Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Edit post Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Blog von Erdal Güngör

Münferit, Bir Ultras Romanı-36

31. Oktober 2026 , Geschrieben von Erdal Güngör

- Tatlım, gel yanıma

- şey, yanlış anlama ama birazdan polis burayı basabilir gitmelisin, güvenliğin için.

- Polis mi? hayırdır bir suç mu işledin?

- Onlara göre suç..bak güzelim, bu uzun hikaye belki birgün anlatırım şimdi zamanımız yok, lütfen   üstünü giyin git....ismini sormaya unuttum?

- Lisa..

- tamam Lisa, belki birgün daha huzurlu ortamda buluşur geleceğimizi konuşuruz, hoşçakal..

 

Genç Kadın kapıdan çıkmıştı. D. leş gibi naftalin ve kurumuş ter kokan odanın içinde yalnız kalmıştı...

Münferitlerin kaderi, yalnızlık ömür boyu...

Havada asılı duran toz tanecikleri, sigara dumanının gri katmanları arasında ağır ağır süzülüyordu.

 

Kafamın içinde kokainin, ucuz viskinin ve günlerdir süren kaçışın bıraktığı o ağır enkaz yeniden canlandı.

 

Pencereye doğru bir adım attım, ahşap taban gıcırdadı. Dışarıda Milano’nun o buz gibi, mekanik sabahı uzanıyordu. Virane bir motel odasında, kapının her çalınışında irkildiğin bir kaçak hayatı…

 

Güvenlik güçlerinin, terörle mücadele ekibi ile birleşerek tribün kültürünü kökten kazımak için peşime düşmesi ironikti. Eyleme katıldığım için değil, yazdığım için. 

 

O sokağın, o armaların ve beton basamakların hafızasını diri tuttuğum için peşimdelerdi.

 

Polis için ben bir suçluydum, tribün içinse sadece bir kronikçi.

 

Masaya oturdum. Laptop ekranının soluk ışığı yüzüme vururken Giovanni ile dün gece yaptığımız telefon konuşması tekrar zihnimde yankılandı:

— D. nerelerdesin amk, özlettin kendini.

— Kaçıyorum Gio, peşimdeler.

— Yazılarını okuyorum dostum. Bak sana yeni bir hikâye buldum, Cremona’lı biri… seni tanıyor.

 

Sonra Massimo’nun o boğuk, geçmişin yüküyle ezilmiş sesi geldi kulağıma. Mailime düşen notları açtım. San Siro’nun o lanetli betonlarında unutulup giden, endüstriyel futbolun parlak ışıkları altına gömülen yüzler...hoş, yakında yıkılacak, onca anılar molozların altına gömülecek..

 

1984 yılının 30 Eylül’ü… 19 yaşındaki Marco Fantuzzi. Serie A’ya yükselen takımı Cremo’yu izlemek için hayatının en mutlu günüyle San Siro otoparkına gelen, ancak sırf arabasının plakasında Cremona yazıyor diye kalbinden bıçaklanan o çocuk. Kalbinin yarısı Milan siyah-kırmızısına boyanmışken, kendi renginden birinin elinde can veren Marco.

 

Ve hemen ardından 4 Haziran 1989… 16 numaralı kapının önünde, sarı-kırmızı atkısını ceketinin altına saklamışken bir kadının "Sigaranız var mı?" sorusuyla tuzağa düşürülen 19 yaşındaki Antonio De Falchi.

 

İki farklı tarih, iki farklı renk ama aynı kanlı beton. Kamuoyunun "münferit olaylar" diyerek üzerini örttüğü, medyanın "fanatik çılgınlığı" diye geçiştirdiği, polisin ise tribünleri tamamen yok etmek için mazeret yaptığı iki faili meçhul ruh.

“Bunu bizim için sen yap D.”

demişti Massimo,

“Kimse hatırlamak istemiyor. Sen yaz.”

Krom kaplı tuşlara basmaya başladım. Parmaklarım, geçmişin heyecanıyla klavyenin üzerinde süratle kayıyordu. Marco’nun otoparktaki son nefesini, Antonio’nun tökezleyip yere düştüğü anı, tren kompartımanlarındaki esrar dumanını, gaz bombalarının boğazımızı, biber gazlarının gözlerimizi yakan acısını ve sokaklarda yitip giden tüm o münferit hayatları tek bir metinde topladım.

 

Bu sadece bir roman değildi. Stadyumları turnikelerle, yüz tanıma kameralarıyla, steril koltuklarla birer tiyatro salonuna çevirenlere karşı yazılmış son bir manifestoydu.

 

Dışarıda aniden bir fren sesi patladı. Saniyeler sonra motelin alt katından gelen bağırtılar ve merdivenleri döven ağır postal sesleri yankılandı.

Gelmişlerdi.

 

Pencereden süzülen ışık birden tepe lambalarının çakar kırmızı-mavi renkleriyle kesildi. Siren sesleri dar sokağı dolduruyordu.

 

Ekrana baktım. "Münferit - Tribün Hafızası" başlıklı dosya hazırdı.

Mouse'u sürükleyip anonim Ultras ağlarının, yeraltı forumlarının ve binlerce gencin takip ettiği şifreli kanalların ortak sunucusuna getirdim. 'Gönder' butonuna bastım.

Yükleme çubuğu ağır ağır ilerlemeye başladı: %34... %68... %89...

Dışarıdaki ses gürültülü bir haykırışa dönüştü:

 

— Aç kapıyı! Polis! Mermiyi sürün, girin içeri!

 

Kapı ahşabının çatırdama sesi odayı doldurdu. İlk darbede kilit yuvasından fırladı. İkinci darbede kapı içe doğru patlayarak açıldı. Yüzleri kar maskeli, ellerinde otomatik tüfeklerle içeri dalan özel hareket polisleri odayı bir anda kuşattı. Lazer noktaları göğsümde ve alnımda geziniyordu.

 

— Yere yat! Yere yat amk! Elleri başının arkasına koy pislik!

 

Hiç kıpırdamadım. Yavaşça sandalyemi geriye doğru ittim. Masanın üzerindeki buruşuk paketimden son sigaramı çıkardım, zippo çakmağın o keskin 'klik' sesi odadaki bağırtıların arasında çınladı. Sigarayı yaktım, derin bir nefes çektim.

 

Ekrandaki yükleme çubuğu yeşile döndü: "Dosya Başarıyla Gönderildi."

 

Saniyeler içinde ekrandaki tüm veriler kendi kendini imha eden kodla silindi, monitör simsiyah bir karanlığa gömüldü. Artık o metin, Avrupa'nın dört bir yanındaki binlerce tribün gencinin telefonundaydı.

 

Özel tim amiri öfkeyle üzerime yürüdü, tüfeğinin namlusunu çenemin altına dayadı.

— Oynama ulan! Ne yaptın o bilgisayarda? Ne yükledin sisteme?

 

Dumanı yüzüne doğru sakince üfledim. Gözlerinin içindeki o kibirli, yetki sahibi ifadenin nasıl bir meraka ve huzursuzluğa dönüştüğünü izledim.

— Bitti amir

dedim pürüzsüz bir sesle.

- Oyun bitti.

İki polis kollarımı arkaya büküp sertçe masaya yapıştırdı. Soğuk demir kelepçe bileklerimi bir makas gibi kavradı, eti kesecek kadar sıktı. Yüzüm masadaki tozlu klavyeye bastırılırken acıyı hissetmiyordum bile.

Amir bilgisayarın kasasına bir tekme attı, sonra beni yakamdan tutup ayağa dikti.

— Siz ve sizin gibiler bitti dedi yüzüme doğru bağırarak.

- Sokakları da, tribünleri de temizledik. Hiçbiriniz kalmadınız. Adınızı bile hatırlamayacak kimse.

Kelepçelerin acısına rağmen başımı dikleştirdim. Yüzümde beliren o buruk, mağrur gülüşü engelleyemedim. Bizi bu karanlık odalara hapsedebilirlerdi, kulüplerimizi satabilirlerdi, koltuklarımızı söküp yerimize parası olan müşterileri oturtabilirlerdi. Ama yazdıklarımı, o beton basamakların ruhunu asla geri alamazlardı.

Beni kollarımdan sürükleyen amirin kulağına doğru eğildim, sesim odadaki postalların patırtısını kesecek kadar net çıktı:

 

— Yanılıyorsun amir... Bizi yok edebilirsiniz, ama hikâyemizi asla...SON

Diesen Post teilen
Repost0
Um über die neuesten Artikel informiert zu werden, abonnieren: