Mentalita ULTRAS#31 Filippo Raciti
Catania, 27 Ocak 2007. Emniyet amiri Bayan Anna Maria Cancellieri son kararını verdi Catania-Palermo, diğer adıyla Sicilya derbisi 2 Şubat saat 18.00’de oynanacak. Bir gün önce güvenlik bahaneleri öne sürerek maçı öğlen saat 15.00’e alan yetkililer yoğun baskılar sonunda Catania başkanı Pietro Lo Monaco’nun protestolarına boyun eğmek zorunda kaldılar.
Başkan Lo Monaco federasyon yetkililerini tehdit ederek "maç akşam saat 18.00’e alınmaz ise sahaya çıkmayız" baskı yaparak isteklerini zorla kabul ettirdi. Şayet maç erken saatte oynanırsa 15.000 bin kombineli seyircinin gelemeyeceğini ve bu önemli derbide taraftarların takıma gereken desteği veremeyeceklerini öne sürdü. Diğer yandan müsabakanın Pazar gününe alınması mümkün değildi çünkü Sant’Agata şenlikleri vardı, üstelik müsabaka iki taraftarların birbirine olan husumeti yüzünden büyük risk taşıyordu ve güvenlik açısından saat 18.00’de oynanmalıydı.link
İşte tam bu andan itibaren, 27 Ocak 2007 Raciti'nin kaderi belli oluyor ve yavaşça ölmeye başlıyor ama henüz haberi yok.
Çünkü, emniyet amiri Catania stadyumunun kanunların öngördüğü güvenlik kriterlerini yerine getirmediğini bildiği halde yıllarca göz yumarak müsabakaların oynanmasına müsaade ettiği için.
Çünkü, emniyet amirine şantaj yapan Catania Calcio kulüp başkanı Lo Monaco çalıştırdığı stat amirinin binanın içinde tüm kapıları, misafir tribünü dâhil, kilitlerini açan ana anahtarına sahip olduğu, orada konakladığı. Oğlunun sürekli şiddet olaylarına karıştığı ve bu yüzden stat yasağı aldığından haberi olduğu halde göz yumduğu için.
İtalya’da kuzeyden güneye deplasman kovalayan tribüncüler Catania şehrinin güvenli olmadığını bilir. Catania Ultra’larının istedikleri gibi tribünler arası cirit attığını hatta yer altı tünelinden rakiplerin bulunduğu soyunma odalarına kolayca ulaştıklarından haberdar. Bir tek emniyet amiri ile Catania kulüp başkanı mı bunları bilmiyordu? Tabi ki biliyorlardı ama o güne kadar umursamadılar.
2 Şubat 2007, saat 16.30, maçın başlamasına 90 dakika var. Bu arada Raciti'nin ömrü kızgın tavaya düşen tereyağı gibi eriyor! Binlerce taraftar stadın etrafında oluşturulan güvenlik koridorundan içeri girmek için sabırsız. Görgü şahidi Sergio polise verdiği ifadesinden o anı şöyle anlatıyor;
“Kuzey tribünü önünde uzun kuyruk vardı, yaklaşık beş-altı bin kişi civarında. Güvenlik yeterli değildi milletle baş edemediklerini anlayınca stat kapılarını açtılar. Çoğu kişi kontrol edilmeden içeri girdi, benim bile kombine biletime bakmadılar. Gişelerde ne polis vardı ne de özel güvenlik.”
O sırada Catania Ultra’ları Palermo’dan gelecek rakiplerini bekliyorlar. Gerekirse gece yarısına kadar bekleyecekler çünkü Palermolular geri vites yapmayacağını biliyorlar. Yolda kontrol olmadığından boş gelmeyecekler, hepsi silahlı, aynı onlar gibi.
Beklemekten canları sıkılan Catania Ultra’lar ısınma turu yapmaya başlar ve ufaktan polise saldırır. İşte tam o sırada Palermolularda şenliğe dâhil oluyor ve cümbüş başlıyor. Bir yandan fişekler, el yapımı bombalar fırlatan Ultra’lar. Diğer taraftan C8 göz yaşartıcı bombaları atan savunmaya geçen polis.
Stadın içinde tam anlamıyla kargaşa ve maç iptal ediliyor. Dışarıda Ultra’lar ve polis arasında ikinci dünya savaşını aratmayan şiddetli çatışma çıkıyor. Olayların tam ortasında görevli Filippo Raciti saat 19.00-19.10 suları arası sırtına bir darbe alıyor ve karaciğerine giden damarı kopuyor. Raciti darbeyi farkında ama çatışmanın verdiği yoğun adrenalinden dolayı acıyı hissetmiyor. O görevine devam ediyor hatta bir karşı saldırıda ön saflarda. Bir buçuk saat sonra Raciti’nin vücudu artık dayanmıyor düşüp bayılıyor. 22.10’da Raciti düştüğü yerden bir daha kalkmıyor ve hayata gözlerini yumuyor.

Çatışmalar gece yarısına kadar sürüyor, bilanço vahim. 1 ölü 62 yaralı polis ve 25 yaralı taraftar. Tam anlamıyla bir savaş ve tüm dünya basınına manşet olan resimler.
Araştırmalar çelişkili, devlet yetkilileri telaşta, mutlaka kamuoyunun vicdanı rahatlatmalı yoksa ülke yeniden bir uluslararası kriz ile karşı karşıya kalacak.
Apar topar 17 yaşında bir genci tutuklayıp akbabaların önüne atıyorlar. Çelişkiler sürüyor çünkü hala Racitinin ölümüne neden veren deliler ortada yok. Kâh el yapımı bombası deniliyor sonra kırık fayans parçası ortaya çıkıyor ama kimse kesin konuşmuyor. Ta ki savunma avukatının, olaydan üç gün sonra bir polisin verdiği ifade raporunu eline geçirene kadar. İfadesinde polis olay gecesi kullandığı discovery cipinle bir arkadaşına çarptığını anlatıyor. Yeniden incelemeler başlatılıyor, bu sefer Parma’dan gelen olay yeri uzmanları Racitinin çizmesinde mavi araba boyası tespit ediyorlar markası “Discovery-Jeep”. Buyurun buradan yakın.

Olaydan dört ay sonra, Haziran 2007’de 17 yaşında tutuklu genç serbest bırakılıyor ama devlet güçlerine karşı koyduğundan dolayı davası devam ediyor. Onun için bu dört ay kolay değil malum genç yaşta hapse düşmek, kamuoyu önünde polis katili olmak ağır bir yük.
Tutuksuz yargılanan Antonio Speziale 9 Şubat 2010 yılında 8 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Olay zamanı reşit olmadığından dolayı ceza verildiği günden itibaren geçerli, ne güzel dünya değil mi? Hoş, Sandiri’yi kahpece vuran polis sade 6 ay hapis yedi, sanırım üniformanın ağırlığından kaynaklanıyor.
Nitekim Raciti cinayetini kanıtlayacak deliler bulunamadı. Çatışma esnasında bir el yapımı bombası isabet etti ya da meslektaşının dikkatsizliği yüzünden mi öldü bu saatten sonra pek önemi yok. Raciti vefat etmeseydi istatistiklere göre mutlaka bir başkası dünya değiştirecekti. Çünkü yıllarca süren Ultra-polis husumetinin içinde sağ kalmak büyük marifet.
Ve yine o can sıkıcı soru “NEDEN?”
Gelin biraz geriye gidelim ve siz heysel faciası Mentalita ULTRAS#13 Heysel,Bir Trajedinin Anatomisi ile 2007 senesinde Catania’da yaşanan olayın arasındaki farkı bulun. 22 yıl geçmiş yeni milenyuma girmişiz, sözde çağ atladık. Değişen ne?
Raciti keşke ölmeseydi toprağı bol olsun. Ama şu soruya hala cevap bulunamadı. Aldığı darbeden kısa süre sonra bir şey olmamış gibi görevine devam eden Raciti bir taraftarı yaralasaydı yahut öldürseydi? Tabii üzerinde devleti temsil ettiği üniformasıyla tüm yetkilere sahip, aynı James Bond gibi lisanslı katil.
Durmadan yeni yasalar çıkarıyorlar ama kanunları ilk çiğneyen devletin kendisi. Somut örnekler Catania emniyet amiri Bayan Anna Maria Cancellieri ve kulüp başkanı Lo Monaco. Suçlu her zamanki gibi Taraftar, ne sandınız?.....devam edecek.
Çarli

Çarli tam anlamıyla bir underground tribüncüydü. Şahsen tanımam bazen tribünde, bazen de denk gelirse stadın önünde rastlardım. Bizim zamanımızda tribüne gelenler kanka olma mecburiyeti yoktu kimse kimseyi tanımazdı. Ama her hafta sonu stada girdiğimizde sanki yıllardır birbirini görmeyen kırk yıllık dostmuşuz gibi hasret giderirdik. Henüz internet, twitter, youtube, facebook gibi sanal dünya keşfedilmemişti. Ultras nedir bilmezdik holiganları heysel faciasından sonra tanıdık. Gruplar, oluşumlar henüz kurulmamıştı sade semtlerden toplu halde gelinirdi, çoğu da münferitti. Evvelsi gün TD’de ölüm haberi başlığında yazıyı sizinle tekrar paylaşmak istiyorum. Çarli’yi en güzel şekilde tarif etmiş arkadaş;
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bizim gibi adı ramses'e çıkmış taraftarlar tanır hepsini. hiç kimse kimsenin adını bilmezdi, hiç bir iletişim yoktu aralarında. her biri bir takımın militanı, fakir, okumamış, varoş çocuklarıydı. semt kahvelerinde takılırlardı en fazla, maç olmadığı zamanlarda. maç; nerde olursa olsun gidilecek olan savaş alanıydı onlar için. kavga etmeden, dayak yemeden, dayak atmadan geçirilmiş maça maç demezlerdi. tribünlerde, büyük maçlarda, bir metre daha fazla yeri daha işgal edebilmek için en ön saflardaydılar. kimi, peygamber'di, kimi öcü, kimi limoncu'ydu, kimi ölü.
dönemin kurtlar vadi'si tribünlerdi. şu resimdeki çarli'ydi. hepimiz çocuktuk, aynı yaşlardaydık ama çarli o zaman adamdı. yani yaşı büyük manasında, en cesaretlisi oydu, en önce o yerdi copu. deplasmanlarda idi asıl hüneri. gidilen şehrin takımının taraftarlarıyla dalaşırdı. hiç sebep yokken bile kavga ederdi. ankara'ya bir tren dolusu deplasmana gidiyorduk, koskoca tren eskişehir'e gelmeden durduruldu onun yüzünden. trenden inip kaçtı, kaçtığı treni ankara garında karşıladı. eskişehir deplasmanından dönerken çarli'nin çıkarttığı kavga yüzünden binlerce taraftar bozüyük'te bekletildik. metin oktay kurtarmıştı.
bir ömürünü tribünlerde verdi denir ya, çarli kelime manasında bütün organlarını verdi. yazmaya kalksam sadece benim hatırladıklarım 3-5 sayfa sürer, sakarya'da sıcaktan iti gibi kavruluyorduk, tuvaletlerde bile su akmıyordu, çarli tel örgüleri aştı, sahanın içinden diğer tribünlere daldı, kasalarca suyu attı bizim tarafa. coplar yetişmeseydi, at sucuklu sandöviçleri de atacaktı. dövdüler, sürüklediler, kurtuldu, koştu sakarya tribünlerinin önüne, malum cinsel hareketini yaptı.
yabancı takımlar geldiğinde işi takımın kaldığı otelin etrafında konuşlanmaktı. sabaha kadar gürültü çıkarırlar, aklı sıra futbolcuları uyutmazlardı. hele ki yabancı takımın taraftarı gelmişse vay hallerineydi. leeds united taraftarı, galatasaray taraftarlarının arasında çarli namlı biri yaşadığını bilse istanbul'a gelirmiydi. gelse bile taksim'de gezermiydi, gezse bile içip içip bizimkilerle dalaşırmıydı. çarli'nin kazım dalga olduğunu o olaydan sonra öğrendik. işin içinde varmı yokmu bilemiyorum ama gözaltına alınmıştı. alınmamış olsa o büyük olayda ben nasıl yoktum diye gücenirdi.
çarli, tribünlerde telef olanlardandı. ciğer içkiye, uyuşturucuya dayanamadı. verem oldu, siroz oldu, kanser oldu. son maçta gördüm kendisini, 5 kuruş parası hiç olmadı zaten, şimdi yatacak hastane parasını toplamak için maçlardan önce mekanlarda geziyor. bir tanıyan olursa yancılık ediyor, bir bira bir duble rakı veren çok olur nasılsa böyle ortamlarda.
çarli, galatasaray'lı bir berduş, gariban, sürünüyor, sağlığı el verdiği an maça geliyor, gördüğümüz an anılara dalıyoruz. öyle bir geçmiş zaman ki, dediğim aynıyla vaki.
(mahalle takimi - 2 haziran 2009 20:13)
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Çarli dün defnedildi. Garibin bir “locası” olmadı ama Galatasaray sevgisiyle dolu kocaman yüreği vardı. Geriye bıraktığı yukarıya eklediğim resimdeki özel eşyaları ve arkasından dökülen birkaç damla gözyaşı. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun..
Dokunma Yanarsın
Çocukluğum çıraklıkta geçti,
Kir-pas içinde.
Gençliğim korsan yürüyüşlerde, mitinglerde.
Hapse erken düştüm,
Copla erken tanıştım,
Küçük voltalardan bıktım usandım!
Şimdi uçsuz bucaksız ovalarda,
Adımlarımı saymadan,
Geriye dönüp bakmadan,
Usanmadan, bıkmadan,
Deli taylar gibi koşmak istiyorum!
Ve görüyorsun ki;
Aşkı beceremiyorum...
Beni kendi halime bırak, yavrucuğum,
Ben yolumu nasıl olsa bulurum...
Upuzun çayırlarda,
Yalınayak koşmak istiyorum.
Saçlarım rüzgâra konuk,
Yüzüm dağlara dönük...
Göğsümün çeperini,
Ölümle sınayan esaret,
Ve yüreğimi yararcasına zorlayan cesaret;
Kıyasıya vuruşsun istiyorum!
Koşmak... koşmak istiyorum, sevgilim
Dönemezsem, affet...

Firari gecelerin azmanı olmuşum,
Bütün istasyonlarda afişim durur.
Beni bir çocuk bile bulur...
Dokunma bana, çıldırırsın!
Dokunma bana, ellerin tutuşur!
Koşmak istiyorum;
Eksozların, molozların,
Yağmaların kıyısından.
Onca insafsızlıkların,
Onca haksızlıkların,
Manzarasızlıkların, parasızlıkların,
Allahsızlıkların kıyısından...
Kimseye ve hiçbir şeye değmeden,
Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum!
Koşmak istiyorum;
Şiirimin ve yumruğumun namusuyla...
Kavgaya karışmadan, tutuklanmadan
Ve küfür etmeden
Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum!.
Avucunu son bir defa,
Ağlamadan tutmak istiyorum;
Gözlerim yüzüne küskün,
Sazım sevgine suskun...
Saati ayrılığa kurmuşum,
Olmaz teslimiyet!
Ziyan aklımı senle bozmuşum,
İçerim felâket!.
Kurşunlara geleyim istiyorum,
Ölmek... ölmek istiyorum, sevgilim
Sağ kalırsam, affet!..
Firari acıların uzmanı olmuşum,
Bütün telsizlerde adım okunur;
Beni bir korkak bile vurur...
Dokunma bana, fişlenirsin!.
Dokunma bana, sen de yanarsın!..
Yusuf Hayaloğlu
Ya GALATASARAY...Ya HİÇ...
Bu sabah eski dosyaları karıştırırken gördüm. Sevgili Edip Gürman'nın kaleminden çıkma manifesto gibi muhteşem bir yazı. Hangi yıl hatırlamıyorum yanılmıyorsam 2007 senesiydi yine böyle kötü günler geçiriyorduk foruma yazmıştı. İşte yine öyle günlerin içindeyiz,bu güzel yazıyı tekrar sizle paylaşmak istiyorum. Eline yüreğine sağlık Edip Kardeşim.

"
Ya GALATASARAY... Ya HİÇ..." zamanıdır şimdi...
Ya bugün deli gibi SEV onu... Ya hiç dönme TERKET sormadan tek bir soru...
Ya bugün Karagün Dostusun CİMBOMA... Ya Zaferlerdeki gösterişçi YALAKA ...
Ya bugün TARAFTARSIN ona... Ya SEYİRCİSİN kendine daima ...
Ya bugün sonsuz DESTEKSİN... Ya hep KÖSTEKSİN her ihtiyacında...
Ya bugün VEFASIN damarlarda ...Ya YALANSIN her konuştuğunda...
Ya bugün ölümüne VARSIN yanında , Ya Aslında YOKSUN hiç olmadın da...
Ya bugün her derde ŞİFASIN her ACIDA, ya sabundaki köpüksün
uçup giden SEFADA ...
Ya bugün ASLANSIN kükreyen... Ya FARESİN gemiyi ilk terkedip giden...
Ya bugün cesur bir YÜREKSİN onunla yaşayan ... Ya da korkak
bir DÖNEKSİN lağımlarda dolaşan...
Ya bugün GÜNEŞSİN dünyamızı aydınlatan...Ya KARA bir BULUTSUN
üstümüzü kaplayan...
Ya bugün gökteki BAYRAKSIN SARI- KIRMIZI ...Ya yerdeki ASALAKSIN
yanar-döner kumaşı...
Ya DAĞ gibi DUVARSIN arkasında...Ya sinsice vuran HANÇERSİN sırtımızda...
Ya bugün GALATASARAYLISIN... Ya da bir HİÇSİN...
Karar SENİN ...Söyle Sen KİMSİN...?
Ya GALATASARAY... Ya HİÇ... zamanıdır şimdi...
Bu SEVDADAN dönenin, boynu devrilsin e mi...!!!
( EDİP GÜRMAN)
Mentalita ULTRAS#30 B.I.S.L.
Bu olaydan birkaç hafta sonra, 12 Kasım 2003 Çarşamba günü Irak Nassiriya’da bulunan İtalyan askeri garnizonuna düzenlenen bombalı saldırıda 19 Carabinieri hayatını kaybetti. O hafta sonu Serie A’da tüm maçlar iptal edildi fakat ikinci ve diğer alt liglerde müsabakalar oynandı. Malum, ölen Askerler için saygı duruşu yapılacaktı ve bu durum çoğu tribünlerde tartışma konusu oldu. Saygı duruşu yapılacak kişiler Ultra’ların ortak düşmanı Carabinierilerdi. 1970’ler den kalan şöyle bir tezahürat var; “La disoccupazione/ti ha dato un bel mestiere/mestiere di merda/Carabinieri” Türkçesi “İşsizdin bir meslek edindin, boktan meslek, çevik kuvvet”. İşte bu tezahürat Livorno’da bir dakikalık saygı duruşunun ardından hep bir ağızdan söylendi. Mantova’da saygı duruşu esnasında tüm stat seremoniyi ıslıkladı. Bundan dolayı iki kulübe saha kapama cezası verildi. Ertesi hafta Serie A yeniden top başı yapıldı, ama durum bir önceki haftadan farklı değildi. Chievo-AC Milan maçında Fossa dei Leoni saygı duruşu yapılırken yukarıdaki tezahüratı başlattı. Milan kulübü diğerlerine nazaran şanslıydı sade 20.000 bin avro para cezasıyla kurtuldular.
Tribünlerden gelen sinyal durumun gün geçtikçe vahim boyutlara ulaştığını gözler önüne seriyordu. Böyle olacağı belliydi, sade yasalar çıkarıp polise daha fazla yetki verir taraftarlarla baş başa bırakırsan sonucuna katlanmalısın. Bu husumet Devlet-Taraftar arasında değil tamamen devletin üniformasını taşıyan kendini rambo sanan çevik kuvvete yönelik düşmanlık. “Ne ekersen onu biçersin” demiş atalarımız! O yıllarda tribünler ikiye bölündü. Bir taraf devletin güvenlik güçlerine olan nefretlerinden vazgeçmeyenler diğer yanda tribün kültürünün devamı için taviz vererek mücadele edenler vardı. Bu esnada Kasım 2003’te AS Roma Ultra’ları bir bildiri yayınlayarak Olimpico stadı önünde dağıttı;
Neden B.I.S.L.
Hepimiz AS Roma Taraftarıyız ama biz tek grup olarak hareket etmiyoruz, herkesin ortak görüşünü savunuyoruz. Bir fikir birliğinden yola çıkarak gerekirse aynı düşünceleri taşıyanları kabul edebiliriz. Fakat davaya ihanet edenler, kim olursa olsun kesinlikle aramızda yeri yok. Bu basit kural insanoğlunun yeryüzünde var olduğu günden beri geçerlidir. Bahsettiğimiz kişiler “Progretto Ultra” projesinde çalışanlar. Ekonomik açıdan kuşkusuz önemli proje. Malum devlet projeye maddi kaynak sağlıyor. Fakat bu kişiler ne kadar iyi niyetli olsalar da bizim “modern futbola” karşı verdiğimiz mücadeleden bir hayli uzaktalar. Düzenledikleri toplantılar verilen tavizlerle “modern futbolun” içine çekildiklerinin farkında değiller. Onlar, örneğin Atalanta ve Brescia taraftarlarını bir masa etrafında toplayıp bıçaklardan vazgeçmelerini istiyorlar. Hoş, bu sportmenliği ve fairplay’i savunan arkadaşlara ufak bir hatırlatma yapmak istiyoruz. Ultra olarak yaşamak suç işlemektir ve bu yüzden bazı temel kurallara bağlıdır. Bunlar “Sokak kurallarıdır”. Bir Ultra yeraltında doğar, yeraltında ölür. En önemli kural Arkadaşlarına ihanet etmez çünkü bizi yok etmeye çalışanlar en büyük ortak düşmanlarımızdır (medya, siyasetçiler, kulüp yöneticileri, çevik kuvvet) bunun dışında ortak noktamız olmadığı gibi, kendi aramızda yaptığımız kavgalarda kural olmayacaktır. B.I.S.L. kısaltması ne anlama geldiğini açıklamayacağız ama bu işin içinde olanlar ne anlama geldiğini biliyorlar. Bazı şeyleri aydınlığa kavuşturmak için bu bildiriyi yayınlıyoruz, başkada olmayacak. Yaşasın stat yasağı alanlar ve mahkûm edilenler. Kahrolsun hainler!
B.I.S.L.( Basta infami Solo lame. Türkçe “Kahrolsun hainler Yaşasın bıçaklar” anlamına geliyor detaylı bilgiler için tıkla >>> link )
Bazı yerlerine katılmasam da AS Roma Ultra’larının yayınladıkları bildiriden öte bir “manifesto” değeri taşıyor. Evet, açık konuşayım bende onlarla aynı fikirdeyim. Ultra’lar toplum dışı insanlar yeraltında doğan ve orada yaşayan “Sokak çocukları”. Kanun dışı, daima mevcut sisteme karşı savaşan hatta kendi renktaşları arasında bile hor görülen dışlanan kişiler. Yinede her şeye rağmen davasından hiçbir zaman vazgeçmeyen gerekirse tek başına bu yolda yürüyen ve bundan gurur duyanlardır! “Ne rossi ne neri, volti coperti e liberi pensieri”( Ne kırmızı ne siyah, yüzler sarılı fikirler özgür). Gerçek hayatta olduğu gibi tribünde tek kural geçer “Ya Bekçisin Ya da hırsız”(Nella vita come allo stadio, o sei guardia, o sei ladro).
Bildiride katılmadığım tek nokta kavgalarda kural kabul etmemeleri. Genç nesiler davanın başladığı yıllardaki manevi anlamını pek kavrayamazlar. Onlara göre kavgaların kuralsız sürmesi kulağa hoş gelir. Fakat gerçekler kâğıt üzerinde yazılanlar, ya da anlatılanlar gibi değildir maalesef. Canın yandığında anlarsın acı gerçekleri.
1990’lı yılların ortasında İtalya’da başlatılan “Progretto Ultra” ne yazık ki “batan Project”. Bunun bir sürü nedenleri var, en basiti farklı kültürün içinde İngiltere’de olduğu modele dayanan benzerini zorla taraftarı modern futbol formatının içine sokulmak istenmesi. Benzer proje aynı yıllarda Almanya’da başlatıldı ve günümüze kadar başarıyla sürüyor “Fan Projekt”. İlk başta benzer sorunlar yaşandı, İtalya ve İngiltere’de olduğu gibi taraftar formatı değiştirilmek istendi. Ama Almanlar yılmadı, tribün kültürünü mercek altına aldılar. Devletten gelen paraları uzmanlara harcadılar örneğin toplum sosyologlarına. Geri kalanını gönüllü taraftarların yoğun çabalarıyla gerçekleştirdiler. Böylece tribüncüleri de yakından tanıma fırsatı buldular. Ve en önemlisi tribünün kendine olan has dünyasının yapısını bozmadılar.
Almanya’da bu projenin başarısı hangi boyutlara ulaştığının en güzel örneği;
Fan Projekt üç hafta önce düzenlediği gençlik haftasında Ultra gruplarını kendilerini yakından tanımak isteyen gençleri derneklerine davet ederek nasıl pankart boyandığını göstermeleri ve sonra hep beraber ortak yemek pişirip paylaşmaları tribün kültürünün Almanya’da ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Şayet hala Alman statlarında ayakta maç seyretme geleneği devam ediyorsa Fan Projekt büyük katkısı olmuştur. Darısı bizim ülkemize…devam edecek.
Mentalita ULTRAS#29 Ya Bekçisin Ya Da Hırsız voll.II
Futbol şiddettir, futbol holiganlıktır futbol adam bıçaklamaktır. Eskiden tribünlerde sıkça duyulurdu bu makara. O eskidendi. Şimdi futbol değişti, gerçi holiganlık bitmedi modern futbola ayak uyduruyor. Ama işin iyi yanı eskiye nazaran pek o kadar adam bıçaklanmıyor şükür. Onun yerine şişeler ortaya çıktı. Malum, futbol spor olmaktan çoktan çıktı ve bu yönde ciddiyetini yitirdi. Futbol pop kültürünle pekiştirilmiş milenyumun yeni eğlencesi. Bol rakı, votka çekirdek. Cips sosisli sandviç. Ellerde cep telefonları resim makineleri facebook sanal tribüncüler sidik yarıştıranlar desibel rekorları. Eğlence kültürü olmayan toplum tribün kültüründen ne anlasın ki? Suç insanlarda değil, çünkü onlara TV ekranlarında yorumcu ağabeyleri sürekli futbolun aynı sinema tiyatro ve müzik gibi eğlence olduğunu pompalıyorlar. Normal karşılamalıyız, adamlar statları pavyona çevirdiler kafayı sıyıran sallıyor şişeyi kime denk gelirse, isabet edenin canı çıksın kimin umurunda. Keşke pavyonda nasıl assolistten peçete üzeri istek yapıldığı gibi santrafordan gol isteyebilsek “bir sonra atılacak gol anneme,babama, teyzeme, halama,amcama etc..” Hele rakip taraftarlarla yan yana otursak, her atılan golde birbirimize sarılsak “çaaak moruk”. Benim daha iyi önerim var, maçlar tek kale oynansın. 22 süper yıldız futbolcu hepsi değişik renkte forma giyinsin. Seyirciler içinden birini seçsin sürekli o oyuncuya tezahürat yapsınlar, hem bol gol olur. Mümkünse 30 hakem yönetsin müsabakaları, böylece kafalarda soru işaretleri de oluşmaz. Saha kenarına 75 tane kamera kurulsun, HD3D, nasıl olur? Eğer futbolu böyle olmasını istiyorsanız devam edin. Unutmayın, futbol fena halde doğaya benzer ve dengesini bozanlardan gün gelir intikamını alır!
Neyse bu kadar yeter fazla yazdım mı çokbilmiş diyorlar. Hâlbuki bilmek ayıp değil, bilmemek ayıp!
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaldığımız yerden devam. Evet, İtalya futbolunda şiddet yer değiştirmiş Kuzeyden Güneye kaymıştı. Vahim olaylar görülmeye başlandı ve gün geçtikçe artıyordu. Bunlardan ilki 17 Haziran 2001 tarihinde yaşandı. Messina-Catania, iki takım için hayati önem taşıyan ikinci lige yükselme final maçı, üstelik derbi. Taraftarlara göre her türlü çıkacak olaya bol malzeme mevcuttu hem sportif açıdan hem de mahalli milliyetçiliğin ulaştığı en doruk noktasıydı bu müsabaka. Messina’nın Celeste stadı böyle durumlar için tam müsait bir ortamdı. Boş haliyle bile korku veren stadı kontrol etmek imkânsızdı. Zaten yetkililerde pekte kontrol altına alma gayreti göstermediler. İşte bunu fırsat bilen bir Catania’lı taraftar elini kolunu sallayarak stada soktuğu kâğıt bombayı ev sahibi tribünlerinin içine fırlattı.
Bomba Antonino Curro isimli bir Catania taraftarına isabet etti. Komaya giren Antonino uyanamadı ve iki hafta sonra vefat etti, henüz 24 yaşındaydı. Olaydan üç gün sonra polis 13 yaşında Catania’lı bir çocuğu tutukladı. Fakat kamera görüntülerinde suçu onun işlemediği ortaya çıktı ve asıl bombayı atan kişi yakalanamadı. Oysa 1979 senesinde, teknoloji bu boyutlara ulaşmamışken Paparelli’ye fişek atan taraftar kısa süre sonra tespit edilmişti gerçi vicdan azabından suçlu kendisi teslim olmuştu. Şimdi ise modern teknolojinin tüm imkânlarına rağmen suçlu bulunamıyordu. Bu size bir yerden tanıdık geliyor değil mi? Yıllar geçti ama bazı şeyler hiç değişmedi!
Ve yine aynı senaryolar devreye girdi. Yeni yasalar çıktı polisin yetkisi arttı ama her şey eskisi gibi devam ediyordu. Kimse kalkıp şu can alıcı soruyu soramadı “NEDEN?” Çünkü cevabını bilmiyorlardı ve cevabı bulmak içinde o güne kadar kafalarını yormadılar. Ta ki Tim Parks(A Season With Verona) isimli bir İngiliz yazar onlara tüm acı gerçekleri gözlerinin içine sokana kadar. Ama iş işten çoktan geçmişti.
Gelelim ikinci vakaya. Sonbahar 2003 günlerden 20 Eylül Cumartesi. Güney derbisinde Avellino-Napoli karşı karşıya. İki kulüp taraftarları arasında husumet yok kadar az o yüzden polis açısından riskli maç değil ama yine problemler çıkıyor. Sergio Ercolano 20 yaşında polisten kaçarken pleksiglas korumalarına tırmanırken dengesini kaybedip 15 metre güvenlik çukuruna düşüyor.
Emniyet müdürlüğüne göre riski az olan müsabakaya yinede 4.000 bin polis görevlendiriliyor yani her ihtimale karşı tedbirli önlemler alınmış. Fakat bu sefer iki kulübün organizasyon rezaleti tüm alınan önlemleri alt üst ediyor. Müsabaka ne kadar az risk taşısa da Avellino kulüp yöneticileri İtalya’nın hatta Avrupa’nın en tehlikeli Ultras oluşumları o gün kente gelip her şeyi göze alarak stada girmek için tüm imkânları seferber edeceklerini umursamıyorlar.
Yaklaşık 5.000 Napolili Ultra Avellino’ya yola çıkıyor, ama 4.000 kişi biletsiz. Avellino’da deplasman taraftarına ayrılan bölüm yinede 6.000 kişilik, bu açıdan da pek sorun çıkmaması lazım. Maalesef çıkıyor! Çünkü gişede bilet yok ve hepsi karaborsacıların elinde. Bunun üzerine biletsiz gelen Napoliler turnikeleri patlatıyorlar. Polis müdahale ediyor çıkan arbedede bir sürü biletsiz Napolili stada girmeyi başarıyor. Polis ikinci kez stat içinden taraftara saldırı düzenliyor, işte bu esnada çevik kuvvetten kaçan Sergio Ercolano pleksiglas korumalarının üzerine tırmanırken dengesini kaybedip tribünle saha arasında olan güvenlik çukuruna düşüyor.
Sergio boşlukta kanlar içinde yatıyor ama hala hayatta. Onu gören Napoliler öfkeden cinnet geçiyor, tribünde tam bir kaos ortamı. Polis ve Ultra’lara arasında şiddetli çatışma çıkıyor, biber gazı cop meşale bıçak demir sopalar birbirine girişiyorlar. O arada Sergio hala can çekişiyor. Nihayet yarım saat gecikmeyle ambulans olay yerine intikal ediyor ama yaralıya ulaşmak imkânsız. Rezalet üstüne rezalet yaşanıyor önce stat yetkilisi kapı anahtarını bulamıyor sonra Ambulans görevlileri Sergio’nun olduğu yere girmeye korkuyorlar. Sonunda büyük çabayla yaralıya ulaşılıyor fakat telaştan bu sefer arkalarından kapıyı kilitlemeye unutuyorlar, buyurun cenaze namazına.
Açık kalan kapıdan stada giremeyen Napoliler oluk gibi içeriye akıyorlar ve av mevsimi başlıyor. Avcı Napoli Ultra’ları av Avellino çevik kuvvet elemanları. Saha içi tam anlamda bir savaş alanı. Napolilerden kaçan polis Avellino tribününe sığınmaya çalışıyor ama ne kadar renkler farklı olsa da düşman ortak. Ağır darbe alan çevik kuvvet elemanları soyunma odalarına kaçmayı başarıyorlar. Müsabaka iptal ediliyor, Napoli kulübüne 5 maç seyircisiz ceza. Avellino başkanı Casillo federasyona başvurarak üç puanı hazinesine yazdırıyor, bravo. Sergio mu? O maalesef kurtarılamadı ve hastanede can verdi.
Her olaydan sonra olduğu gibi aynı senaryo. Daha sert yasalar çıksın, polise fazla yetki verilsin. Yahu zaten yeteri kadar yetkisi olan polisi o saatten sonra ancak kalaşnikof keser ya da havan topu leopard tankları da olabilir. Ama kimse kalkıp olayın bu boyutlara getiren unsurları araştırmıyor. Kimse bilet ve organizasyon rezaletinden bahsetmiyor, polisin gereksiz yere şiddetli müdahalesini sorgulamıyor. Bir tek Sergio’nun velileri avukat tutarak Avellino emniyet amirliğine ve valisine dava açıyorlar, sonuç SIFIR.
Ama yinede olayın nasıl çıktığını merak edenler var. Diario adlı haftalık dergi tek başına bir araştırma yapıyor. 26 Eylül 2003 tarihinde Diario dergisinde yayınlanan Marco Liguori ve Salvatore Napoletano kaleminden çıkan kehanet dolu yazılarından ufak bir alıntı;
“Futbol dünyasına kimsenin hükmetmeye gücü kalmadı. Böylece her hafta sonu organize deplasmanlar devam edeceği kesin. Bir tarafta modern silahlarla kuşanmış çevik kuvvet diğer yanda alt kültür geleneklerine sadık kalan Ultra’lar. İkisi arasında kim daha fazla faşist, ya da kim daha fazla maço sidik yarışı sürecek. Birileri coplarına, öbürleri bayrak sopalarına çizikler atacaklar. Ve bunu fırsat bilen Sosyologlara ve Porta a Porta programına bol malzeme çıkacak.“
Fazla eklemeye gerek yok….devam edecek.
Karıncaezmez Şevki
O bildiğiniz amigolardan değildi, hatta ona amigo bile denemez. O tribün korkulukları üzerinde sırtı seyirciye dönük olarak durur, taraftarı coşturmak için hiçbir şey yapmazdı. Yalnız takım atağa kalktı mı, tıpkı yan hakem gibi o da atağa katılırdı, ama ofsayta düşmeden.
Galatasaray'ın ligdeki durumu pek parlak değildi. 3-2 yenildikleri bir Fenerbahçe maçında "uğursuz geliyor" diye onu tribün korkuluklarından aşağı attılar. Sağ kolu kırıldı. O sezon Karıncaezmez'i uğursuz diye stadyuma hiç sokmadılar. O da bunun üzerine her maç, stadyumun içini gören yamaçta (şimdiki kaçak gökdelenin yerinde), 45'er dakikadan iki devre, heykel gibi put kesilerek, kar, yağmur, çamur dinlemeden, sağ kolu havada futbolcuları selamladı. Bu mazoşizmi aynı zamanda onu stadyuma sokmayanları protesto etmek içindi....
Nur içinde yat büyük adam
HEPİMİZ KARINCAEZMEZ ŞEVKİYİZ
Enkaz Ticareti
Aylardır Türkiye’de bir ulusal TV kanalı Galatasaray’ı yerden yere vururarak adeta Galatasaray düşmanlığı yapıyor yinede bu halinden nemalanıyorlar, basın özgürlüğü varya. Ama ne gariptir Galatasaray’ın en büyük duayeninden tutun tribün liderine kadar malum kanalın o iğrenç programına çıkmak için yarışıyor. Bu durum bende bir sürü soru işaretleri oluşturdu. Şöyle biraz düşünelim, Rijkaard geldiği ilk günden beri programın yorumcular tek ağızdan el birliğiyle bir anti-Rijkaard kampanyası başlattılar ve Türkiye’de yıllardır gelenek haline gelen taklitçilikle spor medyasının diğer yorumcuları da birbirinle yarış edercesine koyun sürüsü gibi bu mahlûkların peşinden gitti. Şunu da belirtmeliyim defalarca burada yazdım Türk spor medyası gibi yüzeysel bilinçsiz spordan uzak medya dünya’da eşi yok. Bazı sansasyonel haber yapan İngiliz gazeteleri bu sürüye anca yaklaşabiliyor. Fakat onlar her şeyin bir sınırı olduğunun bilincinde ve haddini aşmıyorlar. Maalesef aynısını ülkemizde görmek imkânsız biri abartıyorsa mutlaka diğeri ondan daha fazla abartıp o kişiyi sollamalı yoksa yaptığı işler makbule geçmez.
Bir yandan Anti-Rijkaard kampanyası sürerken başta Galatasaray kaptanı özel hayatıyla çakallara malzeme oldu. İşin ilginç yanı Galatasaray kulübü kanalın yaptığı karalama kampanyasına tepki koyacağına onlara çanak tuttular. Ne sporculara sahip çıkıldı ne de gelen hocalara üstelik kanalda her hafta boy gösteren yöneticiler camia içinde değerli isimler madalyonun diğer yüzü.
Son üç haftadır artık öyle bir boyuta geldi ki, eğer Galatasaray bir marka ise bu markaya malum kanalda yayınlanan program ağır maddi ve manevi zarar veriyor. Şimdi işin endüstriyel tarafından bakmaya çalışın, atıyorum o beş kişi piyasada bulunan arabaları aynı bu dille yorumlasalar neler olur?“Mercedes, opel, audi” vb. markalara sallamaları mümkün mü? Bir kere yaparlar sonra ömür boyu aç kalırlar hatta markaya zarar verdikleri yüzünden tazminat davası açılır iç çamaşırlarına kadar haciz gelirdi. Türkiye’de bile yapamazsınız denemesi bedava koç sabancı gibi markalara dil uzatın bakalım neler oluyor. Yazdıklarım tuhafınıza gitmesin boşuna endüstriyel futbola karşı mücadele vermiyorum.
Borsada Galatasaray diğer ticari şirketler gibi aynı seviyede orada spor kulübü olarak geçmiyor A.Ş. yazıyor sonunda ve hisseleri olduğu gibi yatırım yapan hissedarları da var. Sürekli medyada imajı zedelenen bu markalar yatırımcılarında mağdur olma kuşkusu yaratmaz mı? Hem de nasıl! Hele iki hafta önce a.ç. adlı çirkef yorumcunun ortaya attığı “Galatasaray iflas etti” iddiaları borsa gibi hassas olan yatırım sektöründe büyük spekülasyonlara neden verip Galatasaray hisselerini büyük zarara uğratabilirdi. Allahtan o gün programa konuk yorumcu olarak davet edilen Kaya Çilingiroğlu müdahale ederek durumu düzelti. Ama neden o, niçin kulüpten bir yetkili çıkıp “siz ne yapıyorsunuz haddinizi bilin” diyemedi? Tam tersi oldu, camianın büyük duayenleri programa bağlanarak yönetim formülleri sundular.
Cuma gecesi derbi maçından sonra yapılan iğrenç ötesi yorumlar artık bu programda çıkan yorumcuları mutlaka birileri kulağını çekmeli diye düşünüyorum. İçlerinde Galatasaray camiasına uzun yıllar hizmet veren Gökmen Özdenak ağabeyin(şaka değil benim idollerimden biriydi futbolcu olarak) söyledikleri kayışın koptuğu andır,” Tecavüz kaçınılmazsa zevk almayı bileceksin”. Bu lafı ezeli rakibin taraftarları bile etmez. Diğer şerefsizin Baroş’a doping yaptığı iftiraları devede kulak kalıyor.
Öyle bir hale geldi ki beş kanka bir araya gelip meyhanede Galatasaray’ı içkilerine meze etmişler ve onları zevkle seyreden hatta muhabbetlerine eşlik eden Galatasaraylılar var. İşte geldiğimiz son nokta, leşten beslenen akbabaların yemi olduk maalesef.
Şimdi ise Galatasaraylılar çaresiz, birbirimize hayıflanıyoruz sahipsiz kaldık. Herkes diğerinin gözüne bakıyor ama kimse çıkıp bu adamlara dur diyemiyor. Çünkü zamanında onların kucağına oturup gebe kaldılar. Bekliyoruz bizi Süpermen gelip kurtarsın, keşke çıkıp şaka dese…
Galatasaray-Fenerbahçe 1:2
Maç üzerine fazla yazmak istemiyorum,görünen köy klavuz istemez belliydi. Blog da başka kişilerin yazılarını nadir görürsünüz hele gazetelerden alıntı çok az yaparım. Ama birisi var o her zaman içimizden birisi olmuştur. Kimine göre konuştukları yazdıkları abartılıdır fakat her zaman Galatasaray taraftarının büyük bölümünün aklında geçenleri söyler. Hiç tanışamadım kendisiyle, sesini TRT yıllarında radyodan anlatığı maçlardan bilirdim. Galatasaray maçlarını diğerlerine nazaran daha değişik anlatırdı coşkulu heyecanlı. Sonra TV'ye geçti yüzünü görme fırsatı bulduk. Anlattığı Galatasaray maçları aynı eskisi gibi coşku ve bu sefer biraz fanatizim de vardı 3:3'lük MANU:Galatasaray maçı mesela ya da Sion maçı hala kulaklarımda. Her neyse, bugünkü yazısını okudum sizinle paylaşmak istiyorum. Dün oynanan derbi maçından sonra bana göre yazılan ve söylenen en doğrusunu dile getirmiş. Fazla eklemeye gerek yok ÜMİT AKTAN ustamın ellerine sağlık;
’gördünüz mü adnan başkan... rakibiniz olan başkan il güvenlik kurulu toplantısını ilk defa bu maçta yaptırmadı ve taraftarını “tahsisli yoldan” rakip stada götürdü...
siz; bir defa bile camı kırılmamış bir otobüsle kadıköy’e asla gidemediğiniz gibi, lağım sularında saatlerce bekletildiniz ve hatta yumurtalı koltuklara oturtuldunuz.
sizler eziksiniz...
ezilmeye mahkumdunuz ve ezildiniz yine...
bana ne tek forvetinizden, bana ne savunmanın göbeğinde kimin oynadığından. bana ne hagi‘yi ne zaman kovacağınızdan ya da adnan sezgin‘i kovmuş gibi yapmanızdan...
siz daha bir kere bile karaköy’den kadıköy’e geçemediniz dayak yiyemeden. “toplu halde yasak” dediler alnınızın çatısına vura vura. ama rakibiniz “toplu halde” geldi sizin mabedinize...
gelebildi...
çünkü eziksiniz...
bana ne hagi‘nin oyuncu değişikliklerinden, ya da yapamadığı hamlelerden.
rakip otobüsün içinde bile 3g kamera var. sizin dayak yediğiniz koridorlarda kamera “yassahh...” tamamı rakibiniz tarafından örgütlenmiş bir yayıncı kuruluşa karşı zaten başarılı olamazdınız ama en azından bunun “farkında” olabilirdiniz. sadece bu nedenle bile kaybetmeye mahkumdunuz...
doğal olanı yaptınız ve kaybettiniz...
siz oynayarak kazanacağını sandığınız için kaybettiniz ve maalesef “taş kuşa çarpmadı...”
öne geçtiniz filan ya; bir yılı kurtardım sandınız. oysa siz galatasaray’ın geleceğini geçmişini odun yaparak yakıp kül ettiniz.
sonunda bunu da söylettiniz ya bana, helâl olsun size:
“yeter artık.. düşün bu takımın yakasından...”
ümit aktan
Mentalita ULTRAS#28 Ya Bekçisin Ya Da Hırsız voll.I
Ultra’ların dünyası yeni yüzyılın başında değişiyordu fakat yinede şizofrendi. Bir yanda eski değerlere sahip çıkanlar davayı ileriye götürmeye uğraşanlar diğer tarafta ise hala şiddetten vazgeçmeyenler vardı. Israrla haylazlıklarını sürdürmeye devam ettiler ve yeniden bıçaklar ortaya çıktı. Geçmişte yaşanan onca olaylardan sonra çıkarılan yasalar, seyirci sayısının azalmasına rağmen statlarda artan çevik kuvvet şiddeti önleyemedi. Gruplar arasında yaşanan husumet olduğu gibi devam ediyordu.
Eskiye nazaran tek fark şiddetin kuzeyden yoğunlukla güneye kaymasıydı. Önceki yıllarda Milano(Inter), Verona, Atalanta, Fiorentina, Torino(Juventus) gibi kentlerden bahsedilirken şimdi ise Salernitana, Bari, Catania ve Napoli kentleri sıkça ön plana çıkıyordu. Malum bu durumda ölen ve yaralananlarda yer değiştirdi. Roma konumundan dolayı şiddetin merkeziydi, hiçbir şey değişmemiş hatta ilaveten 2000’li yıllarda ırkçılık büyük oranda çoğalmaya başladı. Zira Lazio taraftarları 1998 yılında başkent derbisinde yaptıkları“Auschwitz memleketiniz sobalar evleriniz” koreografisi epey ses getirmişti. Fakat 2000 yılında Sırp canisi Arkan lehine açtıkları “Şerefli Kaplan Arkan” pankartından sonra kıyamet koptu. Spor ve içişleri bakanı Melandri bunun üzerine tüm statlarda aşalayıcı ve ırkçı sözler içeren pankartlar görüldüğünde müsabakaları hemen durdurma emri verdi. Biraz sansür, biraz makyaj saatlerce boş tartışmalar fayda etmedi ve 2007 yılında kadar taraftarlar istedikleri pankartları açtılar.
Konu ırkçılıktan açılmışken mutlaka Verona’ya değinmeli, gerçi zamanında iki satır karalamıştım >>> Hellas Verona,Kin Ve Nefret Sade şunları eklemek istiyorum. 2000 yılında Başkan Pastorello Ultra gruplarının yoğun baskısı üzerine siyah oyuncu transfer etmeyeceklerini açıklayınca eyyamcılara gün doğdu. Ne demişti Oscar Wilde “ doğruyu söyleyenler er geç yakalanırlar”. Eyyamcılar kervanına katılanlar arasında Verona belediye başkanı Bayan Michela Sironi de vardı “Eyvah Eyvah eğer söylenenler doğruysa İtalya’da tüm statlar kapansın”. Pardon? “eğer söylenenler doğruysa mı?” Galiba Hanımefendi o güne kadar uzayda yaşıyordu. Yoksa 1996 yılında Verona tribünlerinde açılan “zenci hediye geldi verin süpürgeyi stadı temizlesin” pankartını görecekti.
Her şeye rağmen davaya inanan yılmayan birkaç iyi niyetli insanlar taraftarlara doğru yolu göstermek için büyük gayret gösteriyorlardı. Araştırmalar yaptılar bilgi topladılar, taraftar toplantıları düzenlediler. Bu toplantılara siyasetçileri ve medya mensuplarını çağırıp Ultra’lar arasında irtibat kurdular. Stat yasağı alanlara avukat bulup maddi yardımlar sağladılar. Irkçılığa karşı uluslar arası organizasyonlar düzenleyip yurtdışından Ultra grupları davet edildi örneğin “Mondiali Antirazzisti” böyle bir organizasyon.
Büyük ilgi gören organizasyonlar iyi niyetli çabalamalar sunulan çözüm yolları Ultra ve polis arasında husumete çare olmadı. Ama hala 1995 senesinde Carlo Balestri’nin kurduğu “Archivo del Tifo” derneği ve ona bağlı olan “Progetto Ultra” www.progettoultra.it/cms/ web sitesinin yoğun çalışmaları devam ediyor. Tüm gayretlere rağmen Ultra’lar şiddet dolu irrasyonel dünyalarının içinden çıkamadılar. İsteseler dahi bir yandan rakiplerle olan husumetleri diğer yandan polisin sert tutumundan bir adım geriye atmaması yüzünden zorla şiddetin içine itildiler….devam edecek.