Amaç Ne?
Ne zaman bir taraftar vahşice hayatını kaybetse ertesi gün şeytanlar şirinlere bürünür sevgi pıtırcıkları ortaya çıkar. Derbiden bir gün önce gaz verenler, bir gün sonra medeniyet spor kurarak fiyonklu yazılarla günah çıkarırlar. Amaç ne? “Vicdan mastürbasyonu!”
Irkçılığı uzaklarda sanıyorduk, halbuki yanı başımızda iç içe yaşıyoruz farkında değiliz.
Aslında fakındayız! Şu sidik yarışlarımız var ya. Derbiye birkaç hafta kala bazı medya maymunları çıkıp ”şayet Galatasaray Şükrü Saraçoğlu stadına 4 puan farkıyla gelirse büyük olaylar çıkar” gibi demeçler verirse, Fenerbahçe kulübü başkanı mali kongrede yaptığı konuşmasına şaşırmamalı.
İlginç, yine derbiye az kala bir TV kanalının yayınladığı dizide duvarda asılı Galatasaray bayrağı koparılıp çöpe atılıyor, bkz;

6222 yasası, deplasman-meşale-pankart yasakları, polis terörü, e-bilet-yüz taraması vb. insan dışı unsurlara karşı mücadele edemeyen taraftar gurubu kalkmış gani müjde em besiline dava açıyor!
Amaç ne? Fırsat kollayıp ezeli rakibe geçirmek mi? Ballili konusunu ne çabuk unuttuk!
Sahi, sidik yarışı nasıl bir şey? 100 metre koşusuna mı benziyor? Doping yapmak serbest mi? Ben böyle yazdığımdan dolayı 2020 Olimpiyatları bize verilmez mi?
Ünal Aysal’ın şu sözlerine katılıyorum; “....medya mensuplarının bu olayın Türkiye açısından önemini kavramadıklarını ve bunu en basit şekliyle Türkiye’nin iki büyük kulübü arasındaki basit bir rekabet, bir çekişme gibi ele aldıklarını endişeyle izledim....”
Sayın Aysal haklı olduğunun kanıtı;
Almanya’ya geleli 41 yıl oldu, ırkçılıkla iç içe yaşıyoruz. Öyle ki, evin kapısından çıktığımız anda ülke değiştiriyoruz. Fazla geriye gitmeye gerek yok geçen hafta Almanya’da nsu cinayetleri davasının mahkemesi başladı, hanginizin o cinayetlerden haberi oldu? Drogba, Eboue’ye yapılan çirkin saldırılardan sonra mı ırkçılığın farkına vardınız?
Uzun lafın kısası, taraftar arasında oluşan şiddetti önlemek istiyorsanız önce kendinizden başlayın, topluma bir bakın. Dün akşam bir TV kanalında güzel insan Zülfü Livaneli’ye rastladım, çok önemli bir şeyi vurguladı “toplumda duygusal bölünme oluştu” Zülfü Livaneli’nin söylediklerini şu yazı daha net dile getiriyor;
KIRIN ŞUNUN KOLUNU BACAĞINI
sene yanılmıyorsam 1981, darbenin ertesi yılı. babam asker olduğu için darbenin yıkıcı etkilerinden nispeten uzağız. babamın uzun süre sıkıyönetim için başka ilde bulunmasından gayrı bir eksiğimiz, sıkıntımız yok. çocuk halimizle olan bitenden habersiz yaşayıp gidiyoruz.
günlerden bir gün evde, bizim odamızda ağlayan bir kız görüyorum. abimden bile büyük, daha önce hiç görmediğim bir kız. bizim odada, benim yatağımın üzerinde ellerini yüzüne kapatmış ağlıyor. yanında ise çok sevdiğim nazlı abla var. içeri gidiyorum annem ve babam hararetli hararetli bir şey konuşuyorlar, anlamıyorum. beni görünce ikisi de susuyor ve beni bahçeye oyun oynamaya gönderiyorlar. aradan birkaç gün geçiyor ortalık nispeten duruluyor. abla bizde kalıyor, fazla dışarı çıkmıyor, benimle ilgileniyor, derslerime yardımcı oluyor. ablam olmadığı için bu çok hoşuma gidiyor.
aradan ne kadar süre geçti bilmiyorum, bir gün okul dönüşü ablanın olmadığını görüyorum. anneme soruyorum “gitti” diyor. bana hoşça kal bile demeden gitmiş olması çocuk kalbimi kırıyor, üzülüyorum ama unutuyorum. ta ki büyüyüp de aklım başıma gelene kadar. lise yıllarımda bir gün anneme sordum “o abla kimdi? diye. önce hiç hatırlamak istemedi, sanki evimizde öyle bir abla hiç kalmamıştı. ama ısrarlarım sonuç verdi, anlattı.
o abla sıkıyönetim zamanı askerden kaçan bir “anarşistmiş” polisin, askerin onu aradığı bir sırada aile dostumuzun kızı, nazlı abla tarafından bize getirilmiş bir üniversite öğrencisiymiş. ilk önce arkadaşım diye tanıtmış ancak daha sonra duruma uyanan babam kızın “azılı bir anarşist(!)” olduğunu öğrenmiş. o gün annemle tartışmaları ise kızın evde kalıp kalmayacağına ilişkinmiş. işin garibi kızın evde kalması gerektiğini savunan, atadan dededen menderesçi olan, oylarını hep merkez sağ partilere veren, asker babammış. gencecik kızı sokaklara atamam diye annemle tartışmış. çocuklara neler yaptıkları malum, evime kadar gelmiş bu kızı kimseye teslim etmem diye direnmiş. etmemiş de. kız aylar sonra ortalık durulunca çıkıp gitmiş. ve o gün bile hala her yıl mutlaka babamı ziyarete gelir, elini öpermiş. evli, çoluk çocuğu olan bir kadın olmuş.
benim babam, yoldan geçenlere, işçilere evinin önünde ayran ikram eden bir annenin çocuğu. anneannem kapısına gelen dilenciye eve çağırıp yemek yediren, elbise veren birisi. benim annem evde yemekler pişirip, yoksul komşularına gizli gizli dağıtan bir kadın. eskiden bu ülkenin bir vicdanı vardı, yoksula, öğrenciye, garibe sahip çıkılırdı. güçlü güçsüzü ezerken ses çıkaran, karşı koyan insanlar olurdu. oyun oynarken susadığımızda evimiz uzakta diye gitmeye üşendiğimizde hiç tanımadığımız bir teyzenin kapısını çalar su isterdik yanında salçalı ekmek eşantiyonuyla birlikte gelirdi. vicdanı vardı bu ülkenin, çoğunu teyzelerin taşıdığı.
bugün (dün), taksim’de, deniz gezmiş ve arkadaşlarını anan öğrencilere polis müdahale etmiş, karga tulumba gözaltına alırken, ellerini büküp, sırtına bastırırken, oradan geçen bir teyze “kırın şunun kollarını bacaklarını, rahat batıyor bunlara diye ünlemiş. yıllar önce “yapmayın onlar daha çocuk!” diyen teyzeler bugün “kırın kollarını bacaklarını” diye, ağzından salyalar saçarak polise akıl veriyor. çünkü ona göre rahat, aldığı 700 lira maaşla ayın sonunu zor görmek, yeri geldiğinde faturalardan yakınmak, belediyeden gelen yardıma şükretmek ve sadaka verenlere duacı olmaktan ibaret. hak arama, hakkını isteme, zalimliğe boyun eğmeme, zulme isyan etme, vb. istekleri, arzuları yok. her ay 700 lira hesaba yatıyor mu, aile hekimine gidip düzenli kullandığı kolesterol ilacını yazdırabiliyor mu onun için kafi. ama ya peki vicdan neden yok oldu? önceden garip gurebayı gözeten teyzeler, bu ülkenin vicdanları ne zaman alpay erdem’in teyzelerinden bile daha korkunç bir hale geldi? ne zaman teyzeler “kırın şunun kolunu bacağını” diyen gaddarlar oldu?
bu ülkenin vicdanı gitti. onu kaybettiler, o kadar ayrıştık ki artık, cinsine cinsiyetine, ırkına, milliyetine bakmaksızın mazlumu savunan, garibe arka çıkan teyzeler kan ister oldu. kapısına gelen dilenciye evine alıp yemek veren teyzeler, dilenciyi linç eder oldu. sadaka kültürü içine sokulan teyzeler, kendilerine yardım edenlere kaşı çıkanları (!) ısırmaya koşullandı.
ben de alpay erdem kadar korkardım teyzelerden. bahçesine top kaçırdığımız zaman evlere dağıldığımız bir teyze vardı zamanında mahallemizde, deli teyze derdik ona. bir gün top oynarken düşüp de baldırımı boydan boya yardığımda evinden koşup gelen ilk o teyze olmuştu. bacağıma anne şefkati ile bakım yapmış, silip temizlemiş, karnımı doyurmuş, sonra elimden tutup beni anneme teslim etmişti. o gün deli teyzenin (!) yerinde, “kırın şunun kolunu bacağını” diyen teyze olsaydı… iyi ki olmamış.
inşallah bir gün bu ülkenin vicdanını yok edenlerden bunun hesabı sorulur....(kaynak;link