Overblog Alle Blogs Top-Blogs Sport
Edit post Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU
Werbung
Blog von Erdal Güngör

Münferit#13

13. Februar 2012 , Geschrieben von Erdal Güngör

Sezonun bitmesine üç maç kalmıştı, ligin en önemli müsabakası oynanacaktı, Lacivert Siyahlar Eflatunlar karşı. Günlerden Pazardı, Haziran ayının ilk hafta sonu, havada bir tane bulut yoktu. İki takım için sezon berbat geçiyordu,  ligde kalma mücadelesi veriyorlardı.  Dolayısıyla karşılaşma büyük önem taşıyordu, zira mağlubiyet iki takımın sonu olabilirdi. Fakat bu sezon önümüzdeki sene tüm ülkeyi sarsan şike skandalı yüzünden geçersiz sayılacaktı. Siyah beyaz kulübün menajeri M. ve kurduğu çete hakemleri satın alarak birçok maçı manipüle etmişlerdi. Kapitalist, neo liberal, faşist zihniyet futbolu bataklığa sürüklemişti.


Biz yine her şeye rağmen tribünde yerimizi almaya devam ediyorduk. Her lanet olası hafta sonu, bıkmadan, usanmadan, yağmur çamur demeden armanın peşinde koşturuyor, yine düşmanlarımızla çatışmalara giriyorduk. Tüm yaşananlardan haberimiz vardı, fakat bu tür basit nedenler yüzünden stada gitmemize bir mani görmüyorduk. Yaşadığımız ülkede futbolun nasıl işlediğinden haberimiz vardı, ama bu ayrı konu.


Sorarlar “bilet fiyatları çok pahallı, nerden para bulup maçlara gidiyorsunuz?”


Köle gibi çalışıyoruz, gerekirse aç susuz kalıyoruz, hayatın verdiği tüm zorluklara inat armanın peşini bırakmıyoruz. Kahrolası sistemin bilet fiyatlarına zam yapmaktaki amacı Ultraları statlardan uzak tutmak, farkındayız ve zalimleri kendi silahlarıyla vuruyoruz “parayla”. Para bize sade bilumum nesneleri satın almaya lazım.  Fakiriz ama onlardan çok güçlüyüz. Parayla satın alınamayacak değerlere sahibiz. İşte bu yüzden bizi yok etmek için şiddetle üzerimize geliyorlar.


Bizimkisi armaya olan karşılıksız aşk, yıllardır modern futbol adı altında sundukları ruhsuz oyundan artık zevk almıyoruz. Bizim müsabakalarımız tribünde geçiyor. Yaptığımız tifolar, pankartlar, tezahüratlarımız, sokak çatışmalarımız. Ortak düşmanımız polise karşı verdiğimiz mücadelelerde performansımızı ölçüyoruz. Bizde kimse ofsaytta düşmez, top ne auta çıkar nede taca. Özgürce kimsenin buyruğuna girmeden, hür irademizle hareket ederiz. Acı, hüsran dolu, şizofren ama güzel bir dünyamız var.


                                                           ***

Tekrar maça dönersek, kuşkusuz iki ezeli rakip arasında çekişmeli müsabaka geçeceği kesindi üstelik final karakteri taşıyordu. Onlar mutlaka kazanmalıydılar, biz ne yapıp edip kaybetmemeliydik. Sıralamada farkı korumaya bir puan yetiyordu, üstelik gelecek hafta sonu bizim gibi düşme potasında olan başkent ekibine karşı avantajlı çıkacaktık.

Günümüzde derbi karakteri taşıyan müsabakalarda ortaya koyulan oyun genelde kimseyi tatmin etmez.  Bizim için iki kulüp arasında asırlardır süren ezeli rekabette ne güzel oyuna nede kupa, şampiyonluk vb. ödüllere gerek vardı. Adı yardım amaçlı dostluk karşılaşması ya da bekârlar evlilere karşı gazozuna maç olsa dahi yine iki kulübün taraftarları tribünleri tıka basa dolduracaklardı. Eflatunlar ve Lacivert Siyahlar hiç bitmeyen hikâye.


Onlarında bizim gibi zaman içinde sayıları azaldı. Ama iki ezeli rakip karşılaştığında kaçınılmaz mevzulara kemik tayfalar tekrar bir araya geliyorlardı. Asırlardır süren karşılıklı nefret ve iki tarafın birbirine olan saygısı. Fair Play’e inandığımızı sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. ASLA!


Hala ligin ilk yarısında karşılaştığımız gün gelişen utanç verici olayların acısı yüreğimizde yanıyordu. Maçtan bir gün önce akşamüstü rakibimizle çatışmıştık. Bizim açımızda tatmin vericiydi, toplam 4 tutuklama oldu, bizden 3 onlardan 1 kişi. Ertesi gün oynanan müsabaka sonucu iki takım açısından pek tatmin edici değildi, gölsüz berabere bitmişti. Kimse maç sonrası olaylar çıkacağını sanmıyordu, nede olsa bir gün önce iki taraf biraz olsun kurtlarını dökmüşlerdi.


Rakip kimseye sataşmadan trene binip evinin yolunu tutmuştu. Herkes öyle sanıyordu, meğerse o… çocukları bize kötü sürpriz hazırlamışlar. Lacivert Siyahlılar şehir çıkışında trenin imdat frenini çekip yürüyerek bizim mıntıkaya doğru geldiler. Yolda pek fazla direnişle karşılaşmadılar, önlerine çıkan ufak grupları kolayca parçalamışlardı. Gelişmelerden son anda farkına varan poliste sayı olarak 3000 bin kişilik gruba yetersiz kalmıştı. Kısa süre içinde şehirde büyük çapta gerilla savaşı çıktı. Hasarımız ağırdı etrafa saçılan zarardan, yaralanan ve tutuklanan arkadaşlarımızdan ziyade tüm ülkeye alay konusu olmuştuk.


Şimdi intikam zamanıydı, bize yaptıklarının iki mislisini onlara ödetmeliydik ve özel bir şey olmalıydı, iyi planlanmış.


Düşmanın şehrine ufak gruplar halinde gittik, malum tayfadan ayrı takılıyorduk ve kendi kurallarımıza göre şerefsizlerden intikam alacaktık. Belki onlar gibi yaratıcı, tahrip gücü yüksek olmayabilirdi eylemimiz ama mutlaka canları yanacaktı. Bize sürdükleri lekeyi Ultras geleneklerine uygun temizleyecektik.


Ben tek başıma yola çıktım, lüks bir arabayla. Yanıma yeteri kadar toz ve cigaralık depoladım, radyoyu doğru frekansa ayarlayıp bastım gaza. Kontrollere takılmamak için iş adamı kılığına girdim, diğer arkadaşlarla sürekli cep telefonuyla irtibat halindeydik. Çevreyolu gişelerine yaklaştığımda girişte anti-gerilla kıyafetli özel polisler bizim tayfayı bekliyorlardı.


Bu şehri sevmiyordum, her gelişimde girişte faşist iktidardan kalma tabelasını görünce nefretim iki kat daha artıyordu. Ama ben her seferinde bunları hissetmek için gelmiyor muydum?


Şehrin merkezine az kalmıştı, eğer grupla gelseydim bulunduğum noktada polis kontrolünden geçecektim. Öte yandan tek başıma aptalca yakalanmamak için dikkatli olmalıydım, kimseye çaktırmadan düşmanın içine girmiştim, ilk fırsatta ölümcül darbeyi vurmaya hazırdım.


“Hoşuma gitmedi, grupla takılmak istiyorum” diyorsan o zaman turların organizasyonlarına katılacaksın. Trenle, otobüsle, maç biletini seyahat acentesinden alacaksın.  Sana uydurma işlem ücretleri ekleyip iki misli fiyat çekecekler, yasal karaborsa. Tabi yersen,  hiç zorlama yemekten başka çaren yok. Sonra şehir girişinde polis tarafından didik, didik aranmalar,  mezbaha götürülen davar sürüsü gibi çevik eşliğinde stada kortej. Maça 15 dakika geç giriş, sahaya boktan bir bakış açısı. Setin önünde her an saldırmaya hazır stat güvenlik güçleri, klasik deplase işte.


Stada bir kilometre kala umumi park yerinde arkadaşlarla buluştum. Arabalarımızı bırakıp ikişer gruplar halinde misafir taraftarların tribününe doğru yürüdük. Stadın numaralı tribünü önünden rahtlıkla geçtik hiçbir polis kontrolüne takılmadan. Nasıl olsa buradaki seyirciler bizden şüphe duymuyordu ayrı geziyorduk ve sivildik. Fakat esas sorun biraz sonra başlayacaktı.


Güney tribününün köşe başındaki büfede büyük bir grup Siyah Lacivertli ultralar toplanmış maç saatini bekliyordu, içlerinden biri bizi hemen tanıdı. Görür görmez düşman üzerimize doğru yöneldi, bizde arkadaşlarla birleşip onların üstüne gittik. Etrafta polis yoktu meydan bize kalmıştı. Nihayet intikam almak için beklediğimiz fırsat geçmişti elimize, onları kendi mıntıkalarında analarından doğduklarına pişman edecektik.


Tam o sırada ara sokaklardan aniden polisler ortaya çıkıp iki grubu dağıtmak için saldırıya geçtiler. Ben ise bizim grubun başındaydım, polislerin saldırısı üzerine bir anda iki cephenin arasında kaldım. Emniyet güçleri başarılı olmuştu iki tarafı dağıtmışlardı ve bizim grubu tribüne doğru geri ittiler.


Benim durum pek iç açıcı değildi, hani iki ülke sırının arasında kimsesiz bölge olur ya, işte tam oradaydım. Bir tarafımda polis diğer yanımda Siyah Lacivertli ultralar. Kalp atışlarımın şiddeti vücudumun her yanını sarmıştı. Aşırı adrenalin beynime fışkırmış her yerim titriyordu, korkunun verdiği heyecan. Etrafım, polisin attığı göz yaşartıcı bombalardan duman içindeydi. Asfaltın üstü taşlarla doluydu.  Yanan arabalardan çıkan duman kart postalı andıran masmavi gökyüzü manzarasına tecavüz ediyordu. Bir ara polis kordonu arkasında kalan arkadaşlarımın çığlıklarını duydum  “kaç kurtul D. hadi koooş”.


Misafir tribün kapısı ile aramdaki mesafe 20 metreydi, normal şartlarda iki adımlık yol ama şu anda binlerce kilometre uzakta. Peki, biz ne için gelmiştik bu lanet şehre? Bu kâbus içinden kurtulmanın tek yolu vardı. Çektim kemerimi yürüdüm düşmanın üzerine. Bu bir başlangıçtı ya da sonumuz olacaktı. “Ultralar hücum”…..devam edecek.

Werbung
Diesen Post teilen
Repost0
Um über die neuesten Artikel informiert zu werden, abonnieren: