Zalim Muhbirler
Elia Kazan 20. Yüzyılın ortaya çıkardığı en büyük film yapımcılardan biriydi. Emiliano Zapata filmi ile McCarthy’nin kara listesine girdi. Komünist propagandası yapmak, ülkeyi bölme suçuyla yargılandı. Geçmişte Amerikan Komünist partisi üyesiydi ama sonra ayrıldı. Araştırma komisyonuna çağrıldığı gün herkes Kazan’dan bir baş kaldırma beklerken tam tersi yaşandı. Elia Kazan komünist sosyalist sisteme karşı olduğunu, ülkesini çok sevdiğini ve filmleri tamamen ticari amaçlı olduğunu, kapitalist sistemi överek methiyeler dizdi. Yetmedi camia içinde komünist eğilimli sanatçı arkadaşlarının isimlerini gammazladı(!) aralarında Charlie Chaplin’de vardı. Fakat, bu isimlerin hepsi komite tarafından biliniyordu.
Kazan sonunda yargıdan yırttı. Charlie Chaplin Amerika’dan ayrıldı ve bir daha geri dönmedi. Elia Kazan büyük başarılara imza atmaya devam etti, ama sanatçı camiası içinde muhbir olarak damgalanmıştı. 1999 yılında ömür boyu emeklerine özel Oskar verildi. Ödülü alırken salonda çoğu kişi Kazan’ın McCarthy döneminde tutumu yüzünden ayağa kalkmadı!
Elia Kazan bir muhbirdi. Birde Whistleblower var >>> Whistleblower Julian Assange(Wikileaks) ve Edward Snowden(NSA davası) bu ikisi Whistleblower. Devlet kurumları, temsilciler(hükümetler vs.) Halka karşı işlenen suçları ortaya çıkaranlara Whistleblower denir. Gerçi onlarda bir şekil muhbir sayılır ama yaptıkları ihbarlar tüm kirli olayları ortaya çıkartıp aydınlatarak topluma hizmet etmektir.
Neden bu örnekleri veriyorum? Açıklamadan önce Cumhuriyet gazetesinde çıkan Mine G. Kırıkkanat’ın son yazısını mutlaka okuyun;
###
Hava Kurşun Gibi Ağır...
Geçen çarşamba günü Kadıköy-Beşiktaş seferini yapan 15.15 vapuruna bindim. Alt arka salon yolcuları arasındaydım. Vapur kalktıktan kısa süre sonra, üç gencin oturduğu köşeden caz notaları yükseldi.
Delikanlının biri gitar, öteki saksofon, genç kız ise mızıka çalıyordu. Ankara’nın Bağları türküsünü, başarılı bir caz yorumuyla çalıp söylemeye başladılar. Keyifle dinliyorduk.
Ansızın ızbandut gibi bir çımacı girdi içeri. Hiddetli adımlarla gençlerin yanına gidip, bir şeyler söyledi.Gençler müziği kesti, ama kütük yasakçılara da şerbetli görünüyorlardı. Gitar çalanın, “Para toplamıyoruz ki, müzik ve şarkı da mı yasak?” diye sorduğunu duydum.
Ansızın bir erkek yolcu fırladı kalktı yerinden. “Bu da mı yasak?” diye sordu, çam yarması vapur görevlisine. “Bu da mı?..” Bir başka yolcu, oturduğu yerden, “Biz şikâyetçi değiliz, canımız isterse para da veririz, sana ne?” diye bağırdı, kendisinden iki kat iri çımacıya.
***
Derken, inanılmaz bir şey oldu, itirazeden ilk yolcu, türküyü kaldığı yerden alıp, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra söylemeye başladı:
“Ankara’nın bağları da
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman sarhoş oldun da
Kaldıramıyon kolları!...”
O ana kadar sessiz kalan kadınlar,erkekler, türküyü alkışlar eşliğinde, bir ağızdan söylemeye başlamasın mı?
Yer yerinden oynuyordu.
İçeri girerken afrından tafrından geçilmeyen çımacı, epeyce şaşkın ve ürkmüş, çıkıp gitti. Yolcuların,“Çalın çocuklar, çalın!” diye teşvik ettikleri genç müzisyenler, Ankara’nın Bağları’nı bitirip, Commandante Che Guevara ağıtına geçtiler.
Salona, dokunanı çarpacak bir öfke egemendi.
Kimi sözlerini bilmediği şarkıya “nını, nını” diye eşlik edip el çırparken, kimileri de yüksek sesle verip veriştiriyordu: “Mevlüt okusalar yasak değil tabii!”, “Suriyeli dilencilerin para toplamasına ses çıkarmazlar ama!..”
***
Bazıları gençlerin yanına gidip, “Siz istemiyorsunuz, ben veriyorum!” diye ceplerine para tıkıştırdı. Beşiktaş’a yaklaşmıştık. Enstrümanlar kılıflandı. Müzisyenlerden gitarist olanı, “Desteğinize teşekkür ederiz”dedi. “Ama şimdi zabıtayı çağırmıştır bunlar, bizi iskeleden alacaklar. Birlikte çıkalım, belki bir şansımız olur...”
Vapur iskeleye yanaşıyordu. Gerçekten de dört zabıta bekliyordu çıkışta, lumbozlardan görüyorduk. Yolcular ayağa kalkıp gençleri ortalarına alarak çıkışa doğru yürüdü.
Küçük kızının elini tutan bir baba,müzisyenlere “Sizin eli boş çıkmanız daha doğru olur” dedi. “Verin bakayım şu gitarı bana!”
Tüm gerçek cesurlar gibi, ufak tefek,kendi halinde bir adamdı. Aldı gitarı,bir elinde kızı, bir elinde gitar, ilerledikapıya. Bir başka yolcu, saksofonu alıp astı omzuna. Genç kıza, mızıkayı cebine sokup, önden gitmesi söylendi. Eh, artık benim de bir şey yapmam gerekiyordu. Müzik üçlüsünün lideri olduğu anlaşılangitariste yaklaşıp koluna girdim,“Sen benim oğlumsun, ben de senin annen, yürüyelim!” dedim.
***
Müzisyenler, yolcuların nasıl gergin ve her birinin yaptığı her hareketin bir karar olduğunun, pek farkında değildi. Gençliğe özgü aldırmazlıkla durumu çok eğlenceli buluyor, kıkır kıkır gülüyorlardı. Oysa onlara sahip çıkanlar, kavgayı göze almışlığın sessiz ciddiyeti içindeydiler.
Korumaya aldığımız gençlerin göremediği o vahim kararlılığı, onları bekleyen dört zabıta sezdi. Donup kaldılar. Gözlerinin içine baka baka,önlerinden geçip gittik, hep birlikte. Yola çıktığımızda, müzik aletlerini teslim alan gençler “Sağol abla, sağol abi!” cıvıltıları arasında uzaklaşırken, biz erişkinler aynı gergin sessizlik ve ciddiyet içinde dağıldık.
***
Hava kurşun gibi ağır, sevgili okurlarım. Bu ülkede, azgın bir azınlığın sürekli tekmelediği mutsuz çoğunluğun öfkesi artıyor. Türkiye fokur fokur kaynayan bir kazan. Kapak henüz atmadı, çünkü itici gücüne henüz ulaşmadı. Bu çoğunluğa yön vermesi gereken muhalefet partileri, ne kaynayan öfkenin farkında, ne kendilerinden kesilen umutların...
Sabır tenceresi ne zaman taşar,kapak nerede, nasıl bir gerekçeyle atar bilemem. Ama ufukta, hem iktidarın, hem de muhalefet partilerinin boyunu aşacak, atıllaşan siyasal arenayı basacak bir öfkeselinin boğuk uğultusu büyüyor.
- Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet Gazetesi
Bu ibretlik yazıyı duvarınıza asın, çoğaltın dağıtın herkes okusun!
Şimdi gelelim neden bu örnekleri verdiğime.
Bundan bir hafta önce, Galatasaray-Beşiktaş Basketbol çeyrek final ilk maçında hakeme sözlü tepki verdikleri yüzünden pota arkasında duran 9 münferit Galatasaraylı taraftar tutuklandı. Hepimiz maç esnasında adrenalin ile heyecan birbirine karışınca kendimizi kaybediyoruz. Bu gayet doğal çünkü futbol, basketbol vb. mücadeleye dayalı sporların ruhunda var.
Hadi tribünü birkaç saniyeliğine unutun, saha içine ve kenarına bakalım. Saha içinde Melo’nun maskaralıkları hepimizin hoşuna gidiyor değil mi? Fiyakalı centilmen TD’ müz Mancini hakem yanlış karar verince “porca miseria putana” İtalyanca küfürler savurarak çizgiye fırlıyor. Bir daha sefer onları da polise şikayet etsenize bir şey deneyeceğiz.
Dünya’nın neresine giderseniz gidin her kulübün ateşli taraftarı olur! Taraftar psikolojisi diye bir şey vardır ve bu psikolojiyi en iyi anlayan yıllarını tribünlere vermiş tribün liderleridir. Ama ne hikmetse, bahsi geçen 9 kişi Galatasaray tribün grubu ultrAslan’nın önde gelenleri tarafından polise gammazlanıyor!
Gelelim düne. Serinin son maçı yer yine Abdi İpekçi salonu. Bu sefer grubun durduğu orta tribünden sahaya madde atılıyor, polis elini kolunu sallayıp hem de tribünün önde gelenlerinden bir Galatasaraylıyı tutukluyor ve herkes seyrediyor! Sizin gibileri varken e-bilete gerek yok ki. Türkiye’de tribüncüler bu gidişle kime karşı mücadele edeceklerini şaşırdı.
Şimdi 10 Galatasaraylı 6222 den yargılanacak en vahimi fişlenmeleri çünkü hafiften hayatları kaydı. Ömür boyu peşlerini bırakmayacak. Memnun musunuz beyler? Galatasaray SK size ödül mü verecek? Galatasaray tribünleri bu 10 kişinin alınmasından sonra refaha mı kavuştu?
Dün Twitter’e iki satır karaladım “Soma’da sosyal yardım yaparak günah çıkarmayın yukarda Allah var” bu sözlerimin hala arkasındayım!
Yazıya Elia Kazanla başladım onunla bitirelim. Büyük eserlere imza attı Kazan. Emilio Zapata filmi yanı sıra, benimde idolüm olan James Dean’i “East of Eden” filmi ile dünyaya tanıttı. Ama ne yaptıysa McCarthy döneminde menfaatleri için davasına ihanet ederek yoldaşlarını gammazlaması ömür boyu yakasına yapıştı mezara kadar bırakmadı.
Şunu sakın unutmayın. Sizde, ne yaparsanız yapın, bu yaşananlardan sonra Galatasaray’ın tarihinde kara leke olarak kalacaksınız...!