futbol oynuyor ama hala nasıl ve nerede duracağından bihaber, ön sezgiyi filan geçtim sanırım kelimenin ne anlama geldiğini de bilmiyordur.
Şimdi herkes Rijkaard’a kızıyor, hiç kimsenin kızmaya hakkı yok Arkadaşlar(!) Bakalım Servet, Rijkaard ile çalışmadan önce kimlerin eğitiminden geçmiş; Rıza Çalımbay(Denizlispor),Christoph Daum(Fenerbahçe), Bülent Uygun( Sivasspor), K.H. Feldkamp, Cevat Güler, Michael Skibbe, Bülent Korkmaz,(Galatasaray), Ersun Yanal, Fatih Terim(Milli Takım). Tam 9 hoca, altyapı hocaları da eklersek Servet mükemmel eğitim almış. Peki, neden Servet hala aynı alışa gelmiş hataları yapıyor? Düşünün, bir talebe 9 okul değiştirmiş ama bir türlü okumayı sökemiyor, kabahati hocalarında aramak biraz haksızlık olmaz mı? Servet, Ayhan Akman, Aykut ve onlar gibi daha niceler adı üstünde “Süperlig” de top koşturuyorlar. Birkaç ay önce Arda Turanın Tam Saha dergisine verdiği röportaj da “Ben sahada nerede durulacağını milli takımda öğrendim” sözlerine kızmıştım. Hepsini geriye alıyorum, özür dilerim kaptan sen haklıymışsın(!) Hiç altyapılarımızla övünmeyelim, yanlış eğitim boşa zaman kaybıdır. Önce eğitmenlerimiz iyi eğitimden geçmelidir diye düşünüyorum.
Şimdi tüm bunları göz önünde bulundurarak, biz Taraftarlar şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Evet, son Sivas mağlubiyeti benimde sabrımı taşırdı ve ağır eleştirdim, yazdıklarımın hepsinin arkasındayım. Amacım kimseyi rencide edip hakaret etmek değil. Uzun yıllar futbol oynamış birisi olarak 2 senedir Galatasaray futbol takımında olup bitenleri görmeye tahammülüm kalmadı. Her maçı kazanacağız diye bir kaide yok, ama sahada futbolcularda gördüğüm vurdumduymazlık, laubalilik sade beni değil tüm Galatasaraylıları çileden çıkardı.
Her şeye rağmen yinede sükûnetli ve sabırlı olmalıyız. Hele şu son günlerde protesto eylemleri zararımıza olur. Malum, taraftarın öfkesi medyanın ekmeğine yağ sürdü, başta Hıncal bey sazan gibi atladı konuya. Olanları fırsat bilerek taraftarı gaza getirmeye çalışıyor, ultrAslan hala neden bekliyor protesto etmiyormuş. İnsaf be, daha geçen sene tribünleri makineli tüfekle taramaya kalkan sakallı soytarı şimdi nasıl olurda Taraftarı camiasına karşı hedef almasına kışkırtır? Galatasaraylılığından utanıyormuş beyim, vay be 19 Mayıs 2007 olayları sonrası da taraftarı hedef göstererek benzer şeyleri söylemiştin Hıncal bey, seni zaten Galatasaraylı olarak kabul etmiyoruz ki(!)
Yarın ve Pazar günü önemli müsabakalara çıkacağız(!) Şu anda Taraftar olarak yapabileceğimiz tek şey kayıtsız şartsız, her şeyi kenara bırakıp ele güne karşı, inadına Takımızı destekleyeceğiz, başka Galatasaray yok Arkadaşlar.
Son olarak takımızın kendini yeniden toparlamasında faydası olacağını umduğum bir önerimi dile getirmek istiyorum. Takımın içinde geçmişte olduğu gibi Ağabeylik görevi yapacak birine ihtiyaç var. Görünen o ki, mevcut kadro da bu görevi üstlenecek şimdilik kimse yok. Mutlaka camia içinden birileri bu göreve getirilmelidir diye düşünüyorum. Teknik kadronun işine karışmadan ama onlarla ortak çalışan, camiayı iyi tanıyan, futbolcularla geçinebilen ve futbolcuların saygı duyduğu birisi lazım, mesela aklıma A.Albayrak geliyor. Malum, Gündüz Babanın dediği gibi “Galatasaray hislerin takımı”.