Münferit#13
Sezonun bitmesine üç maç kalmıştı, ligin en önemli müsabakası oynanacaktı, Lacivert Siyahlar Eflatunlar karşı. Günlerden Pazardı, Haziran ayının ilk hafta sonu, havada bir tane bulut yoktu. İki takım için sezon berbat geçiyordu, ligde kalma mücadelesi veriyorlardı. Dolayısıyla karşılaşma büyük önem taşıyordu, zira mağlubiyet iki takımın sonu olabilirdi. Fakat bu sezon önümüzdeki sene tüm ülkeyi sarsan şike skandalı yüzünden geçersiz sayılacaktı. Siyah beyaz kulübün menajeri M. ve kurduğu çete hakemleri satın alarak birçok maçı manipüle etmişlerdi. Kapitalist, neo liberal, faşist zihniyet futbolu bataklığa sürüklemişti.
Biz yine her şeye rağmen tribünde yerimizi almaya devam ediyorduk. Her lanet olası hafta sonu, bıkmadan, usanmadan, yağmur çamur demeden armanın peşinde koşturuyor, yine düşmanlarımızla çatışmalara giriyorduk. Tüm yaşananlardan haberimiz vardı, fakat bu tür basit nedenler yüzünden stada gitmemize bir mani görmüyorduk. Yaşadığımız ülkede futbolun nasıl işlediğinden haberimiz vardı, ama bu ayrı konu.
Sorarlar “bilet fiyatları çok pahallı, nerden para bulup maçlara gidiyorsunuz?”
Köle gibi çalışıyoruz, gerekirse aç susuz kalıyoruz, hayatın verdiği tüm zorluklara inat armanın peşini bırakmıyoruz. Kahrolası sistemin bilet fiyatlarına zam yapmaktaki amacı Ultraları statlardan uzak tutmak, farkındayız ve zalimleri kendi silahlarıyla vuruyoruz “parayla”. Para bize sade bilumum nesneleri satın almaya lazım. Fakiriz ama onlardan çok güçlüyüz. Parayla satın alınamayacak değerlere sahibiz. İşte bu yüzden bizi yok etmek için şiddetle üzerimize geliyorlar.
Bizimkisi armaya olan karşılıksız aşk, yıllardır modern futbol adı altında sundukları ruhsuz oyundan artık zevk almıyoruz. Bizim müsabakalarımız tribünde geçiyor. Yaptığımız tifolar, pankartlar, tezahüratlarımız, sokak çatışmalarımız. Ortak düşmanımız polise karşı verdiğimiz mücadelelerde performansımızı ölçüyoruz. Bizde kimse ofsaytta düşmez, top ne auta çıkar nede taca. Özgürce kimsenin buyruğuna girmeden, hür irademizle hareket ederiz. Acı, hüsran dolu, şizofren ama güzel bir dünyamız var.
***
Tekrar maça dönersek, kuşkusuz iki ezeli rakip arasında çekişmeli müsabaka geçeceği kesindi üstelik final karakteri taşıyordu. Onlar mutlaka kazanmalıydılar, biz ne yapıp edip kaybetmemeliydik. Sıralamada farkı korumaya bir puan yetiyordu, üstelik gelecek hafta sonu bizim gibi düşme potasında olan başkent ekibine karşı avantajlı çıkacaktık.
Günümüzde derbi karakteri taşıyan müsabakalarda ortaya koyulan oyun genelde kimseyi tatmin etmez. Bizim için iki kulüp arasında asırlardır süren ezeli rekabette ne güzel oyuna nede kupa, şampiyonluk vb. ödüllere gerek vardı. Adı yardım amaçlı dostluk karşılaşması ya da bekârlar evlilere karşı gazozuna maç olsa dahi yine iki kulübün taraftarları tribünleri tıka basa dolduracaklardı. Eflatunlar ve Lacivert Siyahlar hiç bitmeyen hikâye.
Onlarında bizim gibi zaman içinde sayıları azaldı. Ama iki ezeli rakip karşılaştığında kaçınılmaz mevzulara kemik tayfalar tekrar bir araya geliyorlardı. Asırlardır süren karşılıklı nefret ve iki tarafın birbirine olan saygısı. Fair Play’e inandığımızı sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. ASLA!
Hala ligin ilk yarısında karşılaştığımız gün gelişen utanç verici olayların acısı yüreğimizde yanıyordu. Maçtan bir gün önce akşamüstü rakibimizle çatışmıştık. Bizim açımızda tatmin vericiydi, toplam 4 tutuklama oldu, bizden 3 onlardan 1 kişi. Ertesi gün oynanan müsabaka sonucu iki takım açısından pek tatmin edici değildi, gölsüz berabere bitmişti. Kimse maç sonrası olaylar çıkacağını sanmıyordu, nede olsa bir gün önce iki taraf biraz olsun kurtlarını dökmüşlerdi.
Rakip kimseye sataşmadan trene binip evinin yolunu tutmuştu. Herkes öyle sanıyordu, meğerse o… çocukları bize kötü sürpriz hazırlamışlar. Lacivert Siyahlılar şehir çıkışında trenin imdat frenini çekip yürüyerek bizim mıntıkaya doğru geldiler. Yolda pek fazla direnişle karşılaşmadılar, önlerine çıkan ufak grupları kolayca parçalamışlardı. Gelişmelerden son anda farkına varan poliste sayı olarak 3000 bin kişilik gruba yetersiz kalmıştı. Kısa süre içinde şehirde büyük çapta gerilla savaşı çıktı. Hasarımız ağırdı etrafa saçılan zarardan, yaralanan ve tutuklanan arkadaşlarımızdan ziyade tüm ülkeye alay konusu olmuştuk.
Şimdi intikam zamanıydı, bize yaptıklarının iki mislisini onlara ödetmeliydik ve özel bir şey olmalıydı, iyi planlanmış.
Düşmanın şehrine ufak gruplar halinde gittik, malum tayfadan ayrı takılıyorduk ve kendi kurallarımıza göre şerefsizlerden intikam alacaktık. Belki onlar gibi yaratıcı, tahrip gücü yüksek olmayabilirdi eylemimiz ama mutlaka canları yanacaktı. Bize sürdükleri lekeyi Ultras geleneklerine uygun temizleyecektik.
Ben tek başıma yola çıktım, lüks bir arabayla. Yanıma yeteri kadar toz ve cigaralık depoladım, radyoyu doğru frekansa ayarlayıp bastım gaza. Kontrollere takılmamak için iş adamı kılığına girdim, diğer arkadaşlarla sürekli cep telefonuyla irtibat halindeydik. Çevreyolu gişelerine yaklaştığımda girişte anti-gerilla kıyafetli özel polisler bizim tayfayı bekliyorlardı.
Bu şehri sevmiyordum, her gelişimde girişte faşist iktidardan kalma tabelasını görünce nefretim iki kat daha artıyordu. Ama ben her seferinde bunları hissetmek için gelmiyor muydum?
Şehrin merkezine az kalmıştı, eğer grupla gelseydim bulunduğum noktada polis kontrolünden geçecektim. Öte yandan tek başıma aptalca yakalanmamak için dikkatli olmalıydım, kimseye çaktırmadan düşmanın içine girmiştim, ilk fırsatta ölümcül darbeyi vurmaya hazırdım.
“Hoşuma gitmedi, grupla takılmak istiyorum” diyorsan o zaman turların organizasyonlarına katılacaksın. Trenle, otobüsle, maç biletini seyahat acentesinden alacaksın. Sana uydurma işlem ücretleri ekleyip iki misli fiyat çekecekler, yasal karaborsa. Tabi yersen, hiç zorlama yemekten başka çaren yok. Sonra şehir girişinde polis tarafından didik, didik aranmalar, mezbaha götürülen davar sürüsü gibi çevik eşliğinde stada kortej. Maça 15 dakika geç giriş, sahaya boktan bir bakış açısı. Setin önünde her an saldırmaya hazır stat güvenlik güçleri, klasik deplase işte.
Stada bir kilometre kala umumi park yerinde arkadaşlarla buluştum. Arabalarımızı bırakıp ikişer gruplar halinde misafir taraftarların tribününe doğru yürüdük. Stadın numaralı tribünü önünden rahtlıkla geçtik hiçbir polis kontrolüne takılmadan. Nasıl olsa buradaki seyirciler bizden şüphe duymuyordu ayrı geziyorduk ve sivildik. Fakat esas sorun biraz sonra başlayacaktı.
Güney tribününün köşe başındaki büfede büyük bir grup Siyah Lacivertli ultralar toplanmış maç saatini bekliyordu, içlerinden biri bizi hemen tanıdı. Görür görmez düşman üzerimize doğru yöneldi, bizde arkadaşlarla birleşip onların üstüne gittik. Etrafta polis yoktu meydan bize kalmıştı. Nihayet intikam almak için beklediğimiz fırsat geçmişti elimize, onları kendi mıntıkalarında analarından doğduklarına pişman edecektik.
