Münferit#20
Gazze Şeridi Vol.1
Misafir taraftarlara ayrılan güney tribününün giriş kapısına ulaşmak isteyenler mahallenin göbeğinden geçmek zorundaydı. Masum ailelerin oturduğu bu şirin semtte her maç günü iki takım taraftarları arasında gerilla savaşını andıran çatışmalar çıkardı. Bu yüzden mahallenin adına “Gazze Şeridi” deniyordu. Güney tribünü kolonlar üzerine inşa edilmiş dik yapıydı, davullar çaldığında etrafta evlerin camları deprem olur gibi sallanırdı.
Mahalle sakinleri maçtan bir gün önce evlerini terk eder, kalanlar ise camları ve kapılarını barikatlarla kapatır güvenliğe alırdı. Bir keresinde iki takım Ultraları arasında çatışmalar öyle şiddetli geçmişti ki, polis iki tarafı ayırma amaçlı sıktığı gaz bombalarının kovanları üst katta olan dairelerin camlarını kırıp odaların içine girmişti.
Apartmanların birinin zemin katında küçük bir lokanta vardı, işte bu lokanta emniyetin maç günleri mahalle sakinlerine verdiği sokağa çıkma yasağına aldırmaz açık kalırdı. Sahibi cesur birisiydi, sanki dışarıda sokak çatışmaları yaşamın doğal bir parçasıymış gibi kimseye boyun eğmeden işine devam ederdi. Şunu demeye çalışıyordu” Hayat devam ediyor bana ne yasaklardan, madem şiddet yaşamımızın bir parçası olmuş o zaman ben bugünde lokantamı açarım, güzel yemekler pişirir, masalara temiz örtü çeker müşterilerimi beklerim”
Hani 20 Temmuz 2001 yürüyüşünde çıkan olayları umursamayan her şeye rağmen açık kalan gazete standı vardı. Etrafta polis ile yürüyüşçüler birbirlerini yerken o işine devam etti.
94 senesinde, seçim günü başkent ve çevre şehirlerden faşistler birleşerek bu kızıl şehre ders vermeye geldiğinde ufak lokanta açıktı. İki saati aşan gerilla savaşında atılan fişekler gökyüzünü cehenneme çevirip, polisin sıktığı göz yaşartıcı bombalar ev duvarlarını ağlatırken, mucizevî şekilde lokanta sıyrık almadan kurtulmuştu. Galiba sahibi Tanrının sevdiği kulu olmalıydı, çünkü bu mucizenin başka mantıklı açıklaması yoktu.
Ertesi sene Mor menekşeler kente geldiler, önceden sabah saat 10.00’a randevu ayarlanmıştı. Kavga yaklaşık 40 dakika sürdü, eşit sayıda, delikanlıca, sade yumrukların, kemerlerin konuştuğu, kimsenin galip gelmediği sağlam bir çatışma. Ve o gün küçük lokanta yine açıktı, mutfaktan gelen lezzetli kokular çatışmadan yorgun düşenleri yemeğe davet ediyordu. Lokantacıya göre futbol sade sahada oynanan bir oyun değildi. Futbolda tekme, tokat, ağız burun kırmalarda oluyordu.
“Gazze Şeridinde” küçük lokanta herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği bir tarafsız bölgeydi. Başka şehirlerden gelen futbolseverler kentin seyircileriyle yan yana oturur dirsek teması usulca yemeklerini yerlerdi. Bazen sarhoşluğun oluşturduğu husumet karşılıklı ağız dalaşından öteye gitmezdi çünkü onlar sade futbolseverdi, düzgün insanlar. Kıyafet balosuna gelir gibi boyunlarında rengârenk atkıları, reklamlı formaları, şuursuzca para harcayan zengin enayiler. Lokantacı bunun farkındaydı ve hoşuna gidiyordu.
Fakat bu küçük, şirin lokanta etrafında giderek artan vahşete fazla dayanması gün geçtikçe azalıyordu. Çıkan çatışmalarda yerle bir edilmeye adeta davetiye çıkarıyordu.
Bu sefer kentin Ultraları ile A.C.A.B. 1926 gurubu Gazze şeridinde, tarafsız bölgedeki küçük lokantada buluşup yemek yemeye karar verdiler. Başta güzel fikir olarak duruyordu ama diğer yandan sonu hüsranda olabilirdi.
A.P.C.G. ve diğer 14 kişi lokantada yayılmış D.’yi bekliyorlardı. Kimse yemek sipariş etmemişti, sade şişede bira içiyorlardı. Güya maç günleri şişe bira satmak yasaktı ama burası bilindiği gibi Gazze şeridiydi ve küçük lokanta tarafsız bölge sayılıyordu, yaşam kurallarının birkaç saatliğine devre dışı kaldığı yer.
Bu arada D. kente ulaştı, istasyonun çıkışında duran bir taksiye bindi ve stadın yolunu tutu. Misafir seyircilere ayrılan güney tribünü kısmında oluşturulan polis kordonuna 50 metre kala taksiyi durdurup indi. Kimseye tanınmadan küçük lokantaya ulaşmalıydı, tam o sırada telefonu çaldı;
“D. nerde kaldın, bir sen eksiksin”
Telefonun diğer ucunda konuşan P. di, her zaman olduğu gibi ne dediği anlaşılmıyordu.
“Hemen girişte oturuyoruz, sırtımız kapıya dönük, içeri girdiğinde hemen göreceksin. Dostlarımız hiçbir şeyden habersiz biralarını yudumluyorlar. Sen geldiğin vakit mevzu başlayacağız, ona göre! Hadi çabuk ol bekleniyorsun."
P. nin bu son sözü “bekleniyorsun” kulağında hala yankılanıyordu, sanki tüm olacaklar onun elindeydi.
Yağmurdan iliklerine kadar ıslansa da yinede lider olarak geç kalmamalıydı çünkü grup onsuz bir hiçti. Grubun lideri olmak herkesin sandığı gibi kolay bir şey değildi, tribün hiyerarşisinde belirli yerlere gelmek sade renklere, armaya bağlı kalmak yetmiyordu. Geçmişte tribün için verdiğin mücadele, düşmanla girdiğin çatışmalar büyük önem taşıyordu. Ve D. böyle biriydi, cesaretle girdiği çatışmalar onu tüm ülkede efsane yapmıştı.
Bu sefer üzerindeki sorumluluk ağır bir baskı oluşturuyordu, sanki bir ültimatomdu, her şey onunla başlayacak ya da hiçbir şey olmayacaktı. Tekrar o ses kulağında yankılandı,”BEKLENİYORSUN!”….devam edecek.