Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör

Münferit#20

6. April 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

                                                     Gazze Şeridi Vol.1


Misafir taraftarlara ayrılan güney tribününün giriş kapısına ulaşmak isteyenler mahallenin göbeğinden geçmek zorundaydı. Masum ailelerin oturduğu bu şirin semtte her maç günü iki takım taraftarları arasında gerilla savaşını andıran çatışmalar çıkardı. Bu yüzden mahallenin adına “Gazze Şeridi” deniyordu. Güney tribünü kolonlar üzerine inşa edilmiş dik yapıydı, davullar çaldığında etrafta evlerin camları deprem olur gibi sallanırdı.

 

Mahalle sakinleri maçtan bir gün önce evlerini terk eder, kalanlar ise camları ve kapılarını barikatlarla kapatır güvenliğe alırdı. Bir keresinde iki takım Ultraları arasında çatışmalar öyle şiddetli geçmişti ki, polis iki tarafı ayırma amaçlı sıktığı gaz bombalarının kovanları üst katta olan dairelerin camlarını kırıp odaların içine girmişti.

 

Apartmanların birinin zemin katında küçük bir lokanta vardı, işte bu lokanta emniyetin maç günleri mahalle sakinlerine verdiği sokağa çıkma yasağına aldırmaz açık kalırdı. Sahibi cesur birisiydi, sanki dışarıda sokak çatışmaları yaşamın doğal bir parçasıymış gibi kimseye boyun eğmeden işine devam ederdi. Şunu demeye çalışıyordu” Hayat devam ediyor bana ne yasaklardan, madem şiddet yaşamımızın bir parçası olmuş o zaman ben bugünde lokantamı açarım, güzel yemekler pişirir, masalara temiz örtü çeker müşterilerimi beklerim”

 

Hani 20 Temmuz 2001 yürüyüşünde çıkan olayları umursamayan her şeye rağmen açık kalan gazete standı vardı. Etrafta polis ile yürüyüşçüler birbirlerini yerken o işine devam etti.

 

94 senesinde, seçim günü başkent ve çevre şehirlerden faşistler birleşerek bu kızıl şehre ders vermeye geldiğinde ufak lokanta açıktı. İki saati aşan gerilla savaşında atılan fişekler gökyüzünü cehenneme çevirip, polisin sıktığı göz yaşartıcı bombalar ev duvarlarını ağlatırken, mucizevî şekilde lokanta sıyrık almadan kurtulmuştu. Galiba sahibi Tanrının sevdiği kulu olmalıydı, çünkü bu mucizenin başka mantıklı açıklaması yoktu.

 

Ertesi sene Mor menekşeler kente geldiler, önceden sabah saat 10.00’a randevu ayarlanmıştı. Kavga yaklaşık 40 dakika sürdü, eşit sayıda, delikanlıca, sade yumrukların, kemerlerin konuştuğu, kimsenin galip gelmediği sağlam bir çatışma. Ve o gün küçük lokanta yine açıktı, mutfaktan gelen lezzetli kokular çatışmadan yorgun düşenleri yemeğe davet ediyordu. Lokantacıya göre futbol sade sahada oynanan bir oyun değildi. Futbolda tekme, tokat, ağız burun kırmalarda oluyordu.

 

“Gazze Şeridinde”  küçük lokanta herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği bir tarafsız bölgeydi. Başka şehirlerden gelen futbolseverler kentin seyircileriyle yan yana oturur dirsek teması usulca yemeklerini yerlerdi. Bazen sarhoşluğun oluşturduğu husumet karşılıklı ağız dalaşından öteye gitmezdi çünkü onlar sade futbolseverdi, düzgün insanlar. Kıyafet balosuna gelir gibi boyunlarında rengârenk atkıları, reklamlı formaları, şuursuzca para harcayan zengin enayiler. Lokantacı bunun farkındaydı ve hoşuna gidiyordu.

 

Fakat bu küçük, şirin lokanta etrafında giderek artan vahşete fazla dayanması gün geçtikçe azalıyordu. Çıkan çatışmalarda yerle bir edilmeye adeta davetiye çıkarıyordu.

 

Bu sefer kentin Ultraları ile A.C.A.B. 1926 gurubu Gazze şeridinde, tarafsız bölgedeki küçük lokantada buluşup yemek yemeye karar verdiler. Başta güzel fikir olarak duruyordu ama diğer yandan sonu hüsranda olabilirdi.

 

A.P.C.G. ve diğer 14 kişi lokantada yayılmış D.’yi bekliyorlardı. Kimse yemek sipariş etmemişti, sade şişede bira içiyorlardı. Güya maç günleri şişe bira satmak yasaktı ama burası bilindiği gibi Gazze şeridiydi ve küçük lokanta tarafsız bölge sayılıyordu, yaşam kurallarının birkaç saatliğine devre dışı kaldığı yer.

 

Bu arada D. kente ulaştı, istasyonun çıkışında duran bir taksiye bindi ve stadın yolunu tutu. Misafir seyircilere ayrılan güney tribünü kısmında oluşturulan polis kordonuna 50 metre kala taksiyi durdurup indi. Kimseye tanınmadan küçük lokantaya ulaşmalıydı, tam o sırada telefonu çaldı;

 

“D. nerde kaldın, bir sen eksiksin”

 

Telefonun diğer ucunda konuşan P. di, her zaman olduğu gibi ne dediği anlaşılmıyordu.

 

“Hemen girişte oturuyoruz, sırtımız kapıya dönük, içeri girdiğinde hemen göreceksin. Dostlarımız hiçbir şeyden habersiz biralarını yudumluyorlar. Sen geldiğin vakit mevzu başlayacağız, ona göre! Hadi çabuk ol bekleniyorsun."

 

P. nin bu son sözü “bekleniyorsun” kulağında hala yankılanıyordu, sanki tüm olacaklar onun elindeydi.

 

Yağmurdan iliklerine kadar ıslansa da yinede lider olarak geç kalmamalıydı çünkü grup onsuz bir hiçti. Grubun lideri olmak herkesin sandığı gibi kolay bir şey değildi, tribün hiyerarşisinde belirli yerlere gelmek sade renklere, armaya bağlı kalmak yetmiyordu. Geçmişte tribün için verdiğin mücadele, düşmanla girdiğin çatışmalar büyük önem taşıyordu. Ve D. böyle biriydi, cesaretle girdiği çatışmalar onu tüm ülkede efsane yapmıştı.

 

Bu sefer üzerindeki sorumluluk ağır bir baskı oluşturuyordu, sanki bir ültimatomdu, her şey onunla başlayacak ya da hiçbir şey olmayacaktı. Tekrar o ses kulağında yankılandı,”BEKLENİYORSUN!”….devam edecek.

Weiterlesen

Hayal Kırıklığı!

5. April 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Hatırlıyor musunuz? Geçtiğimiz sene Almanya’nın Zwickau kentinde 2001 yılından bu yana 12 Türk göçmenini katleden NSU adlı neo nazi çetesi yakalanmıştı. Saksonya eyaleti parlamentosu olayları araştırmak için bir komisyon kurmaya karar verdi, buraya kadar her şey normal.


Gelelim esas konuya, zurnanın zart dediği yere, NSU çetesine yönelik kurulan komisyonun içinde bir neo nazi milletvekili var! Yazdıklarım şaka değil gerçek, buyurun kaynak  >>> link


Saksonya, Almanya eyaletleri içinde parlamentosunda neo nazi milletvekili bulunduran tek eyalet, tam 8(sekiz) tane! Oluşturulan komisyona her partiden milletvekilleri seçilmek zorunda, hassas bir dava olduğundan dolayı böyle bir komisyonun içinde neo nazili milletvekili bulunması abeste iştigal ve kimsede komisyona seçileceklerine dair ihtimal vermiyor. Ama bazen “evdeki hesap çarşıya uymaz” demiş atalarımız.


Beklenmedik bir şey gerçekleşiyor, komisyona 22 oyla bir neo nazi milletvekili seçiliyor!


22 oy! Hani 8 milletvekilleri vardı? Meğer diğer partilerden de oy veren olmuş.


İşin acı yanı, şayet o neo nazi milletvekili seçilmeseydi komisyon oluşturulamayacaktı!  İroni sanmayın, yazdıklarım yukarıda verdiğim linkteki haberin özetidir.


“Ne pişkinlikmiş” demeyin, adamlar gücü bir yerlerden alıyorlar. Nerden mi? Erkekler, erkek şampuanla yıkanıyor ya

(bknz; >> link


Hiç samimi gelmiyor biliyor musunuz? Ölen Türk göçmenlerini katillerini lanetleyenler, kendi içimizden sandığımız güya aynı kanı taşıdıklarımız, Sivasta 37 insanın ölümüne sesiz kalan, Fransa’da Musevileri katledenleri baş tacı yapan aynı kişiler. Fazla zorlamayın kötülük içinizde.


Daha bitmedi. Almanya’da bundan böyle Federal polis istediği yerde ten ya da saç renginden şüphelendiği kişileri durdurup kontrol etme yetkisine sahip ve uygulamaya karşı çıkanlarda sorgusuz sualsiz tutuklanıyor, kaynak  >>> link


Birkaç hafta önce yaşanan bu olayda tutuklanan şahıs uygulamaya karşı mahkemeye başvursa da nafile haksız çıkıyor!


Burası, ne 1960’ların Martin Luther King Amerikası nede Apartheid’a karşı verdiği mücadele yüzünden ömrünün yarısını hapiste geçiren Nelson Mandela’nın Güney Afrika’sı, burası Almanya.


                    Türkiye + Deutschland = Täuschland!

 

İki damla gözyaşımla
Satıldım pazarlarda
Kırdılar yüreğimi
Kırdılar azarlarla
Sürgünlere yolladılar
Sabah dörtte yağmurlarla
Ben yandım
Siz yanmayın Allah aşkına link

Weiterlesen

Support Your Local Football Team

2. April 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

                                                        GALATASARAY

galatasarayediscd2.jpg

              

                                 ISTANBUL

istanbul1.jpg

Weiterlesen

Münferit#19

1. April 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Ayinler

 

Her Pazar yapılan ayinin sonunda aynı seremoni tekrarlanır.

 

Trenle deplasmana gidiyorsan en geç 2 saat önce istasyonda olmalısın. Bu mümkün değil, her defasında geç kalanlar vardır, geceyi yeni bitirenler sallana, sallana istasyona gelirler. Elleri titrer, ayakta zor dururlar ve başlar hepsi sigara ya da toz otlanmaya. Bazıları yolsuzdur para dilenir sonra herkes bir orta koy yapıp garibanlara para toplar.

 

Sabahın köründe istasyonda davar sürüsünü kontrol etmekle görevlendirilen polislerin suratlarından gerginlikleri uzaktan belli olur.  Can sıkıntısından coplarını çevirerek, sinsice miğferlerinin içinden yüzüne pis, pis sırıtırlar, her lanet olası pazar aynı şeyleri yaşarsın.

 

Trenle deplasmana gitmek berbattır, sakın lüks yolculuk sanma. Herkes üst üste yatar, 8 kişilik kompartımanı 18 kişi bölüşür. Köpek öldürenle karışık esrar içmekten vücudun öyle bir uyuşur ki, trenden inerken kendini yeni ameliyattan çıkmış hasta gibi hissedersin.

 

Yolculuk esnasında geyik gırladır, geçmişte yaşanan mevzular tazelenir ertesi günkü rakibe hazırlık yapılır. Trenin her durduğu istasyonda, hele birde düşman şehirse şayet,  pencereyi açar peronda bekleyen yolculara basılır küfür.  Garda bekleyen güzel kadına laf atarsın ya da sevgili çiftler romantizme dalmıştır trenden gelen gürültüler üzerine kâbus görmüş gibi pembe rüyalarından uyanırlar. Bazı istasyonlarda yolcuları koruma amaçlı özel güvenlik güçleri siper oluşturur, eline geçirdiğini fırlatırsın üzerlerine.

 

D. o gün tek başına yola çıkmıştı artık sürünün bir parçası değildi. Yaşı kırka dayanmış, içi öfkeyle dolu münferit sıradan bir adam. Yolculuğu sıkıcıydı, vardığı yerde diğerleri ile birleşip stada gideceklerdi.

 

A. P.  ve G’ de o sabah erken kalktılar, ortalık hala karanlıktı. P., C.’ nin evinde kalıyordu.

 

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun damlaları pencereye değil sanki beyninin içine vuruyordu. Hala sarhoştu bir anda toparlanmalıydı birazdan arkadaşları gelecek yola çıkacaklardı. Demeye kalmadı o sırada dışarıdan korna sesleri duydu, tam üç kez.

 

Avazı çıktığı kadar bastı küfürü, tam üç kez;

 

“am… k…..m çocukları gece yarısı ulan millet uyanacak”

 

Onun bağırmasına komşunun köpeği başladı havlamaya, tam üç kez.

 

P. ceketini alıp kapının önüne çıktı ama ayakta zor duruyordu, karşı kaldırımda çalışır halde bekleyen mor renkli twingo kilometrelerce uzaktaydı. Birileri bağırıyordu arabanın içinden, bunlar A. ve G. olmalıydı;

 

“ hadi koçum hadi geç kaldık çabuk ol”

 

“patlama lan geldim”

 

 G. arka kanepede kıvrılmış uyuyordu.

 

“Buna ne oldu böyle, komaya girmiş?”

 

“Dün akşam çok geç oldu be”

 

“D. ‘ye telefon açtın mı?”

 

“O saat 7’de trenle gelecek, stadın önünde buluşacağız”

 

“hadi o zaman niye bekliyoruz?”

 

A. twingonun gaz pedalını dibine kadar bastı, ıslak asfaltın üstünde kızak gibi kayıyordu ufak araba. Yağmurun şiddeti gittikçe artmıştı, P.’ nin kafası hala bulanıktı. Öyle ki bir ara arabada değil de, kendini fırtınaya kapılmış balık teknesi içinde sandı.

 

“yavaş lan, tek parça varalım”

 

Bu P.’ nin A.’ya son sözü oldu, düşman şehre kadar tek kelime konuşmadılar.

 

P. bir sigara yaktı buharlı araba camından daldı uzaklara, yüzyılın bitmesine 2 ay kalmıştı ve onlar belki bugün biten milenyumun son kahramanları olacaklardı, ölü ya da diri ne fark eder ki.

 

All Cops Are Bastards 1926

 

Her Pazar stadın önünde buluşurlardı, artık tribün ile pek bağlantıları kalmamıştı. Sırf beraber olmak için bir araya geliyorlardı. Bir zamanlar ,10 metre uzunluğunda, mor renkli bir bez parçasının arkasında gururla temsil ettikleri Kulüplerinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sürüden ayrılmışlardı, farklı tribünlere gidiyorlardı, seyircilerin arasında, anonim. Fakat tribünü bilenler agresif duruşlarından onları yinede tanıyordu. Artık kendi kafalarına göre takılıyorlardı, ön cephede durmaktan bıkmışlardı. Bir zamanlar koydukları büyük hedefler hüsrana dönmüştü. Şimdi kalabalığın içinde sıradan biriydiler, masum görünüp tanınmadan düşmana en büyük zararı vermekti amaçları. İşte bunlar ACAB 1926 grubuydu….devam edecek. 

Weiterlesen
<< < 1 2 3