Tam o sırada ara sokaklardan aniden polisler ortaya çıkıp iki grubu dağıtmak için saldırıya geçtiler. Ben ise bizim grubun başındaydım, polislerin saldırısı üzerine bir anda iki cephenin arasında kaldım. Emniyet güçleri başarılı olmuştu iki tarafı dağıtmışlardı ve bizim grubu tribüne doğru geri ittiler.
Benim durum pek iç açıcı değildi, hani iki ülke sırının arasında kimsesiz bölge olur ya, işte tam oradaydım. Bir tarafımda polis diğer yanımda Siyah Lacivertli ultralar. Kalp atışlarımın şiddeti vücudumun her yanını sarmıştı. Aşırı adrenalin beynime fışkırmış her yerim titriyordu, korkunun verdiği heyecan. Etrafım, polisin attığı göz yaşartıcı bombalardan duman içindeydi. Asfaltın üstü taşlarla doluydu. Yanan arabalardan çıkan duman kart postalı andıran masmavi gökyüzü manzarasına tecavüz ediyordu. Bir ara polis kordonu arkasında kalan arkadaşlarımın çığlıklarını duydum “kaç kurtul D. hadi koooş”.
Misafir tribün kapısı ile aramdaki mesafe 20 metreydi, normal şartlarda iki adımlık yol ama şu anda binlerce kilometre uzakta. Peki, biz ne için gelmiştik bu lanet şehre? Bu kâbus içinden kurtulmanın tek yolu vardı. Çektim kemerimi yürüdüm düşmanın üzerine. Bu bir başlangıçtı ya da sonumuz olacaktı. “Ultralar hücum”…..devam edecek.
Ben Sana Mecburum
ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum...
Bu pankartı yapan Arkadaşlara sonsuz hürmetlerimi sunuyorum. Allah razı olsun, ellerinize sağlık.
Spor Ahlaksızlığı
3 Temmuzdan bu yana Türk futbolunda olanları izliyorum arada birkaç satır yazdığım oldu. Gerçi şu son olanlara baktığımda içim parçalanıyor. Benim ve ailemin 1972’de bıraktığımız Türkiye’den eser kalmamış. Zaman ilerliyor, insanlar değişiyor, dünya değişiyor. Fakat medeni toplumlarda bazı değişmemesi gereken olmazsa olmazlar var. Mesela toplum ahlakı!
Kimseye ahlak dersi vermek gibi amacım yok! Hâşâ, bende arada ahlaksızlık yaptığım olmuştur, ama bu sade beni ilgilendirir. Çünkü ben münferit bireyim en fazla çevremde çocuklarıma kötü örnek olurum.
Şikeye karışan kulüplerin başta FB ve BJK şimdiye kadar sergiledikleri iğrenç tavırları, manevi ve medeni değerleri baş tacı yapan Türk toplumuna büyük yara açmıştır. İlk başta şikeye karışan kulüplerin tribüncüleri ile dayanışma içindeydim. Çünkü bu çirkin olayda en fazla mağdur olan, yağmur çamur demeden, aç susuz kalıp arma peşinden koşturan kuşkusuz tribün emekçileridir. Yalnız, geçen Pazar günü oynanan FB-BJK maçında FB tribüncülerinin yaptığı koreoyu görünce fikrimi değiştirdim “Haklıyız Kazanacağız” enteresan.
FB camiası 3 Temmuzdan bu güne kadar sergilediği tutumuyla (kusura bakmayın ama buna asla duruş denmez) tüm dünya’ya organize ahlaksızlık nasıl yapıldığına yönelik örnekler veriyorlar. Şu sözleri hatırlıyor musunuz? "I have never had sexual relations with Monica Lewinsky". Dönemin ABD başkanı Bill Clinton’a ait, beyaz saray’da çalışan bir kadın stajyerle girdiği ilişkiyi önce inkâr etmiş gerçekler ortaya çıkınca özür dilemişti. Clinton tüm olanlara rağmen görevinden istifa etmedi, sonra bir kitap yazdı köşeyi döndü. Hatta bazılarının gözünde kahraman oldu. FB camiası da aynı yoldu yürüyor. Yöneticileri ve medya içindeki yancılarıyla iyi organize olmuş şekilde taraftarlarını ve kamuoyunu suçsuz olduklarını yutturtmaya çalışıyorlar. Şimdiye kadar sade kendi taraftarları bu stratejiden memnun, suçlu olduklarını bilseler dahi umurlarında değil. Onlar için cezasız geçirdikleri her dakika, saat, gün büyük başarı.
Türkiye’de, dünya’da eşi benzeri olmayan toplumu manipüle etme kampanyası dönüyor. Korkarım bu gidişle suçlular yakında kahraman ilan edilecek. Bir kere olsun şaşırmak istiyorum, bir kere olsun “burası Türkiye” demek istemiyorum, bırakın biraz hayal kurayım. Hep yurtdışından örnek vermeyi “severim” >>> link FB taraftarlarının gösterdiği tutumu ibreti âleme örnek gösterenler iyi okusunlar!
Spor ahlakını, spor kültürünü, toplum içinde aidiyet duygularını ayaklar altına alanlar bizim rakibimiz değildirler. HELE EZELİ RAKİP HİÇ OLAMAZLAR! Benim açımdan bir asırdır süren bu tatlı rekabetin artık anlamı kalmadı. Biz kendimize yeni ezeli rakipler bulalım. Bursa, Eskişehir, Trabzon, Karşıyaka, ADS. Bunlar bizim ezeli rakiplerimiz olsun, en azından şehirlerarası rekabet oluşur spor kültürü tüm ülkeye yayılır, gençlere “Ultras” alt kültürü aşılanır!
Münferit#12
Stadın önünde başlayan çatışma tüm şiddetiyle devam ediyor, polis panzerleri meydanın ortasında yanan ateşin etrafında turluyorlar. Çemberin içi cehennem tam ortasında biz, polis ve onlar.
Beynimin içinden bir ses yankılanıyor “Her şey başladığı gibi bitecek”
Etraf kaldırım taşları, kırık cam parçalarıyla dolu, havada genzimi yakan göz yaşartıcı bombasının zehir kokusu, nefes alamıyorum. Yeni bir şey değil, her zamanki halim. Şu an için bir durum değerlendirmesi yapsam iki seçeneğim var. Ya batacağım, ya da her şey baştan başlayacak.
Birilerinin dediği gibi, “atlamak marifet değil, nasıl yere çarptığın önemli”
Gökdelenin çatısından atlayan adamın hikâyesini biliyor musunuz? Düşerken geçtiği katların önünde “her şey yolunda” diyerek motive oluyormuş. Fakat esas sorunlar yere çarptıktan sonra başlıyor. Bende atlasaydım duruma felsefi açıdan yaklaşırdım, sonuçta kıydığım can benim. Her şeye yeniden başlasaydım tabiî ki daha farklı olurdu.
HAYIR! Asla farklı olmazdı, yine aynısını yapardım.
Âlimler tüm bu yaşadıklarımız geleceğe yönelik bir işaret olduğunu demişler zamanında.
Bir işaret!
Ben oradaydım,
Yalnız başıma, çemberin içinde,
O şehirdeydim,
Düşmanın şehrinde.
Düşman şehirler olur mu? Yalan, yok böyle bir şey. Doğup büyüdüğünüz, yaşlandığınız, öldüğünüz şehir bile size düşmandır. Hani namusun gibi rakiplerine karşı canla başla savunduğun şehir, seni sevdiğini mi sanıyorsun? Hiçbir şehir sana bağlı değildir, sadece senin şehrindir ya da başkasının.
Ama bu şehrin bana karşı özel nefreti vardı, bunu vücudumun her yerinde hissediyordum.
Gittiğiniz yabancı şehrin size düşman olduğu nasıl anlaşılır? Şayet bir noktadan sonra bazı alışa gelmiş şeyler değişiyorsa. Vücut dilin, yolda yürüyüşün, konuşman başkalarına tuhaf geliyor dikkatini çekiyorsa. İşte o zaman köşe başlarına dikkat et, her an dünya değiştirebilirsin. Çünkü o şehir sana düşman, tek amacı seni yok etmektir.
Şehri iyi tanıyordum, gittiğim binlerce şehirlerden farklı değildi. Her lanet olası hafta sonu sürekli aynı şeyleri yapmak için gittiğim şehirler. Tilki dönüp dolaşır kürkçü dükkânına döner derler. Bende her sefer vazgeçemediğim tribünde bulurum kendimi.
Fakat bu defa farklıydı, çünkü bir süredir tek başınaydım.
Yalnızım,
İlk günkü gibi yalnız, hiçbir gruba bağlı olmadan “Münferit”
Yalnızım, sürünün gücünü yanımda hissetmiyorum.
Bir zamanlar benimde içinde olduğum başını çektiğim sürü.
Yalnızım, tek başına.
Onlar ise sürü halinde üzerime geliyor. Rakip takım Ultraları, bana benzeyen, yinede benden farklı, adlarını siz koyun. Kapüşonlarını çekmişler yüzleri kapalı. Kiminin elinde kemer diğerinin kırık şişe, bayrak sopaları.
Hedefleri beni parçalamak,
Cadı kazanı içinde
Ateş çemberinin etrafında polis panzerleri dönerken,
Fırlatılan taşlar, yüzümü koruduğum ellerimin üstüne düşer.
Çarptığında alıştığım, müptelası olduğum acı
Fırlatılan taşlar, gökyüzünü karartan güvercinlere benzerler.
Yalnızım,
Dostlarım yoklar,
Bir zamanlar kardeşim dediğim dostlarım.
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmediği, düşmanın üzerine gözü kapalı birlikte yürüdüğümüz kardeşlerim, dostlarım artık yoklar yanımda.
Yalnızım,
Sahipsiz köpekler gibi.
Soruyorum, nerde kaldı retoriğim, onca karizmam? Beni ultra yapan, liderlik kimliğimi ortaya çıkaran karizmam. Çatışma mevzularında baştan beri münferitliği savunup kolektif kararlara karşı çıksam dahi şu an takviye güce hayır diyemeyecek kadar zayıfım. Varoluşçuların( link ) hoşuna giden, Marcuse’nin tanımladığı tek boyutlu insana benziyorum. Münferit. Varoluşçular yas tuttuklarında siyah giyeler. Ben ise siyahı binlere benzemek, milyonlardan farklı olmak için giyerim. Çatışmalarda siyah giyerim, kaçmaya direnemediğim kavgalarda. Kuralı koyulmamış, benimle aynı kaderi paylaşanlarla girdiğim çatışmalarda. Aniden başlayan çatışmalar, önce ufak gruplar arasında başlayan sonra saman alevi gibi tüm şehre yayılıp gerilla savaşına dönen.
Ama şimdi tek başıma meydanın ortasındaydım, karşımda rakip ultralar ve polisler.
Panik yanında hiç kalır,
Doğrusu korku
İşte buydu aradığım
Ben sahipsiz köpek, sürü köpeklere karşı kendimi kanıtlamam için fırsat ayağıma gelmişti.
Ama ben korkuyordum
Hani nerde kaldı gösterişlik cesaretim?
Kuralı yazılmamış, “Mantalite?”
Hani bitmek bilmeyen Pazar günleri?
Birbirine benzeyen
Yine her seferinde farklı geçen Pazar günleri, hani nerde?
Bir anda kayboldu her şey.
Pirinç tarlasında ansızın napalm saldırısına uğrayan, alevler içinde yok olup giden çiftçiler gibi.
Geçmişim: ULTRA!
Var olmam: ULTRA!
Hayatta kalmamı sağlayan bitmek tükenmek bilmeyen içgüdüm,
Peki, geleceğim?.....devam edecek.
Al Masry-Al Ahly Gerçekleri
İki gün önce Mısır’da yaşanan vahşette görgü tanıklarından bir kişi ultras-tifo.net sitesine olayların gerçek yüzünü anlatmış. >>> link
Kısa özet geçiyim, Al Ahly Ultraları sinsice tuzağa düşürülmüşler. Tamamen devlet organları tarafından planlanmış ve acımasızca kimsenin gözyaşına bakmadan uygulamaya koyulmuş. Ölenlerin arasında çocuklar var, zalimler kimseye kıymamış.
Ölen Kardeşlerimizin ruhu şad, mekânları cennet olsun.
Allah ailelerine sabır versin.
ALLAH RAHMET EYLESİN.
A.C.A.B.
Münferit#11
Yer altı
Doğup büyüdüğüm şehirden yakalanmadan kaçmak umduğumdan daha zordu, polisler her yerde beni arıyorlardı. Hatta emniyet amiri operasyonlarda bizzat ekibin başında duruyor, birlikleri koordine ediyordu.
Zamanım dardı, saat 19.00’da beni yurtdışına çıkaracak trene yetişmeliydim. Kuzey ülkesinde arkadaşımın yanına gidecektim M. Körfez savaşına katılan askerlerin derneğinde bana oda kiralamıştı, bir süre orada kalacaktım. Dernek ormanın içindeydi. Bölge mantarları ile meşhurdu ve halkın çoğu mantar toplamakla meşguldü. Böylece kimsenin dikkatini çekmeyecektim sığınmak için ideal yerdi.
Nihayet polislere yakalanmadan tren istasyonuna ulaştım, ilk işim trenin hareket saatine kadar tuvalete beklemekti. Garın içi polis kaynıyordu, özel eğitilmiş köpekler beni arıyordu. Suçum Ultra olmaktı.
Saklandığım yer tehlikeli olmaya başladı, mutlaka bir süre sonra buraya da bakacaklardı. Fırsat kollayıp tuvaletin penceresinden vagonların park edildiği bölgeye kaçmayı başardım. Rayların arasından trenin durduğu perona ulaştım. Etraf sakindi polisler garın iç kısmında aramalarını devam ettiriyorlardı. Kalkacağımıza son dakika kala trene bindim, şimdilik güvendeydim.
Yolculuğum sakin geçeceğini umuyordum, en azından gümrüğe kadar. Şansım yaver gidiyordu, büyük kentte aktarmada fazla zorluk çıkmadı. Umutluydum, en azından gideceğim yerde yabancılık çekmeyecektim, yanımda güvendiğim bir arkadaşım olacaktı. Diğerleri ile irtibatım kopmuştu şu ana kadar kimseden haber alamadım.
Gümrüğe yaklaşık 6 saat vardı, bilgisayarımı açtım, trenin içindeki hot spottan internete bağlanıp elektronik posta kutumu kontrol ettim. Bir ümitti, belki arkadaşlar haber bırakmış olabilirdi, fakat posta kutum boştu. Kalan zamanı iyi değerlendirme adına eski günlerden kalan bir hikâye yazmaya karar verdim.
İçine kapanık yaşayan insanlar
Bir süre sonra birbirlerine benzer
Birbirlerine benzedikçe
Karşılıklı nefretleri artar
Nefretleri arttıkça daha çok içe kapanırlar
(Bloom teorisi, Tiqqun >>> link )
Devam edecek.
Mısır, SUSMAYACAĞIZ !
Geçen seneydi, bu zamanlar tam tarihi 25 Ocak 2011. Aşağıdaki video dünya’da herkesi sarstı “We Will never be silenced” artık SUSMAYACAĞIZ, diye haykırıyorlardı.
Mısır Halkı artık ezilmek istemiyordu
Mısır Halkı ayaklandı,
Mısır Halkı isyanını tüm dünyaya duyurdu.
Devrimi başlatanların başını çekenler Al-Ahli Ultraları. Onlar canlarını ortaya koyarak, acımasızca kadınlara çocuklara yaşlılara saldıran kahpe devlet güçlerinden korudular. İsyanın son gününe kadar en ön safta yerlerini aldılar.

Ultra demek sade tribünde hoplayıp zıplayıp anlamına gelmiyor. Gerçek Ultralar adaletsiz düzene karşı gözü kapalı gidenlerdir.
Dün(01.02.2012) yine Mısır’da acı olaylar oldu, 71 ölü 1000 yaralı. Askeri rejimin geçen sene isyanı başlatan Al-Ahli Ultralarından intikam aldığı iddiası gün boyu döndü durdu. Konuştuğum birkaç Al-Ahli arkadaşlar bu çirkin iddianın kesin olduğundan eminler. Allah yardımcıları olsun, şu anda sade dualarımızla yanlarında olabiliyoruz. Emin olun tez zamanda Allah zalimlerin belasını verecek, dayanın yoldaşlar.
Kalbimiz Al-Ahli Ultralarıyla
Kalbimiz Mısır Halkının yanında
A.C.A.B.
LIBERTA PER GLI ULTRAS !
Yalancının Mumu !
UHDER'in geçen sene Temmuz ayında yaptığı açıklaması >>> link
Yazı içinde önemli bir satır!
-TFF’nin açıklamalarında ki farklı ve çelişik yorum prensipleri,
maalesef uzun sürede Türk Futbolunun her yönde ciddi manada zarar görmesi sonucunu doğuracaktır.
Sayın Erkinerin yaptığı açıklamalar yeni birşey değil (bknz; >>> link
Bir daha hatırlatmakta fayda var >>> link
Adamın götünden kan alırlar mimet ali